PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Osmanlı Topraklarındaki Şuan ki Devletler


aşküma
13-01-2009, 01:10
Osmanlı Topraklarındaki Şuan ki Devletler

Osmanlı hakimiyeti ve himayesi altında kalmış ülkeler ve Osmanlı'ya bağlı kalma süreleri şu şekildedir:

Avrupa
1.Türkiye
2.Bulgaristan (545 yıl)
3.Yunanistan (400 yıl)
4.Sırbistan (539 yıl)
5.Karadağ (539 yıl)
6.Bosna-Hersek (539 yıl)
7.Hırvatistan (539 yıl)
8.Makedonya (539 yıl)
9.Slovenya (250 yıl)
10.Romanya (490 yıl)
11.Slovakya (20 yıl)
12.Macaristan (160 yıl)
13.Moldova (490 yıl)
14.Ukrayna (308 yıl)
15.Azerbaycan (25 yıl)
16.Gürcistan (400 yıl)
17.Ermenistan (20 yıl)
18.Güney Kıbrıs (293 yıl)
19.Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
20.Rusya'nın güney toprakları (291 yıl)
21.Polonya (25 yıl)-himaye-
22.İtalya'nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)
23.Arnavutluk (435 yıl)
24.Belarus (25 yıl) -himaye-
25.Litvanya (25 yıl)-himaye-
26.Kosova (539 yıl)
27.Voyvodina (500 yıl)


Asya
28.Irak (402 yıl)
29.Suriye (402 yıl)
30.İsrail (402 yıl)
31.Filistin (402 yıl)
32.Ürdün (402 yıl)
33.Suudi Arabistan (399 yıl)
34.Yemen (401 yıl)
35.Umman (400 yıl)
36.Birleşik Arap Emirlikleri (400 yıl)
37.Katar (400 yıl)
38.Bahreyn (400 yıl)
39.Kuveyt (381 yıl)
40.İranın batı toprakları (30 yıl)
41.Lübnan (402 yıl)


Afrika
42.Mısır (397 yıl)
43.Libya (394 yıl)
44.Tunus (308 yıl)
45.Cezayir (313 yıl)
46.Fas (50 yıl) -himaye-
47.Eritre (350 yıl)
48.Cibuti (350 yıl)
49.Somali (350 yıl)
50.Kenya sahilleri (350 yıl)
51.Tanzanya sahilleri (300 yıl)
52.Mozambik'in kuzey toprakları (300 yıl)
53.Batı Sahra (50 yıl) -himaye-
54.Moritanya (50 yıl) -himaye-
55.Sudan (397 yıl)
56.Çad'ın kuzey bölgeleri (313 yıl)
57.Mali (300 yıl) -himaye-
58.Senegal (300 yıl)
59.Gambiya (300 yıl)
60.Nijer'in bir kısmı (300 yıl)
61.Etiyopya'nın bir kısmı (350 yıl)
62.Gine Bissau (300 yıl)
63.Gine (300 yıl)


Hilafeten bağlı yerler
64.Hindistan Müslümanları -Pakistan-
65.Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-
66.Singapur
67.Malezya
68.Endonezya
69.Türkistan Hanlıkları
70.Nijerya
71.Kamerun

Osmanlı donanması'nın değişik sürelerde bulunduğu ülkeler
73.Fransa
74.İspanya
75.İngiltere
76.Monako
77.Hollanda
78.Norveç
79.İzlanda
80.İrlanda
81.Cebelitarık
82.Danimarka
83.İskoçya

Osmanlı ordusunun değişik sürelerde bulunduğu ülkeler

84.Almanya
85.Liechtenstein
Alıntıdır

aşküma
13-01-2009, 01:24
Niçin Osmanlı İnsanı ?
Osmanlı devleti asırlarca yaşadı ve asırlarca dünyanın hakimi oldu şimdi ise torunları tam bir hüsran içinde eğer bir osmanlı , bir selçuklu torunu tarihini bilmez ise acı son kaçınılmaz olur "tarihini bilmeyenlerin coğrafyalarını başkaları belirler"bize son 2,3 asırdır batı bir şekilde empoze edilmeye çalışılıyor..
tarihimizi okumalıyız anlatmalıyız..ne kadar örtüşüyor günümüzle görmeliyiz.aslında bu tarihlede sınırlı değil sonuç olarak okuyan bir toplum okuyan bir gençlik olmalıyız..öyle değil mi ?

" Osmanlı 623 sene yaşadı. Bu süre zarfında 3 kıtada bayrak dalgalandırdı. Yüzlerce çeşit etnik kökenden gelen, değişik din ve inanç sahibi insanı yönetti. Böylesine bir genişlik ve karışıklık içinde bile, gittiği yere huzur ve barış götürdü.

Çünkü Osmanlı'nın temel amacı adalete riayetti. Bu suretle Allah adını yüceltmek ve Yüce Yaratıcı'nm rızasına ulaşmak istiyordu.

Yönettiği halkı, Hakkın kulları biliyordu. Kul olmak itibariyle bütün insanların eşitliğine inanıyordu.

"Bütün insanlar Adem'dendir. Âdem (a.s.) ise topraktandır" buyuran Peygamber Efendimizi (a.s.m) en sevgili sayıyordu.

Bu sebeple de onun insanlara gösterdiği sıcaklığı, sevgiyi, şefkati ve samimiyeti göstermeye çalışıyorlardı. Bu çabaları onların sevilmesine sebep oldu. Gittikleri yerde sevinçle karşılandılar, benimsendiler. Ayrılırlarken de gönüllere hüzün ve acı çöreklendi, gözler yaşardı.

Ne acıdır ki, bıraktığı topraklarda hâlâ huzur ve barış hasreti var. Hâla Osmanlı aranıyor ve özleniyor. Onun hakimiyet dönemleri DEVLET ZAMANI diye anılıyor. Yani adaletin, eşitliğin, hakka ve hukuka saygının yaşandığı; düzenin, disiplinin, özgürlüğün kısacası insanca yaşamanın hakim olduğu bir dönem...

Osmanlı bu muhteşem medeniyeti hangi insanlarla kurdu? Osmanlı insanının temel özellikleri ne idi?

Böylesine emsalsiz bir güzel toplumun insanları nasıl insanlardı? Ahlâk ve fazilet duygulan ve bunların yaşanmış canlı örnekleri, bütün insanlığın hasretini çektiği şahane örneklerdir.

Bu harika örneklerde, Osmanlı’yı sevmeyenlerinin, hatta düşmanlarının bile takdirlerini görüyoruz.. Çünkü, asıl fazilet, düşmanların bile itiraf etmek zorunda kaldıkları fazilettir.

Düşmanını bile hayran eden Osmanlı, tarihinin derinliklerinde kaldı. Şimdi onu bütün kurum ve kuruluşlarıyla diriltmenin imkânı yoktur.


