YASİN
09-01-2009, 01:38
Tarihimize kısa bir göz attığımız zaman, Türk-İslam tarihinde Ağustos ayının zafersiz günü adetâ yok gibidir. Birkaçını şurada hemen hatırlatmakta fayda gorüyoruz: 26 Ağustos 1071 Malazgirt, 27Ağustos 1389 Kosova, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli, 23 Ağustos 1514 Çaldıran, 24 Ağustos 1516 Merc-i Dabık ve hakkınÂda bu yazımızda kısaca temas edeceğimiz 30 Ağustos 1922 Başkumandanlık zaferÂlerini zikredebiliriz. Daha bunlardan başka birçok zaferleri de zikretmek mümkündür.
Takdimi düşünülen mevzuların teferruÂatıyla neşrine imkân olamayacağı okuyucularımızın da takdirle karşılayacakları bir hususdur. Bu itibarla yapılarak iş, ele alacağımız meselelere ana hatlarıyla işaret edîp mevzu hakkında bir fikir vermeden ibaret olacaktır. Yoksa bir kışını tarihî hadiseleri uzun uzun anlatmak değildir.
26 AĞUSTOS 1071 MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ
Malazgirt muharebesi Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans imparatoru Romanos Diogenes arasında cereyan etmiş-tir. Bilindiği gibi Selçuklu devleti yakın şarkta çeşitli sülâlelere son vermiş batıl bütün cereyanları ortadan kaldırıp nüfuzlu bir siyasî teşekkül haline gelmişti. O, bir taraftan Fatımîlerin merkezi olan Mısır'ı edip Şiî-Fatimî saltanatına son vermeyi planlarken diğer taraftan da Bizans hâkimiyetindeki Anadolu’yu kurtarmak ve onun ebedi olarak Müslüman Türk milletine hediye etmek İstiyordu. Selçukluların Anadolu'yu fetih İdeali, birkaç esas içinde hulâsa edilebilir: 1) İslam dinin hâkimiyet sahasını genişletmek ve İslamiyet’in insana bahşetmiş olduğu yüksek mefkûreleri bütün dünyaya yaymak ve insanlığa dünyevî ve uhrevî saadet kapılarını açmak.
2. Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti düşüncesini kırmak. Roma'nın dünya hâkimiyeti düşüncesi sakat ve bir iddia idi. Çünkü Dünya hâkimiyeti fikri, herşeyden önce sağlam, bir yapıyı ve sağÂlam bir hukuk düzenini gerektirmeydi. RoÂma her ne kadar kendisine "Üniversel imÂparatorluk" vasfını veriyorduysa da, kullanÂdığı hukuk düzeni ve içtimaî yapı itibariyÂle keşmekeşlik içerisinde idi. Hukukî ve siyasî yönden ülkede halk çeşitli sınıflara ayrılmış bölük pörçük bir haldeydi. Bu haliyle ona cihanşümul bir devlet nazarıyÂla bakılamazdı. Ne var ki, Roma'nın OrtaÂdoğu' da yenilmez bir güç olduğu zannediliyordu. O sırada, Anadolu'nun doğusunÂda sessiz sessiz gelişen ve devleşen MüslüÂman Türk varlığı Anadolu'da Bizans'ın korkulu rüyası haline gelmişti.
Anadolu'yu fetih düşüncesinin bir başka sebebi de, Onun bir baştan bir başa tabu güzellikleri ve zengin kaynaklarıyla yaşanacak en güzel bölge ve iklimlerden biri oluşuydu.
26 Ağustos 1071 Malazgirt harbinin cereyan şekli kısaca şöyle olmuştur: imÂparator Diogenes, uzun hazırlıktan sonra İstanbul'dan hareketle Sakarya kıyılarına kadar gelmiş ve -burada ordusunu yeniÂden tanzim etmiş ve bir kısım kimseleri ordudan ayırarak geriye göndermişti. Sefer için hazırlanan imparator ordusunun ağırÂlıklarını sadece 3000 (Üçbin) araba taşı yordu. O günün tekniğine göre 1200 sinin kullanacağı muazzam mancınıklar da bulunuyordu. Sadece (100) araba mancınıkları götürüyordu. Hazırlanan bu ordunun sayısı hakkında doğulu tarihçiler arasında ihtilaf olmakla Bizans tarihçileri bu sayının 200. olduğunu kaydederler. Müslüman ise bu sayının 300.000 den az, üzere dört yüz ve beş yüz bine yakın rakamlar zikrederler. Batılı tarihçiler ordu mevcudunun 200.000 olduğunu söylerken buna Malazgirt mıntıkasında birleşen Basilas komutasındaki Suriye ve Doğu vilayetleri kuvvetlerini katmadıklarını zikrederler. Mağrur İmparator hazırladığı bu büyük kuvvetle Selçuklu devletinin payitahtını alıp hatta İran içlerine kadar inip, İslâm hâkimiyetine böylece son vermeyi plânlamış, bu plânını gerçekleştirmek için de ileri doğru yürümeye başlamıştı. Diogenes'in büyük bir ordu ile Malazgirt'e kadar geldiğini Halep dönüşü haber alan Selçuklu sultanının böyle bir ordu karşısına çıkacak ciddî bir hazırlığı yoktu. Haberi alır almaz yürüyüşünü hızlandırmış Fırat'ı geçerek Malazgirt'e doğru yol alırken ordusu içerisinde bulunan yaşlı ve yorgun kıt'aları da terhis edip, çok sayıda ağırlığını da bırakarak genç ve dinç bir ordu ile Ahlat'a ulaşmıştı. Karısı ve çocuklarını Nizamül Mülk'le Hemedan'a göndermiş ve orada vaziyetleri idare etmek üzere onu memur etmişti. Malazgirt'e yaklaşan düşman ordusunun durumunu anlamak için bir süvari müfreze birliğini öncü kuvvet olarak ileri sevk etmişti. İlk karşılaşma Bizans ordusuyla öncü müfreze kuvveti arasında meydana gelmiş, çarpışma Türk zaferi ile sonuçlanarak Basilas esir alınıp bir çok da ganimet elde edilmişti. Bu haber üzerine Diogenes, bu süvari birliği üzerine iktidarlı komutanlarından Bryen-nios'i ordusuyla birlikte gönderdi. Bu da yaralı olarak ric'ata mecbur kaldı. Henüz İslam ordusu gelmemişti. Ancak bu arada küçük süvari birlikleri geceleri Bizans ordusunu tacize başlamış ve kuvve-i maneviyelerini kırmayı ihmâl etmemişlerdi.
Sultan Alp Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu ki; bunların sayısı da 4000 hassa askeri olmak üzere 15-20 bin civarında cüz'î bir kuvvetten ibaretti. Tarihçi îbn-i Esir ve İmaduddin bu sayının 15 bin kişi olduğunu kaydederler. Tarihçi Hafız Ebru da bu rakamı doğrulamaktadır. Mirhund tarihi, Sultan'ın ordusunun 10 bin kişi olduğunu yolda kendisine iltihak edenlerle 15 bin kişiye bâliğ olduğunu zikrederken, Batılı tarihçilerden Hammer, de Gines ve Le Beau, sultanın kuvvetlerinin 40 bin olduğunu bahsederler. Her iki durumda da Bizans ordusu yanında bir avuç diyebileceğimiz Selçuklu ordusu, 26 Ağustos 1071 tarihinde Cuma günü 300.000 kişilik Roma ordusunun karşısına çıkıverdi. Sultan Alp Arslan kan dökülmesini istemiyordu. Onun için savaş-dan önce İslâmî usul ve geleneğe göre, Kadı îbn-i Muhalban ve Emir Sav-Tigin reisliğinde bir heyeti sulh teklifi ile R. Diogenes'e gönderdi. İmparator bu heyeti iyi karşılamadı ve bununla da kalmayıp sultanı rencide edecek şu cür'etli sözleri söyledi: "Anlaşmayı Selçuklu'nun payitahtı olan Rey' şehrinde yapacağız" Bu sözlere fevkalâde kızan ve üzülen Sultan Alp Arslan ordusuna yaptığı tarihi hitabesinde bu ehl-i salibe karşı İslâmın izzetini ve satvetini göstermek için gerekirse tek başına dahi olsa muharebe edeceğini harbe iştirak etmek istemeyenler varsa, hemen ayrılmalarını söyledi. Sultan'ın bu tarihi konuşması bütün ordu gözyaşlarıyla dinledi ve sultanlarından ayrılmayacaklarını, hep birlikte ilân ettiler. Çarpışma zamanı Cuma namazından sonraya bırakıldı. Sultan Cuma namazını kıldırdı. Şehid olursa olduğu yerde giymiş olduğu beyaz elbiseleriyle gömülmesini ve yerine Melikşah'a itaat edilmesini de vasiyet etti. Sonra da şu önemli ve tarihî hitabesini takdim etti: "Askerlerim! Benim sizden farklı bir tarafım yok. İşte ben de sizin gibi bir nefer olarak ön saflarda sizinle beraber çarpışacağım" diyerek atının kolanlarını sıkıştırıp, kuyruğunu bağladı kılıç ve topuzunu alarak bir nefer gibi harbe hazır vaziyete geldi.