Ancak onun, insanına yaşattığı ahlâk ve fazilete bugün bizler her zamankinden daha fazla muhtacız. Zira bütün dünya büyük bir ahlâk ve maneviyat bunalımı geçiriyor. Bu bunalımın sam yelleri bizi de etkiliyor.

Bu olumsuz tesirlerden kurtulmak için, bilhassa yakın tarihimizde yaşanmış ahlâk ve fazilet örneklerini unutmamak zorundayız.

Muhtaç olduğumuz insanlık geçmişimizdedir.

Bu bakımdan, o geçmişin en muhteşem bir sayfası olan Osmanlı dönemini, ahlâk ve faziletiyle bilmenin ve bildirmenin lüzumuna inanıyoruz. "


Vehbi Vakkasoğlu / Eser Gedik

aşküma
13-01-2009, 01:29
Osmanlı Tarihinde İlkler...

- Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri Söğüt Kasabası'dır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu.

- Osmanlı tarihinde ilk savaş,1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

- Osman Bey'in ele geçirdiği ilk kale Kolca Hisar Kalesi'dir (1285).

- Osman Bey'in ilk askeri anlaşması 1306 yılında yılında Ulubad Tekfuru ile yapılan anlaşmadır.

- İlk fethedilen ada, 1308 yılında alınan İmrali Adası'dır.

- İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

- "Rumeli" adı verilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Gelibolu'da Orhan Gazi'nin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe limanıdır.

- "Sikke" adı verilen ilk Osmanlı madeni parası Orhan Gazi adına 1327 yılında basılmıştır.

- İlk daima ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey'in emriyle kurulmuş olup bu orduya "Yaya" adı verilmiştir.

- Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed'in babası İkinci Murad'dır.

- Osmanlı padişahlarından İstanbul'u ilk kuşatan 'Yıldırım Bayezıd'dır (1391).

- Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehid olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad'dır (1389), 1. Kosovo Savaşı.

- İstanbul'a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed'dir.

- Fethin sembolü olan Ayasofya'da ilk Cuma Namazı fetihten üç gün sonra 1 Haziran 1453 günü Akşamseddin tarafından kıldırılmış olup cemaat arasında Fatih ve O'nun şanlı askerleri hazır bulunmuşlardır.

- Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul'a tayin edilen ilk vali Karıştıran Süleyman Bey'dir.

- İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey Çelebi olup; bugünkü Kadıköy semti O'na tahsis edildiği için bu adı almıştır.

- Devişmelerden olup da Sadrazamlık makamına yükselen ilk kişi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarfından tayin edilen Mahmud Paşa'dır.

- Önceleri Asya ve Avrupa'da toprakları bulunan Osmanlı İmparatorluğu'na ilk defa Afrika'da toprak kazandıran padişah Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selim'dir.

- İstanbul'da öldürülen ilk padişah, "Genç Osman" adıyla bilinen İkinci Osman'dır.

- "Valide Sultan" adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim'in hanımı ve Üçüncü Murad'ın anası olan Nur Banü'dur.

- Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1327 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası'dır.

- İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında "Buğu gemisi" adıyla anılmıştır.

- İlk kıyafet kanunu 3 Mart 1829 yılında ve İkinci Mahmud zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre sarık ve cüppe ilmiye sınıfına ayrılmış olup devlet memurlarının fes, setre, pantolon ve kaput giymeleri kararlaştırılmıştır.

- İlk gazete yine İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi'dir.

- Osmanlı tarihinde ilk borçlanma Sultan Mecid döneminde ve 1855 yılında olmuştur. 28 Haziran Perşembe günü Londra'da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa'dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.

- Türkiye'de ilk telgraf da yine Sultan Mecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir.

- Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Aziz'dir 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür.

- Türkiye'nin yurt dışında katıldığı ilk sergi 1851 yılında Lonra'da düzenlenen Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisi'dir.

- Türkiye'de ilk sergi ise 27 şubat 1863 tarihinde Sultan Ahmed Meydanı'nda Sultan Abdülaziz'in de katıldığı bir törenle açılan "Sergi-i Osmani" dir. Çeşitli el sanatları ile tarım ve sanayi ürünlerinin yer aldığı bu sergiye İmparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerden olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinden de katılımlar oldu.

- İstanbul'a ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında Fransız Mühendis Emile Gavand tarafından yapıldı ve bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı treni olan bu tünel 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir.

- Türkiye'de Meşrutiyet'in ilk ilanı, 23 Aralık 1876 (Sultan İkinci Abdülhamid).

- İlk olarak Sultan İkinci Abdülhamid döneminde açılan okullar: Mekteb-i Hukuk-i Şâhâne (Hukuk), Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Tıp), Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne (Siyasal Bilgiler), Mekteb-i Şâhâne Hendese-i Mülkiye (Teknik Üniversite), Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, Orman ve Madenler Mektebi.

- Haydarpaşa - İzmit - Ankara demiryolu ilk olarak 1888 yılında İkinci Abdülhamid'in Almanya'dan aldığı mâli destekle gerçekleştirildi. Ankara - Bağdat demiryolu hattının yapımına girişildi.

- İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa,dan kalkan bir tren Bağdat'a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.
alıntı