Bu arada Bizans ordusunda da dinî merasimler yapılıyor, papazlar askerî, harbe teşvik edici sözlerle aralarında dolaşıyorlardı. Asilzadeler de asker arasında onlara moral vermeye çalışıyorlardı. Her iki taraf öğleden sonra muharebe düzeni almıştı.
Sultan Alp Arslan, ordusunu dörde ayırmış, bunlardan ikisini muharebe sahasının sağ ve solundaki tepelerde pusuya yatırmış, üçüncü kısmı da müsait yerlere mevzilendirip kendisi de Diogenes'in karşısında yerini almıştı. Türk kuvvetleri, okçuların desteğinde hücuma başlamıştı. Çok az olarak gördüğü bu kuvveti hemence imha etmek sevdasına düşen Diogenes, bütün ordusu ile mukabil taarruza kalkmış, Alp Arslan ise Türk kuvvetlerini tedricen geri çekmeye başlamış ve ric'at ediyor gibi askerini geriye çekmiş; Sultan'ı takip etmek üzere Diogenes ve ordusu da o günü akşama kadar takibe devam etmişlerdi. Akşama doğru Alp Arslan'ın iki koldan pusuya yatırmış olduğu mıntıkaya yaklaşmıştı. Bizans ordusu ise böylece ordu karargâhından oldukça uzaklaşmıştı. Türk ordusunun yeniden umum hücum emri karşısında hatasını anlayan Diogenes çekilmek istediyse de dört bir taraftan çevrilmiş olduğunu görünce ne yapacağını bilemiyerek paniğe kapılmıştı, ihtiyat kuvvetleri komutanı Andronikos, bu durumun bozgun olduğunu anlayarak firara teşebbüs etmişti. O'nun bu teşebbüsü Ermeni birliklerinin de kaçmasına yol açmıştı. Daha önceden Bizans ordusunda bulunan Peçenek ve Uz askerlerinin kendi saflarını terkederek büyük bir çoğunluğun Selçuklu saflarına geçmesi Roma ordusunun maneviyatını bozmaya yetmişti. Nihayet karanlık basınca Bizans ordusu tamamen imha edilmiş, Diogenes de erkan-ı harbiyesiyle beraber esir edilerek yaralı bir vaziyette sultanın huzuruna getirilmişti. Gerek harp anında gerekse sulh zamanında daima hakkı gözetip hak ve adâletten ayrılmayan Alp Arslan'ın huzuruna çıkarılan Diogenes, kendisine yapılacak kötü muamelenin akıbetinden korkarak tirtir titremeye başladığı bir sırada, ona, korkup endişe etmemesini, onu bir esir gibi değil de bir İmparator gibi karşılayacağını söylemiş ve onu sulhu neden kabul etmediğini sormuştu. Bunun yanı sıra kendisiyle sohbet edip, galibiyetin de mağlubiyetin de kader-i ilâhî olduğunu, üzülmemesi gerektiğini söylemişti.
Böylece Anadolu, Alp Arslan'ın, hediyesi olarak günümüze kadar Türk milletinin vatanı haline getirilmiştir.
Dokuz asırdır, minnet ve şükranla anılan bu büyük sultan ve O'nun askeri, Anadolu durdukça, yine minnet ve şükranla anılmaya devam edecekdir.
BÜYÜK TAARRUZ (DUMLUPINAR) (30 AĞUSTOS 1922)
Değerini tarihinden, celâdetini damarında taşıdığı asil kandan, yiğitlik ve cihad ruhunu inancından alan Müslüman Türk milleti, dün nasıl Malazgirt'te Kosova'da, Çaldıran'da ve nihayet Çanakkale'de düşmanın sinesine bir hançer gibi saplanmış, kudret ve haşmeti altında düşmanı yerle bir etmiş ise, bu gün de yine aynı ruh ve aynı irade, Dumlupınar'da yine kendisini unutmuş görünenlere lâyık oldukları dersi verecek ve Müslüman Türk'ün yenilmezliliğini bütün cihana bir kere daha ilân edecekti. Nitekim de öyle oldu!