aşküma
13-01-2009, 01:31
abdülhamite kızıl sultan lakabı
Bazi kimselerin yayinlanan bunca vesikaya ragmen, günümüzde hâlâ, Sultan Ikinci Abdülhamid Hân hakkinda "Kizil Sultan " tabirini kullanabilmeleri, böylesine korkunç bir hak ve hakikat kalpazanligindan utanmamalarinin sebebi, bize en çok sorulan suallerden biridir. Devamli sorulmaktadir: " Kim, niçin uydurmustur bu "Kizil Sultan" tabirini?.."
"Kizil Sultan" tabirinin kim tarafindan niçin uyduruldugunu incelemeden evvel hemen kaydedelim ki, bu tabir, yurdumuzdaki Ermenilerin ne yapmak istedikleri ve nasil çalistiklarini tesbit yönünden mühimdir!... Bu mühim hususu görgü sahidinin sehadetiyle gözler önüne serelim. Sultan Ikinci Abdülhamid Hân devrinin ünlü Mâbeyn Baskâtibi Tahsin Pasa hatiratinda der ki:
"... Ermeni ayaklanmalarinda Ermeni papazlarinin büyük rolü oldugunu ve kiliselerin ibâdetten ziyade fesad ve sekavete hizmet ettiklerini haber almistik. Ancak Ermeni ihtilalcileri bazi elçiliklerin de yardimiyla o derece mahirane tertibat almislar, silah ve komitacilar, memlekete sokmak hususunda öyle yardimlar te'min etmislerdi ki, ipucu bulmak mümkün olamiyordu. Nihayet bir gün, yine kendi aralarindan te'min ettigimiz bazi kimseler bize bu silahlarin Beyoglu'nda Ermeni kilisesinin duvarinda sakli oldugunu haber verdi.
Bunun üzerine Zaptiye Nâzirina emir gönderildi, bir heyet marifetiyle kilise basilarak duvar yikildi, silah deposu meydan çikti!.. Bir ibadethaneyi eskiya siginagi haline sokan Ermeni ihtilalcilerin bu fesad ve ihaneti elçiliklerden çagrilan kimselere gösterildi ve hemen bir zabit tutuldu. Ermeni komitacilari, en ziyade Londra'da efkâr-i umumiyyeyi aleyhimize tahrik etmekte ve bilhassa nüfuzlu Ingiliz kadinlarinin yardimlarindan istifade eylemekte olduklarindan Türk dostu Sir Arshmitt Bartlet'in vasitasiyla bu, kilisede çikan silahlar Londra'ya gönderilerek Parlamento'nun yaninda teshir ve bu suretle bize karsi uyandirilan gayz ve gazabin mecrasi degistirildi."
Mâbeyn Baskâtibi Tahsin Pasa böyle kiliseyi silah deposu haline getiren Ermenilerin bu mel'anetinin Londra'da teshir edilmesi "bize karsi duyulan gayz ve gazabin mecrasi degistirdi" diyor ama, Ingilizler'deki bu degisiklik, gözler önüne serilen aci gerçege ragmen geçici olmus, Ingilizler kisa bir zaman sonra yine Ermenilerin haklarindan bahsetmeye baslamislardir!.. Ve Ingilizlerin bu tutumu o devrin olaylari içinde tabiidir!...
Sultan Ikinci Abdülhamid Hân devrinde faaliyetlerini böyle kiliseyi silah deposu haline getirecek derecede arttiran Ermeniler yillar boyu yer yer isyanlarla Dogu-Anadolu'yu bir Ermeni yurdu haline getirmek için çalismislarsa da, Abdülhamid Hân siyasî dehasiyla mel'aneti önlemis, Dogu Anadolu'yu Ermeni tecavüzünden kurtarmis ve iste bu hizmeti dolayisiyla kendisine bize düsman ser kuvvetlerce "Kizil Sultan" ünvani verilmistir!...
Dogu Anadolu'yu elde edebilmek için mel'anetlerini nerelere kadar götürdüklerini bir görgü sahidinin sehadetiyle yukarida kaydettigimiz Ermeniler, korkunç bir demagoji ile uzun yillar, Müslümanlar Hristiyanlari katlediyorlar (!) propagandasina ile devrin büyük devletlerinden birinin müdahalesini te'min için her yola basvurmuslardir!... Dogu'daki Müslüman köyleri yagmalanmis, yakilip yikilmis, Müslümanlar türlü iskenceyle öldürülmüs ve hattâ müslüman kiligina bürünen Ermeniler kendi kardeslerini öldürmüs ve sonra disaridaki yoldaslari vasitasiyla yürütülen propaganda basari kazanarak, bazi büyük devletlerin "Ermeniler katl olunuyor!..." bahanesiyle Babiâli'yi protesto edebilmeleri te'min edilmistir!...
Sultan Ikinci Abdülhamid Hân büyük devletler arasindaki rekabetten istifade ile disarinin bu müdahalesini bosa çikardigi gibi, aldigi isabetli tedbirlerle de yer yer patlak veren Ermeni isyânlarini basstirmasini bilmistir!... 1894 yilinda Mus ve Siirt civarindaki Sason'da ayaklanan Ermeniler daha sonra Diyarbakir isyanini baslatmislarsa da her iki isyanda Abdülhamid Hân'in yumrugunu yiyerek büyük zayiat verip geri çekilmisler ve bu maglubiyetten hemen bir yil sonra, bu kere 30 Eylül 1894 (30.09.1894, M.F.) Pazartesi günü ayaklanmislar, fakat netice alamamislar, 1896 yilinin 26 Agustos (26.08.1896, M.F.) Çarsamba günü yine Istanbul'da baslattiklari isyanda Osmanli Bankasi'ni (Osmanli Bankasi baska bir hikaye, M.F.) basmak, Babiâli'yi, tüneli havaya uçurmak, bazi elçiliklere tecavüzle Avrupa devletlerinin müdahalesini te'min etmek etmislerse de, Abdülhamid Hân, emrindeki "Yildiz Istihbarat Teskilâti" vasitasiyla isyani evvelden haber almis ve o gün Bankayi basan Ermeniler, haklari (!) verilmedigi, yani, Dogu Anadolu kendilerine birakilmadigi takdirde Bankayi havaya uçuracaklari tehdidini savurup bu arada bir kaç bomba da patlatmislar, fakat alinan tertibatla cümlesi ellerindeki silah ve bombalarla yakalanmislardir!...
Patrik Izmirliyen idaresindeki bu isyan daha sonra Ermeni mahallelerinde intikal etmis ve Sultan Ikinci Abdülhamid Hân'in bu asi Ermenilerle mücadelesi pek basit olmustur!... Sakalini degirmende agartmayan Sultan Ikinci Abdülhamid, devam edegelen Ermeni isyanlarinin içyüzünü bilmektedir!... Isyani Avrupa devletlerinin müdahalesine meydan vermeden bastirmak iyteyen Abdülhamid Hân askeri ve polisi kislalarina çektikten sonra limandaki hamallarla sivil halktan gönüllülere kalin sopalar dagittirmis ve bunlari katiyyen atesli ve kesici âlet kullanmamak sartiyla Ermeniler üzerine göndermistir!... Müslümanlar ellerindeki kalin sopalarla yakaladiklari Ermeninin hesabini görmüsler ve iki üç gün sürdükleri bu Ermeni avi ile hdefe varip 1905'teki meshur bomba vak'asina kadar Ermenileri sindirememsilerdir!...
Bütün bu islerolup biterken Avrupa devletleri Ermeni meselesini yine körüklemisler, Ruslar yukaridaki sopali olayi protesto ederken, Ingilizler bir ara donanmalariyla Çanakkale önlerine kadar gelmislerse de, Abdülhamid Hân'in siyasî dehasiyla aldigi tedbirler önünde geri çekilmeye mecbur olmuslardir!...
Sultan Ikinci Abdülhamid Hân böyle aldigi tedbirlerle Devlet-i Aliyye'nin varligi ve bekasi yolunda çalisirken, düsmanin serrinden kurtulamamis ve Fransiz tarihçisi Albert Vandal, Ermeni isyanlarini bastirmasini bilen Abdülhamid Hân'a kan dökücü manasina "Le Sultan Rouge" demis, bizdeki gaafiller de bir Hristiyanin Ermeni menfaatleri ugruna uydurdugu bu tâbiri "Kizil Sultan"'a çevirerek Abdülhamid Hân hakkinda kullanmaktan utanmamislardir!...
Talihin ne garip cilvesidir ki, ömrü boyunca kan dökmekten kat'iyyen çekinen Sultan Ikinci Abdülhamid Hân, içimizden yetisen gaafillerce "Kizil Sultan" diye anilmis ve yanlis bir maarif politikasiyla mekteplerde evlatlarimiza böyle tanitilmistir!...
Veyl, böylesine Islam düsmanlarinca uydurulan tâbiri günümüzde hâlâ tekrarlayanlarin haline!...
Mustafa Müftüoglu
Milli Görüs-und Perspektive, 09/1996

aşküma
13-01-2009, 01:32
Sultanların Anneleri
I. Osman
?
Türk?