Düşman ordusu olan Yunan, daha bir sene olmamıştı Sakarya'da bozguna uğratılmış ve çareyi kaçmada bulmuştu. Bu kaçışta Yunan'a kesin dersin verilmesi ve Yunan ordusunun toplanmasına fırsat verilmeden imha edilmesi gerektiğini Atatürk, Batı Cephesi Komutanına bir emirle bildirmişti. Ordumuzun Eskişehir, Sakarya ve Kütahya savaşlarından yorgun düştüğü ve malzeme, cephane ikmali için uzun bir hazırlık yapılması gerektiği Batı Cephesi Komutanı İnönü tarafından başkomutana izah edilip buna ikna edilmişti. Gerçekten 10 yıldır süregelen harpler hem millette bıkkınlık meydana getirmiş, hem de malzeme harp araç ve gereci son derece zayıflamıştı. Bütün bunların gözden geçirilmesi ve milletin hazırlanması gerekiyordu. Ayrıca ordu mevcudunun artırılması da lâzımdı. Sakarya'da 92.000 kişi olan batı cephemiz 1922'de 200.000 civarına çıkarılmıştı ki, nerdeyse Yunan ordusuna sayı itibariyle denk durumda idi. Ayrıca başarılı bir savaş yapabilmeleri için ordumuzda bulunan kıymetli subaylarımızın maddî sıkıntılarının giderilmesi gerekiyordu. Bunun için çeşitli kanunlarla ordunun ihtiyaçları giderilmeye çalışılmış ve yeni kaynaklar temin edilmişti. O gün için çeşitli rütbelerde ordumuzda 8 bin küsur subayımız vazife yapıyor, 200 bin civarında Mehmetcik de yurt savunmasında cansiperane savaşmaya hazırlanıyorlardı. 2000 civarında hafif, 800 küsur ağır makinalı tüfeğin kullanılacağı ordumuzda 320 top ve 10 da uçağımız bulunuyordu. Yunan ordusunun durumu da az farkla bizimki gibiydi. 225 bin insan gücü, 3139 hafif ve 1280 ağır makinalı tüfeğin kullanılacağı orduya general Trikopis komuta edeçekti.
Taarruzun başlayacağı gün, Mustafa Kemal Paşa Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Çakmak Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa harbi yönetmek ve istişarede bulunmak üzere Koca-tepe'deki gözetleme yerinde görevlerinin başında toplandılar. Yapılan istişare neticesi M. Kemal Paşa' nın harbin 26 Ağustos 1922 günü, bütün cephelerden topçu ateşiyle başlatılmasını bildirmesi üzerine saat 05.00'de bütün cephelerden topçu ateşiyle büyük taarruz başlatılmış oldu. Harbin ilk gününde piyade taarruzunda başarılı bir netice elde edilememiş olmasına rağmen, Erzurumlu Mürsel Baku'nun komutasında olan 1. Süvari tümenine bağlı süvari birliklerinin Yunan ordusu sağ kanadından Ahırdağ'ı aşıp Sincanlı ovasına geçmesi ve tren hattı ile telgraf tellerini tahrip etmesi Türk ordusunun üstünlüğünü sağlamış oldu. 6. Tümenimizin komutanı olan Nazmi Solok'un sol kanatta taarruz ve takip harekatında büyük basanlar elde ettiğini de gözden uzak tutmamak lazımdır. 28 ve 29 Ağustos günleri kuzeyden ve doğudan ilerliyen birliklerimiz Yunan ordusunun cephesini daraltıyor ve onu ikiye bölüyordu. Harbin ilk günlerinde düşman kuvvetlerinin gerisine inen süvari kolordusu ile diğer birliklerimiz, düşmanın çekilme yolunu tamamen kapamış ve yapılan bu çarpışmada (30 Ağustos 1922) Yunan 5 tümen zayiat vererek kesin mağlubiyete uğratılmıştı. 31 Ağustos'ta Başkomutanlıkça Türk Ordusuna verilen emirde şöyle deniyordu: "Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!.". Türk ordusu bu kesin zaferin arkasını bırakmamış 1 Eylül'de Uşak'a girmiş ve 2 Eylül'de de Yunan orduları başkomutanı General Trikopis ile ikinci kolordu komutanını Uşak yöresinde esir almışlardı. 4-7 Eylül arasında İzmir istikametindeki düşman birlikleri takibi başarıyla sürdürülmüş ve Süvari birliklerimiz 9 Eylül 1922'de üç koldan İzmir'e girip Konak'taki kışlaya Türk bayrağını çekmişti. 10 Eylül günü Atatürk, silah arkadaşlarının bu parlak zaferini kutlayıp, onu millete duyurmayı ihmal etmemişti.
Böylece Türk Tarihinde Ağustos zaferlerinin son halkasını teşkil eden 30 Ağustos Zaferi meydana geliyordu.
Takdimi düşünülen mevzuların teferruÂatıyla neşrine imkân olamayacağı okuyucularımızın da takdirle karşılayacakları bir hususdur. Bu itibarla yapılarak iş, ele alacağımız meselelere ana hatlarıyla işaret edîp mevzu hakkında bir fikir vermeden ibaret olacaktır. Yoksa bir kışını tarihî hadiseleri uzun uzun anlatmak değildir.
26 AĞUSTOS 1071 MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ
Malazgirt muharebesi Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans imparatoru Romanos Diogenes arasında cereyan etmiş-tir. Bilindiği gibi Selçuklu devleti yakın şarkta çeşitli sülâlelere son vermiş batıl bütün cereyanları ortadan kaldırıp nüfuzlu bir siyasî teşekkül haline gelmişti. O, bir taraftan Fatımîlerin merkezi olan Mısır'ı edip Şiî-Fatimî saltanatına son vermeyi planlarken diğer taraftan da Bizans hâkimiyetindeki Anadolu’yu kurtarmak ve onun ebedi olarak Müslüman Türk milletine hediye etmek İstiyordu. Selçukluların Anadolu'yu fetih İdeali, birkaç esas içinde hulâsa edilebilir: 1) İslam dinin hâkimiyet sahasını genişletmek ve İslamiyet’in insana bahşetmiş olduğu yüksek mefkûreleri bütün dünyaya yaymak ve insanlığa dünyevî ve uhrevî saadet kapılarını açmak.
2. Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti düşüncesini kırmak. Roma'nın dünya hâkimiyeti düşüncesi sakat ve bir iddia idi. Çünkü Dünya hâkimiyeti fikri, herşeyden önce sağlam, bir yapıyı ve sağÂlam bir hukuk düzenini gerektirmeydi. RoÂma her ne kadar kendisine "Üniversel imÂparatorluk" vasfını veriyorduysa da, kullanÂdığı hukuk düzeni ve içtimaî yapı itibariyÂle keşmekeşlik içerisinde idi. Hukukî ve siyasî yönden ülkede halk çeşitli sınıflara ayrılmış bölük pörçük bir haldeydi. Bu haliyle ona cihanşümul bir devlet nazarıyÂla bakılamazdı. Ne var ki, Roma'nın OrtaÂdoğu' da yenilmez bir güç olduğu zannediliyordu. O sırada, Anadolu'nun doğusunÂda sessiz sessiz gelişen ve devleşen MüslüÂman Türk varlığı Anadolu'da Bizans'ın korkulu rüyası haline gelmişti.
Anadolu'yu fetih düşüncesinin bir başka sebebi de, Onun bir baştan bir başa tabu güzellikleri ve zengin kaynaklarıyla yaşanacak en güzel bölge ve iklimlerden biri oluşuydu.