Orhan
Mal Hatun Türk

I. Murad
Nilüfer Rum

I. Bayezid
Gülçiçek Rum

I. Mehmed
Devletşah Germiyanoğlu

II. Murad
Emine Dulkadirli

II. Mehmed
Hüma ?

II. Bayezid
Gülbahar Türk

I. Selim
Ayşe Dulkadirli

I. Süleyman
Hafise (Hafsa) Türk / Çerkez?

II. Selim
Hurrem Slav?

III. Murad
Nurbanu Venedikli?

III. Mehmed
Safiye ?

I. Ahmed
Handan ?

I. Mustafa
Handan ?

II. Osman
Mahfiruze (Hadice) Rum?

IV. Murad
Kösem Mahpeyker Rum

İbrahim
Kösem Mahpeyker Rum

IV. Mehmed
Turhan Hadice Rus?

II. Süleyman
Saliha Dilaşub ?

II. Ahmed
Hadice Muazzez ?

II. Mustafa
Rabia Gülnuş Giritli

III. Ahmed
Rabia Gülnuş Giritli

I. Mahmud
Saliha ?

III. Osman
Şehsuvar Rus

III. Mustafa
Mihrişah ?

I. Abdülhamid
Rabia Şermi ?

III. Selim
Mihrişah Gürcü

IV. Mustafa
Ayşe Seniyeperver ?

II. Mahmud
Nakşidil ?

I. Abdülmecid
Bezmialem Gürcü

Abdülaziz
Pertevniyal ?

V. Murad
Şevkefza Çerkez

II. Abdülhamid
Tirimüjgan Çerkez

V. Mehmed
Gülcemal ?

VI. Mehmed
Gülüstu Çerkez

II. Abdülmecid
Hayranidil ?

aşküma
13-01-2009, 01:33
PadİŞahlarIn ÖlÜm Sebeblerİ
I. Osman
1324-Söğüt
Felç/Nikris

Orhan
4.1360-?
Depresyon/Nikris

I. Murad
6.1389-Kosova
Suikast

I. Bayezid
10.03.1403-Akşehir
İntihar (Zehir)

I. Mehmed
26.5.1421-Edirne
Dizanteri/Zehir?

II. Murad
3.2.1451-Edirne
Felç

II. Mehmed
3.5.1481-Maltepe
Nikris/Zehir?

II. Bayezid
26.5.1512-Dimetoka
Depresyon/İntihar/Suikast?

I. Selim
22.9.1520-Çorlu
Kanser

I. Süleyman
7.9.1566-Sigetvar
Felç

II. Selim
15.12.1574-İstanbul
Çarpma

III. Murad
16.1.1595-İstanbul
Felç/Taş

III. Mehmed
22.12.1603-İstanbul
Depresyon/Felç

I. Ahmed
22.11.1617-İstanbul
Tifüs

I. Mustafa
20.1.1639-İstanbul
Zihinsel Hastalık

II. Osman
20.5.1622-İstanbul
İdam

IV. Murad
9.2.1640-İstanbul
Siroz

İbrahim
18.8.1648-İstanbul
İdam

IV. Mehmed
6.1.1693-Edirne
Nikris/Depresyon/Zehir?

II. Süleyman
22.6.1691-Edirne
Zayıflık

II. Ahmed
6.2.1695-Edirne
Zayıflık,Depresyon/Felç

II. Mustafa
29.12.1703-İstanbul
Zayıflık

III. Ahmed
1.7.1736-İstanbul
Genel/Zehir?

I. Mahmud
14.12.1754-İstanbul
Felç

III. Osman
30.10.1757-İstanbul
Felç

III. Mustafa
21.1.1774-İstanbul
Kalp Yetmezliği

I. Abdülhamid
7.4.1789-İstanbul
Felç

III. Selim
28.7.1808-İstanbul
İdam

IV. Mustafa
16.11.1808-İstanbul
İdam

II. Mahmud
1.7.1839-İstanbul
Siroz

I. Abdülmecid
25.6.1861-İstanbul
Tüberküloz

Abdülaziz
4.6.1876-İstanbul
İntihar

V. Murad
29.8.1904-İstanbul
Diyabet

II. Abdülhamid
10.02.1918-İstanbul
Kalp Yetmezliği

V. Mehmed
2.7.1918-İstanbul
Kalp Yetmezliği

VI. Mehmed
15.5.1926-San Remo
Kalp Yetmezliği

II. Abdülmecid
8.1944-Paris
Kalp Yetmezliği

aşküma
13-01-2009, 01:34
Başbağlar Hâlâ Mahzun!!!
Başbağlar'da savunmasız insanları kurşuna dizen, onlarca çocuğu yetim ve öksüz bırakan gözü dönmüş caniler hâlâ bulunamadı.

Katliamın üzerinden tam 13 yıl geçti. Kimi eşini, kimi oğlunu, kimi babasını verdi toprağa.. İsimlerini şehit koydular 33 canın... Başbağlar ismi 5 Temmuz 1993 tarihinden beri adeta acıyla özdeşleşti.

Tarih 5 Temmuz 1993. Türkiye Cumhuriyetine karşı mücadele eden PKK terör örgütü mensupları tarafından Erzincan'ın Kemaliye ilçesi Başbağlar Köyünde 33 kişi katledildi ve 65 ev de yakıldı.

37 kişinin yakılarak öldürüldüğü Sivas olaylarından 3 gün sonra, bu katliama, sözde misilleme olarak, Erzincan'ın Başbağlar Köyü'ne gelen silahlı bir grup, köyün giriş ve çıkışlarını tutup telefon bağlantılarını tahrip ettikten sonra köyün erkeklerini köy odasına toplayarak 33'ünü katlettiler ve evleri yaktılar.

Katliamdan sonra Başbağlar Köyü'ne komşu Karataş Köyü'nden 20 kişi, bir kısmı gıyabında olmak üzere tutuklandı. Sanıklardan 16'sı hakkında ülke topraklarından bir bölümünü ayırmaya yönelik eylem suçlamasıyla TCK 125'e göre idam ve örgüt üyelerine yataklıktan 15 yıla kadar hapis istemleriyle Erzincan DGM'de dava açıldı.