26 Ağustos 1071 Malazgirt harbinin cereyan şekli kısaca şöyle olmuştur: imÂparator Diogenes, uzun hazırlıktan sonra İstanbul'dan hareketle Sakarya kıyılarına kadar gelmiş ve -burada ordusunu yeniÂden tanzim etmiş ve bir kısım kimseleri ordudan ayırarak geriye göndermişti. Sefer için hazırlanan imparator ordusunun ağırÂlıklarını sadece 3000 (Üçbin) araba taşı yordu. O günün tekniğine göre 1200 sinin kullanacağı muazzam mancınıklar da bulunuyordu. Sadece (100) araba mancınıkları götürüyordu. Hazırlanan bu ordunun sayısı hakkında doğulu tarihçiler arasında ihtilaf olmakla Bizans tarihçileri bu sayının 200. olduğunu kaydederler. Müslüman ise bu sayının 300.000 den az, üzere dört yüz ve beş yüz bine yakın rakamlar zikrederler. Batılı tarihçiler ordu mevcudunun 200.000 olduğunu söylerken buna Malazgirt mıntıkasında birleşen Basilas komutasındaki Suriye ve Doğu vilayetleri kuvvetlerini katmadıklarını zikrederler. Mağrur İmparator hazırladığı bu büyük kuvvetle Selçuklu devletinin payitahtını alıp hatta İran içlerine kadar inip, İslâm hâkimiyetine böylece son vermeyi plânlamış, bu plânını gerçekleştirmek için de ileri doğru yürümeye başlamıştı. Diogenes'in büyük bir ordu ile Malazgirt'e kadar geldiğini Halep dönüşü haber alan Selçuklu sultanının böyle bir ordu karşısına çıkacak ciddî bir hazırlığı yoktu. Haberi alır almaz yürüyüşünü hızlandırmış Fırat'ı geçerek Malazgirt'e doğru yol alırken ordusu içerisinde bulunan yaşlı ve yorgun kıt'aları da terhis edip, çok sayıda ağırlığını da bırakarak genç ve dinç bir ordu ile Ahlat'a ulaşmıştı. Karısı ve çocuklarını Nizamül Mülk'le Hemedan'a göndermiş ve orada vaziyetleri idare etmek üzere onu memur etmişti. Malazgirt'e yaklaşan düşman ordusunun durumunu anlamak için bir süvari müfreze birliğini öncü kuvvet olarak ileri sevk etmişti. İlk karşılaşma Bizans ordusuyla öncü müfreze kuvveti arasında meydana gelmiş, çarpışma Türk zaferi ile sonuçlanarak Basilas esir alınıp bir çok da ganimet elde edilmişti. Bu haber üzerine Diogenes, bu süvari birliği üzerine iktidarlı komutanlarından Bryen-nios'i ordusuyla birlikte gönderdi. Bu da yaralı olarak ric'ata mecbur kaldı. Henüz İslam ordusu gelmemişti. Ancak bu arada küçük süvari birlikleri geceleri Bizans ordusunu tacize başlamış ve kuvve-i maneviyelerini kırmayı ihmâl etmemişlerdi.
Sultan Alp Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu ki; bunların sayısı da 4000 hassa askeri olmak üzere 15-20 bin civarında cüz'î bir kuvvetten ibaretti. Tarihçi îbn-i Esir ve İmaduddin bu sayının 15 bin kişi olduğunu kaydederler. Tarihçi Hafız Ebru da bu rakamı doğrulamaktadır. Mirhund tarihi, Sultan'ın ordusunun 10 bin kişi olduğunu yolda kendisine iltihak edenlerle 15 bin kişiye bâliğ olduğunu zikrederken, Batılı tarihçilerden Hammer, de Gines ve Le Beau, sultanın kuvvetlerinin 40 bin olduğunu bahsederler. Her iki durumda da Bizans ordusu yanında bir avuç diyebileceğimiz Selçuklu ordusu, 26 Ağustos 1071 tarihinde Cuma günü 300.000 kişilik Roma ordusunun karşısına çıkıverdi. Sultan Alp Arslan kan dökülmesini istemiyordu. Onun için savaş-dan önce İslâmî usul ve geleneğe göre, Kadı îbn-i Muhalban ve Emir Sav-Tigin reisliğinde bir heyeti sulh teklifi ile R. Diogenes'e gönderdi. İmparator bu heyeti iyi karşılamadı ve bununla da kalmayıp sultanı rencide edecek şu cür'etli sözleri söyledi: "Anlaşmayı Selçuklu'nun payitahtı olan Rey' şehrinde yapacağız" Bu sözlere fevkalâde kızan ve üzülen Sultan Alp Arslan ordusuna yaptığı tarihi hitabesinde bu ehl-i salibe karşı İslâmın izzetini ve satvetini göstermek için gerekirse tek başına dahi olsa muharebe edeceğini harbe iştirak etmek istemeyenler varsa, hemen ayrılmalarını söyledi. Sultan'ın bu tarihi konuşması bütün ordu gözyaşlarıyla dinledi ve sultanlarından ayrılmayacaklarını, hep birlikte ilân ettiler. Çarpışma zamanı Cuma namazından sonraya bırakıldı. Sultan Cuma namazını kıldırdı. Şehid olursa olduğu yerde giymiş olduğu beyaz elbiseleriyle gömülmesini ve yerine Melikşah'a itaat edilmesini de vasiyet etti. Sonra da şu önemli ve tarihî hitabesini takdim etti: "Askerlerim! Benim sizden farklı bir tarafım yok. İşte ben de sizin gibi bir nefer olarak ön saflarda sizinle beraber çarpışacağım" diyerek atının kolanlarını sıkıştırıp, kuyruğunu bağladı kılıç ve topuzunu alarak bir nefer gibi harbe hazır vaziyete geldi.