Dava dosyası güvenlik gerekçesiyle İzmir DGM'ye gönderildi. Tam 4 yıl süren davaya katliamda ölenlerin 102 yakını müdahil olarak katıldılar. Büyük tartışmaların yaşandığı dava, 23 Ekim 1993 günü beraatle sonuçlandı. Sadece davası sonradan ayrılan ve katliam bölgesine Mardin'den geldiği öğrenilen ve suçunu itiraf eden PKK'lı sanık Şükrü Yıldız, 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Katliamın gerçek failleri bugüne kadar yakalanamadı.

aşküma
13-01-2009, 01:34
Bir Fetih Hikayesi(*)
Bir Fetih Hikayesi(*)
Ahmet BUĞRA
Ne zaman mayıs gelse, kendimi çok farklı his iklimlerinde bulurum. İstanbul’da oturmayan bir İstanbul âşığı iseniz, mayıs gözünüzde daha bir başkalaşır. İstanbul sizin için bir Leylâ, mayıs ise Leylâ’ya kavuşma demidir. Mayıs denince akla İstanbul, İstanbul denince de cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Han gelir. Bu mübarek şahsiyetin Konstantiniyye’yi İstanbul yapma gayretlerini her hatırladığınızda, bir hükümdârın Peygamber (sas) aşkı ile nasıl yanıp tutuştuğunu bütün benliğinizle hissedersiniz. Fâtih, İstanbul için çok az insanın yapabileceği bir gayret içine girmiştir. Bunun esas sebebi, Âlemlerin Efendisi’nin (sas) müjdesine nail olabilmek, O’nun (sas) beşaretini verdiği, o ulu kumandan pâyesine erişebilmektir.

İsterseniz;
‘Mazinin bahçesinden bizlere can gibidir,
İstanbul saatleri cennetten an gibidir.
Bu garip sana müştak, gönlü sana meftûnken,
Firâkın nağmeleri kalbde hicran gibidir.’

kabilinden, mazinin o dâsıtânî bahçesine doğru hayalî bir seyahate çıkalım. Fetih öncesi dönemde Peygamber (sas) aşkıyla yanan Mehmed Han, Edirne Sarayı’ndaki odasına her çekildiğinde, Konstantiniyye’yi İstanbul yapmak için derin düşüncelere dalıyor, yüreği dilhûn, gözleri ceyhun sürekli bu gâyeyi gerçekleştirebilmeyi düşünüyordu.

Büyük Sultan, yine böyle odasına çekilip gözyaşlarına teslim olduğu bir demde, gözleri ufuklara dalmış, Leylâ’sını arayan Mecnun misâli Konstantiniyye’ye seslenir:
Kalbimi çalan şehir, bir işveli yâr olur,
Aramıza girenin cümlesi ağyâr olur.

Estirdin bahtımıza hasretin meltemini,
Hicranın esintisi ateşlerden har olur.

Yok cihanda bir eşin, âşıklar sana meftûn,
Bu vuslat yangınıyla hazanlar bahar olur,

Firâkında her saat, dilhûn eder gönlümü,
Şu dünya sarayları koca bir mezar olur.

Bütün dünya olsa da mülk-ü Osman içinde,
Lâkin sen yoksan eğer, arz-u semâ dar olur.

Fâtih ruhlu neferler hem ne yiğit erlerdir,
Başlarında bulunan bir ulu serdar olur.

Şol müjdeni getiren o ay yüzlü Resul’dür.
Yokluk O’nda tükenir, cümle yoklar var olur.

Mehmed Han, bunları der ve gözyaşları içinde dua dua yalvarmaya başlar. Onun bu hicranlı inlemeleri, odasının dışında da duyulur. Muhafızlar telâşlanarak hemen Akşemseddin Hazretleri’ne haber verirler. Akşemseddin Hazretleri, odaya girer girmez Mehmed Han’ın secdede gözyaşları ile Rabb’ine inleyerek yalvardığı manzarayla karşılaşır. Sultanın bu hâli, büyük âlimin de hislenmesine sebep olur. Talebesi, ne kapısının açıldığını, ne de hocasının kendisini izlemekte olduğunu fark etmiştir. O, şu an, başka dünyalarda, başka iklimlerdedir. Neden sonra kendine geldiğinde hocasının varlığını fark eder. Lâkin ayağa kalkacak dermanı bulamaz. Akşemseddin Hazretleri, talebesinin koluna girerek onu sedirin üstüne oturtur. Derdinin ne olduğunu sorar ve kendisine anlatmasını ister. Sultan yine duygulanır, hocasının ellerine kapanır, Akşemseddin, büyük bir şefkatle talebesini bağrına basar. Mehmed Han’ın gözyaşları yine bir sel olmuş, akmaya başlamıştır. Bu yürek yangınıyla, hocasına içindeki büyük aşkı itiraf eder:
Nice zamandır ağlarız,
Gülmek diler bu gönlümüz.
Irmak misâl gözyaşını,
Silmek diler bu gönlümüz.
Var mıdır ki yazımızda,
Bilmek diler bu gönlümüz.
Muştuların en hasını,
Bulmak diler bu gönlümüz.
Şol Bizans’ın kal’asını,
Almak diler bu gönlümüz.

Akşemseddin, ellerinde yetişmiş olan talebesinin, Peygamber (sas) müjdesine nâil olabilmek için yanıp tutuştuğunu görünce, bütün kalbiyle Rabb’ine hamdeder. Akşemseddin’in hocası Hacı Bayram-ı Veli, Mehmed Han daha beşikte iken, fethin onun eliyle müyesser olacağını bildirmiştir. Akşemseddin, talebesindeki bu azim ve inancı görünce, hocasına olan sevgisi daha bir ziyadeleşir. Fakat hocasının beşaretinden Mehmed Han’a bahsetmez; çünkü bunun ne yeri, ne de zamanıdır. Ancak ona nasihat etmeyi de ihmal etmez: Arayan bulur sultanım,
Lâkin hâlis niyet gerek.
Yazılmışsa alnınıza,
Hakk’tan bir inâyet gerek.

İhlâs olsun tek yoldaşın,
Hızır Nebi hem hâldaşın,
Elbet cehl ile savaşın,
Kavgada cesaret gerek.

Hakk’a dayan var yoluna,
Bakma sağına soluna,
Varınca Urum eline,
O demde dirayet gerek.

Yaman iştir, bin bir zahmet,
Zahmet çeken bulur rahmet,
Böyle müjdeliyor Ahmed,
Dilde Hakk’tan âyet gerek.

Hocasının sözleriyle, ne yapması gerektiğini gâyet iyi anlayan Mehmed Han, kısa sürede hazırlıklarını tamamlar. Edirne’den İstanbul’a ordusuyla hareket eder. Ordugâhını Maltepe sırtlarında kurmuş ve kutsî müjdeye ulaşmak için bütün varlığıyla olağanüstü bir gayret içine girmiştir. Aklın sınırlarını zorlayan savaş taktikleri uygulamış, o zamana kadar görülmemiş yeni silâhlar yapmış, hattâ bugün dahi kullanılan havan toplarının plânını bizzat kendisi çizmiştir. Sultan Mehmed, bir ara savaşın bütün şiddetiyle devam ettiği bir hengâmda ordugâha hâkim bir tepeden, hocası Akşemseddin’e Ordu-yu Hümâyûn’u göstererek şöyle seslenir:
Sıra sıra neferlerim dizilir,
Ordugâhım iki günde gezilir,
Şu dünyada böyle çeri görülmez,
Önümüzde nice düşman bozulur.