Bu arada Bizans ordusunda da dinî merasimler yapılıyor, papazlar askerî, harbe teşvik edici sözlerle aralarında dolaşıyorlardı. Asilzadeler de asker arasında onlara moral vermeye çalışıyorlardı. Her iki taraf öğleden sonra muharebe düzeni almıştı.
Sultan Alp Arslan, ordusunu dörde ayırmış, bunlardan ikisini muharebe sahasının sağ ve solundaki tepelerde pusuya yatırmış, üçüncü kısmı da müsait yerlere mevzilendirip kendisi de Diogenes'in karşısında yerini almıştı. Türk kuvvetleri, okçuların desteğinde hücuma başlamıştı. Çok az olarak gördüğü bu kuvveti hemence imha etmek sevdasına düşen Diogenes, bütün ordusu ile mukabil taarruza kalkmış, Alp Arslan ise Türk kuvvetlerini tedricen geri çekmeye başlamış ve ric'at ediyor gibi askerini geriye çekmiş; Sultan'ı takip etmek üzere Diogenes ve ordusu da o günü akşama kadar takibe devam etmişlerdi. Akşama doğru Alp Arslan'ın iki koldan pusuya yatırmış olduğu mıntıkaya yaklaşmıştı. Bizans ordusu ise böylece ordu karargâhından oldukça uzaklaşmıştı. Türk ordusunun yeniden umum hücum emri karşısında hatasını anlayan Diogenes çekilmek istediyse de dört bir taraftan çevrilmiş olduğunu görünce ne yapacağını bilemiyerek paniğe kapılmıştı, ihtiyat kuvvetleri komutanı Andronikos, bu durumun bozgun olduğunu anlayarak firara teşebbüs etmişti. O'nun bu teşebbüsü Ermeni birliklerinin de kaçmasına yol açmıştı. Daha önceden Bizans ordusunda bulunan Peçenek ve Uz askerlerinin kendi saflarını terkederek büyük bir çoğunluğun Selçuklu saflarına geçmesi Roma ordusunun maneviyatını bozmaya yetmişti. Nihayet karanlık basınca Bizans ordusu tamamen imha edilmiş, Diogenes de erkan-ı harbiyesiyle beraber esir edilerek yaralı bir vaziyette sultanın huzuruna getirilmişti. Gerek harp anında gerekse sulh zamanında daima hakkı gözetip hak ve adâletten ayrılmayan Alp Arslan'ın huzuruna çıkarılan Diogenes, kendisine yapılacak kötü muamelenin akıbetinden korkarak tirtir titremeye başladığı bir sırada, ona, korkup endişe etmemesini, onu bir esir gibi değil de bir İmparator gibi karşılayacağını söylemiş ve onu sulhu neden kabul etmediğini sormuştu. Bunun yanı sıra kendisiyle sohbet edip, galibiyetin de mağlubiyetin de kader-i ilâhî olduğunu, üzülmemesi gerektiğini söylemişti.
Böylece Anadolu, Alp Arslan'ın, hediyesi olarak günümüze kadar Türk milletinin vatanı haline getirilmiştir.
Dokuz asırdır, minnet ve şükranla anılan bu büyük sultan ve O'nun askeri, Anadolu durdukça, yine minnet ve şükranla anılmaya devam edecekdir.
BÜYÜK TAARRUZ (DUMLUPINAR) (30 AĞUSTOS 1922)
Değerini tarihinden, celâdetini damarında taşıdığı asil kandan, yiğitlik ve cihad ruhunu inancından alan Müslüman Türk milleti, dün nasıl Malazgirt'te Kosova'da, Çaldıran'da ve nihayet Çanakkale'de düşmanın sinesine bir hançer gibi saplanmış, kudret ve haşmeti altında düşmanı yerle bir etmiş ise, bu gün de yine aynı ruh ve aynı irade, Dumlupınar'da yine kendisini unutmuş görünenlere lâyık oldukları dersi verecek ve Müslüman Türk'ün yenilmezliliğini bütün cihana bir kere daha ilân edecekti. Nitekim de öyle oldu!
Düşman ordusu olan Yunan, daha bir sene olmamıştı Sakarya'da bozguna uğratılmış ve çareyi kaçmada bulmuştu. Bu kaçışta Yunan'a kesin dersin verilmesi ve Yunan ordusunun toplanmasına fırsat verilmeden imha edilmesi gerektiğini Atatürk, Batı Cephesi Komutanına bir emirle bildirmişti. Ordumuzun Eskişehir, Sakarya ve Kütahya savaşlarından yorgun düştüğü ve malzeme, cephane ikmali için uzun bir hazırlık yapılması gerektiği Batı Cephesi Komutanı İnönü tarafından başkomutana izah edilip buna ikna edilmişti. Gerçekten 10 yıldır süregelen harpler hem millette bıkkınlık meydana getirmiş, hem de malzeme harp araç ve gereci son derece zayıflamıştı. Bütün bunların gözden geçirilmesi ve milletin hazırlanması gerekiyordu. Ayrıca ordu mevcudunun artırılması da lâzımdı. Sakarya'da 92.000 kişi olan batı cephemiz 1922'de 200.000 civarına çıkarılmıştı ki, nerdeyse Yunan ordusuna sayı itibariyle denk durumda idi. Ayrıca başarılı bir savaş yapabilmeleri için ordumuzda bulunan kıymetli subaylarımızın maddî sıkıntılarının giderilmesi gerekiyordu. Bunun için çeşitli kanunlarla ordunun ihtiyaçları giderilmeye çalışılmış ve yeni kaynaklar temin edilmişti. O gün için çeşitli rütbelerde ordumuzda 8 bin küsur subayımız vazife yapıyor, 200 bin civarında Mehmetcik de yurt savunmasında cansiperane savaşmaya hazırlanıyorlardı. 2000 civarında hafif, 800 küsur ağır makinalı tüfeğin kullanılacağı ordumuzda 320 top ve 10 da uçağımız bulunuyordu. Yunan ordusunun durumu da az farkla bizimki gibiydi. 225 bin insan gücü, 3139 hafif ve 1280 ağır makinalı tüfeğin kullanılacağı orduya general Trikopis komuta edeçekti.
Taarruzun başlayacağı gün, Mustafa Kemal Paşa Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Çakmak Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa harbi yönetmek ve istişarede bulunmak üzere Koca-tepe'deki gözetleme yerinde görevlerinin başında toplandılar. Yapılan istişare neticesi M. Kemal Paşa' nın harbin 26 Ağustos 1922 günü, bütün cephelerden topçu ateşiyle başlatılmasını bildirmesi üzerine saat 05.00'de bütün cephelerden topçu ateşiyle büyük taarruz başlatılmış oldu. Harbin ilk gününde piyade taarruzunda başarılı bir netice elde edilememiş olmasına rağmen, Erzurumlu Mürsel Baku'nun komutasında olan 1. Süvari tümenine bağlı süvari birliklerinin Yunan ordusu sağ kanadından Ahırdağ'ı aşıp Sincanlı ovasına geçmesi ve tren hattı ile telgraf tellerini tahrip etmesi Türk ordusunun üstünlüğünü sağlamış oldu. 6. Tümenimizin komutanı olan Nazmi Solok'un sol kanatta taarruz ve takip harekatında büyük basanlar elde ettiğini de gözden uzak tutmamak lazımdır. 28 ve 29 Ağustos günleri kuzeyden ve doğudan ilerliyen birliklerimiz Yunan ordusunun cephesini daraltıyor ve onu ikiye bölüyordu. Harbin ilk günlerinde düşman kuvvetlerinin gerisine inen süvari kolordusu ile diğer birliklerimiz, düşmanın çekilme yolunu tamamen kapamış ve yapılan bu çarpışmada (30 Ağustos 1922) Yunan 5 tümen zayiat vererek kesin mağlubiyete uğratılmıştı. 31 Ağustos'ta Başkomutanlıkça Türk Ordusuna verilen emirde şöyle deniyordu: "Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!.". Türk ordusu bu kesin zaferin arkasını bırakmamış 1 Eylül'de Uşak'a girmiş ve 2 Eylül'de de Yunan orduları başkomutanı General Trikopis ile ikinci kolordu komutanını Uşak yöresinde esir almışlardı. 4-7 Eylül arasında İzmir istikametindeki düşman birlikleri takibi başarıyla sürdürülmüş ve Süvari birliklerimiz 9 Eylül 1922'de üç koldan İzmir'e girip Konak'taki kışlaya Türk bayrağını çekmişti. 10 Eylül günü Atatürk, silah arkadaşlarının bu parlak zaferini kutlayıp, onu millete duyurmayı ihmal etmemişti.
Böylece Türk Tarihinde Ağustos zaferlerinin son halkasını teşkil eden 30 Ağustos Zaferi meydana geliyordu.