Burçlar kadar kule diktik,
Şahi misâl toplar döktük,
Derya üstü durur ammâ,
Karadan gemi yürüttük,

Biz bu yolda her tedbiri almışız,
Ne olursa Hakk’a teslim olmuşuz,
İçmek için ol şehadet şerbetin,
Bir ulu meydanda cenge dalmışız,

Aman Hocam, himmet eyle,
Nasip midir bize söyle,
Yangın yeri şu sinemiz,
Söndür onu bu müjdeyle.

Akşemseddin Hazretleri, talebesinin dünyadan ziyâde âhirete müştak olduğunu ve sadece şehadet istediğini görünce daha bir aşka gelir. Ama bilir ki fetih de, şehadet de tedbir ile değil takdir iledir. Tedbir kula, takdir ise Allah’a aittir. Yapılması gereken; bütün hazırlıkları en mükemmel hâliyle yerine getirmek, ondan sonra da Yüceler Yücesi’nin önünde divan durmaktır. Ve bunu talebesine şu şekilde nasihat eder:
Ey Sultanım,
Ey Oğul,
Din-i Mübîn içindir gayretin,
Her hâlinden bilirim.
Cesaretin Hamza misâl,
Gözlerinden görürüm.
Eğer benden can istersen,
Tasalanma, veririm.
Şehadet gâyesine,
Ardın sıra gelirim.
Lâkin bu iş mânâ işi,
Madde ile olmaz ancak,
Dua gerek, ihlâs gerek, aşk gerek,
Hakk’ın dergâhında inleyerek,
Günler geceler geçirmek gerek.

Oğul!
Sen doğduğunda,
Hocam Bayram-ı Veli,
Bir müjde vermişti ikimize,
Sorduğunda Murad Han’ım,
Fetih müyesser mi diye?
Nasip değil bize, lâkin
Mevlâm nasip buyurmuş,
Şehzâde ile köseye,
Demişti.
Murad Han ki bu yüzden,
Seni bugün için yetiştirmişti.

Oğul,
Dersin ki,
Ben fetih isterim.
Her fetih de bir fâtih ister.
Sen Fâtih ol ki,
Fetih de senin olsun.
Bil ki her kişi Fâtih olmaz,
Er kişi Fâtih olur.
Sanma ki düşmanın sadece taş, topraktır,
Taş, toprak olur ufalır,
Toprak, suya karışır gider.
Ay, güneş doğar batar,
Güneş, gece olur örtülür,
Asıl fetih ne bu ne o,
Asıl fetih, içindedir.
En büyük düşmana karşı zaferdir.
Uhud’daki müşrikten de,
Bizans’tan da
Büyük düşmana…
Önce onu yen ki içinde,
Gerçek Fâtih olasın.
Fethi taşta, toprakta değil,
Önce içinde bulasın.

Oğul,
Sen bir şehri kuşatırsın,
Nefis de seni kuşatır.
Konstantin’i yenmek kolay,
Bizans taş ve toprak,
Lâkin nefsi yenmek zordur.
Bizans’ı yensen de, yenilsen de,
Ya şehitsin ya gazi,
İkisi de kârdır.
Nefse yenilirsen amma,
Kalbin taş, gözün kördür,
Elinde tuttuğun kordur.
Bunu böyle bil ve önce nefsini yen,
İşte o zaman doğru der,
Ben asıl Fâtih’im diyen.
Uğrun açık,
Bahtın ak,
Kılıcın keskin,
Gazan mübarek olsun.

Mehmed Han’ın, seçilmiş askerleriyle, 6 Nisan günü başladığı Konstantiniyye Kuşatması, 29 Mayıs 1453 tarihinde ‘İstanbul’un Fethi’ ile neticelenir. Sultan, seçilmiş ordunun seçilmiş kumandanı olarak Ayasofya’da iki rekât şükür namazı kılar ve Rabb’ine gözyaşları ile hamdeder. Mehmed Han, sadece Konstantiniyye’yi İstanbul yaptığı için değil, dünyanın bütün nimetleri ayağının altında serili olduğu hâlde, inancında asla bir zaaf göstermediği için “Fâtih” olmuştur. Şehadet isteğine o zaman kavuşamamış; ama 1481 yılında zehirlenilmek suretiyle şehit edilerek, hem şehitlik hem de gazilik rütbeleriyle, müjdesine nâil olduğu Âlemin Yaratılış Gâyesi’nin (sas) huzuruna varmıştır. Allah, O’ndan ve seçilmiş askerlerinden ebeden râzı olsun ve bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Ruhları şâd olsun.


* Hikâye, fetih üzerine hayalen senaryolaştırılmıştır. Bu eserdeki diyaloglar tamamen hayal ürünüdür.

aşküma
13-01-2009, 01:35
Mehmet Âkif bir yaşlı zâtı anlatıyor: Sultan Ahmet camiine gidiyorum her sabah ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbin durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum. Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana “Beni konuşturma” dedi, “kalbim duracak”. Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı.

Dedi ki : “Ben Abdulhamit Cennet mekânın devrinde bir binbaşıydım orduda. Bir birliğim vardı benim de. Annem babam vefat edince, servetimiz vardı payimar olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dedim ki annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız, filan yerdeki gayri menkullerimiz... bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum. Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi, istifan kabul edilmedi. Öyle anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti. Ben bir daha dilekçe verdim yine aynı cevap geldi. Bizzat çıkayım huzuruna şifai olarak görüşeyim, bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet). Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım. Tuhaf gelir size nasıl sen kaldın diyeceksiniz? Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım, Abulhamit faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı, derdi. Medet Efendi. Allah rahmet etsin evliyaullahtan bir zâttı. Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım. Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim. Durumumuz budur dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün halinden belliydi. Israrıma da dayanamadı, öfekeli bir edayla, elinin tersiyle beni iter gibi “Haydi istifa ettirdik” dedi seni. Ben döndüm sevinerek geldim işimin başına.

Gece âlem-i manada orduların teftiş edildiğini gördüm. Gördüm ki son savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları bizzat Rasul-i Ekrem teftiş ediyor. Efendimiz (SAV) yıldızın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusu Aleyhissalatu Vesselam’a teftiş veriyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri vardı. Abdulhamit’de edeble, kemerbeste-i ubudiyetle kâinatın Fahr’ının arkasında duruyordu. Bütün ordular geçti. Derken benim birlik geldi; başında kumandanı olmadığı için darma dağındı. Efendimiz döndü Abdulhamit’e dedi ki “Abdulhamit! Nerede bu ordunun kumandanı?”, Abdulhamit “Ya Rasulallah!, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik.”. Efendimiz “Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik” buyurdu. Ben ağlamayayım da kim ağlasın !?..”

aşküma
13-01-2009, 01:36
Osmanlı armasının anlamı nedir?

http://uretim.meb.gov.tr/EgitekHaber/s80/yazarlar/arma..1.JPG
Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz:

En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarlarının tuğrası yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça Osmanlı devletinin hükümdarı olan han, Allahın Muaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer anlamına gelen bir söz yazılı.

Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kainatın merkezine yerleştirilmiş olur.

Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gaziyi temsil eden bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu anlatır.

Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarla kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur.

Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:

Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.

Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:

Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.

Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlının estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.

Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.

Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı ve Şefkat nişanı.

aşküma
13-01-2009, 01:37
İsmet İnönü
1884 yılında İzmir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas' ta tamamladıktan sonra Mühendishane İdadisini (Askerî Lise) bitirdi. 1903 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1906 yılında Harp Akademisi' nden mezun olarak, ordunun çeşitli kademelerinde görev yaptı. 1910-1913 yılları arasında Yemen İsyanı'nın bastırılması harekâtına katıldı. Bu ve bundan önceki görevlerinde hudut problemleri ve asilerle yapılan anlaşmalarda başarılı hizmetleri ve meslekî özellikleriyle dikkati çekti.


Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak Atatürk'ün emrinde çalıştı ve öğrencilik yıllarından beri devam eden dostlukları ile devletin geleceği hakkında ortak fikirleri gelişti. Suriye Cephesi'nde savaştı; Millî Mücadele sırasında Atatürk'ün en yakın silâh arkadaşı olarak çalıştı. Edirne milletvekilliği ve bakanlık yaptı. Albay İsmet Bey, mebusluk ve bakanlık da uhdesinde kalarak Garp Cephesi Komutanlığı'na getirildi. 25 Ekim 1920'den sonra Batı Cephesi Komutanı olarak Çerkez Ethem isyanını bastırdı. Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarını yönetti. Tuğgeneral rütbesine yükseldi.


Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz'dan sonra kazanılan zafer üzerine Mudanya Mütarekesi'nde Büyük Millet Meclisi'ni temsil etti. Lozan Barış Konferansı'na Dışişleri Bakanı ve Türk heyeti başkanı olarak katıldı. 24 Temmuz 1923'te Lozan Andlaşması'nı imzaladı. Cumhuriyetin ilânından sonra 1923-1924 yıllarında ilk hükûmette Başbakan olarak görev aldı, 1924-1937 yılları arasında bu görevini sürdürdü.


İnönü, Atatürk İnkılâplarının gerçekleşmesinde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerine oturtulmasında Atatürk'ün en yakın mesai arkadaşıydı. Atatürk'ün ölümünden sonra, 1938 yılında, TBMM tarafından Türkiye'nin ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaş felâketinin dışında tutmayı başardı. Savaştan sonra çok partili siyasî rejime geçilmesine büyük destek oldu. 1950 yılında, yapılan seçimleri kaybettikten sonra, 1960 yılına kadar Ana Muhalefet Partisi Başkanı olarak siyasî yaşamını sürdürdü. 27 Mayıs harekâtından sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi ve 10 Kasım 1961 tarihinde Başbakanlığa atandı. 1965 yılında bu görevden ayrıldıktan sonra milletvekili olarak siyasî yaşamına devam etti.


1972'de Parti Genel Başkanlığı ve milletvekilliğinden istifa ederek; ölünceye kadar (25 Aralık 1973) Anayasa gereğince Cumhuriyet Senatosu tabiî üyeliği görevinde bulundu.

aşküma
13-01-2009, 01:37
<b> Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Resmi adı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)

Başkenti: Lefkoşe (Nüfusu: 42.000)

Diğer önemli şehirleri: Girne, Gazimağusa, Güzelyurt.

Yüzölçümü: 3.355 km2 (Kıbrıs adasının % 36.5'i).

Nüfusu: 172.000 (1993 tahmini). Nüfusun % 40'ı şehirlerde yaşamaktadır. Ortalama ömür 74 yıldır. Nüfusun % 26.3'ünü 14 yaşın altındakiler oluşturmaktadır. Çocuk ölümlerinin oranı binde 6'dır. Nüfusun % 26'sını 14 yaşın altındakiler oluşturmaktadır.

Km2 başına düşen insan sayısı: 51

Nüfus artış hızı: % 1.4

Etnik yapı: KKTC halkının % 98.71'ini Türkler oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra % 0.5 oranında Rum vardır. Kalan nüfusu başta İngilizler olmak üzere değişik etnik unsurlar oluşturmaktadır.

Dil: Resmi dili Türkçe'dir. Halkın büyük çoğunluğu arasında da Türkçe konuşulur.

Din: Yukarıda verilen etnik oranlar aynı zamanda halkın dini inançlarıyla ilgili oranları da ortaya koymaktadır. % 98.71 orana sahip olan Kıbrıs Türkleri Müslüman ve sünni, % 0.5 oranındaki Rumlar ortodoks hıristiyandır. Bunun yanı sıra % 0.2 oranında Maruni hıristiyan vardır. Kalan nüfusu ise değişik din ve inançların mensupları oluşturmaktadır.

Coğrafi durum: Doğu Akdeniz'de bir ada ülkesi olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, güneybatıdan resmiyette "Kıbrıs Cumhuriyeti" adını taşıyan Kıbrıs Rum Kesimi, diğer yönlerinden ise Akdeniz ile çevrilidir. Kıbrıs adası Türkiye'ye 71, Suriye'ye 98, Mısır'a 384, Yunanistan'a 900 km. uzaklıkta bulunmaktadır. En yüksek yerleri, St. Hilarion (1035 m.), Beşparmak Dağı (800 m.) ve Karşıyaka Tepesi (790 m.)'dir. Irmak ve gölleri yoktur. Yazları kuruyan birkaç deresi bulunmaktadır. Topraklarının % 57'si tarım alanı, % 5'i otlak, % 20'si ormanlıktır. Başkent Lefkoşe'de yıllık sıcaklık ortalaması 18.5 derece, yıllık yağış ortalaması 244 mm'dir.

Yönetim şekli: Çok partili demokratik bir sistemle yönetilmektedir. Devletin en üst yöneticisi cumhurbaşkanı, hükümetin başkanı ise başbakandır. 50 üyeli bir parlamentosu mevcuttur. Parlamento üyeleri serbest seçimlerle belirlenir. 5 Mayıs 1985 halkoylamasından sonra yürürlüğe konan bir anayasası vardır. Anayasanın başlangıç kısmında, Türkiye'de olduğu gibi Atatürk ilkelerine bağlı kalınmasının gerekliliği vurgulanmakta ve KKTC'nin laik bir ülke olduğu belirtilmektedir. KKTC henüz Birleşmiş Milletler'e, İslâm Konferansı Örgütü'ne ve diğer uluslararası kuruluşlara kabul edilmemiştir</b>

aşküma
13-01-2009, 01:38
<b> kıbrıs tarihi


Kıbrıs adası bugünde yaşayarak gördüğümüz gibi yüzyıllardır, savaşlar, katliamlar ve entrikalar ile çalkalanmıştır. Kıbrıs tarihine bakıp geleceğe yönelik fikir yürütmenin daha sağlıklı olacağını düşündüğüm için Kıbrıs tarihini kısaca hatırlamakta yarar var.

Kıbrıs adası, M. S. 648 yılında Hz.Osman tarafından fetih edilmiş ve o yıllardan itibaren adada islâmiyet var olmuştur. Venedik’lilerin zorba idaresi karşısında ada halkının sürekli yardım talepleri, II.Selim’in şehzâdeliği döneminde Mısır’dan gönderilen hediyelere el konulması, 1563 yılında, Mısır Hazîne defterdârının bindiği geminin yağmalanması üzerine Kıbrıs adası 1570’de Türkler tarafından fetih edilir.

Osmanlı ile bütünleşen ada bir daha da Türklerden koparılamaz. II. Abdülhamid, gelirinin Osmanlı Hazinesi’ne verilmesi şartıyla 4 Haziran 1878’de Kıbrıs adasını geçici olarak Ingiltere’ye terk eden antlaşmayı imzalar. Ayrıca 1 Temmuz 1878’de yapılan sekiz maddelik bir ek anlaşmayla Rusya’nın Kars ve Doğu Anadolu’yu terk etmesi durumunda Ingiltere’nin Kıbrıs’ı tahliye edeceği de kayıt altına alınır.

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katılmasıyla Ingiltere 5-Kasım-1914 tarihinde Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhâk etti. Osmanlı Devleti ise bu ilhâkı sadece protesto etmekle yetinmiş, Ingiliz tâbiiyetine girmek istemeyen 8.000 kadar Türk ailesi Anadolu’ya göç etmiştir. Tarih tekerrür ediyor, bakalım anlaşma olursa Kıbrıs’tan kaç bin kişi Türkiye’yedönmeye zorlanacak!!

23 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması ile Itilaf Devletleri tarafından resmen tanınan Türkiye Cumhuriyeti, gelen yoğun baskılarla Kıbrıs’ın Ingiliz mülkü olduğunu kabul etmiştir. Lozan Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmek isteyen Kıbrıslı Türklere iki yıllık bir süre tanınması üzerine, Ingiliz idaresinden memnun olmayan çok sayıda Türk anavatan Türkiye’ye göç etmiştir.

15-20 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi “plebisit” yapılarak Kıbrıs’ın Yunanistan’ailhâkını istemiş ama Ingiltere bunu kabul etmemiştir. Barışçı yollardan “Enosis”i gerçekleştiremeyeceklerini anlayan Rumlar 1953 yılında kurdukları “EOKA” terör örgütünü 1 Nisan 1955’te harekete geçirdiler. “Grivas’ın” komutasındaki “EOKA” yayınladığı bildiriyle Ingilizleri ve Türkleri düşman ilan edip onları imha edeceklerini açıkladılar.

“Enosis” uğruna birçok Ingiliz ve Kıbrıslı Türk “EOKA”nın kurbanı oldu. Şiddet eylemleri karşısında kendini korumak isteyen Kıbrıs Türk Halkı 1-Ağustos-1956 tarihinde “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı”nı (TMT) kurdu. 11-Şubat-1959’da Zürih Anlaşması’yla Kıbrıs Cumhuriyeti için ilk adımı atıldı.

Kıbrıs Türk ve Rum liderleri de 19 şubat 1959’da Londra Anlaşması’nı imzalayarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını kabul ettiler. Bu anlaşmalara istinaden hazırlanan Kıbrıs Anayasası’nın kabulüyle 15/16-Ağustos-1959 gece yarısı “Kıbrıs Cumhuriyeti” ilan edildi.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanıyla Yunanistan “Enosis”, Türkiye de “Taksim” tezinden vazgeçmiş oldu. Makarios’un Türkleri yok edip Kıbrıs’ı elde etme planlarını gerçekleştirmek üzere kurulan 20 bin kişilik EOKA, modern silahlarla donatılıp harekete hazır duruma getirilmesi ile Türkiye sert tepki göstermiş Kıbrıs Türk halkının imhâ tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu belirtmiştir.

Garantör devletlerden biri olan Türkiye gelişmeler üzerine, 15-Temmuz-1974’te Bakanlar Kurulu kararı ile, ülkenin menfaatleri ve güvenliği için her türlü tedbiri almak üzere Başbakan Bülent Ecevit’e tam yetki vermiştir. Bütün Kıbrıs’ta sıkıyönetim ilan eden darbeciler kısa zamanda Lefkoşe ve Girne’ye hâkim oldular. Nikos Sampson, Kıbrıs’ta bir “Helen Cumhuriyeti” kurulduğunu açıklıyordu. Ingilizler tarafından helikopterle adadan kaçırılan Makarios, “Kıbrıs’ın Yunanistan işgalinde” olduğunu açıklıyordu.

Türkiye, 1959 yılında imzalanan Londra Anlaşması’nın (4.) maddesine istinaden 20 Temmuz 1974 günü tek taraflı olarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. Türk askerleriyle mücâdele edemeyen Millî Muhâfız Ordusu ve EOKA-B, Türk yerleşim birimlerine saldırarak büyük bir katliâma girişti. Yüzlerce Kıbrıslı Türk katledildi.
</b>

aşküma
13-01-2009, 01:39
<b> rumların yaptığı katliamlar


1974' te 1. ve 2. barış harekatları arasında, kıbrıs rumları ile yunan askerleri, türk askerlerinin henüz ulaşmadığı türk köylerinde büyük katliamlar yapmıştır.

Yalnız taşkent, mari ve terazi köylerinden alınan 90 türk köylüsü ile atlılar muratağa ve sandallar' daki tüm sivil Türkler kaledilmiştir.

Katliamların görgü tanıkları ve yabancı basın ile bm barış gücü askerlerinin gözü önünde açılan katliam çukurları her türlü inkarı yalanlamakta ve bu katliamlar, Türk Barış Harekatının haklılığını en kesin ve açık şekilde gözler önüne semektedir.

İşte katliamlardan kurtulanların kendi ifadeleri ile gördükleri ve yaşadıkları:


TAŞKENT(TOKHI) KATLİAMI

Göz şahidi halen hayatta olan KKTC vatandaşı olan Suat Hüseyin şöyle anlatıyor:

"14 ağustos 1974 günü 20 kadar silahlı rum, köyümüz taşkent e geldi. Yaşları 13 ile 74 arasında olan ve aralarında benimde bulunduğum 70 kadar Türk erkeğini köy okuluna topladılar.Ertesi gün komşu Türk köyleri tatlı su(mari) ve terazi' den(zigi) topladıkları 15 Türk'ü bizim bulunduğumuz yere getirdiler. Daha sonra bizi iki gruba ayırdılar. Ben otomatik silahlı 4 rum'un kontrolünde olan 50 kişilik grup arasında bulunuyordum. Emir vererek bizi otobüslere bindirdiler. Limosol istikametinde yol almaya başladık. Ayia phya ve palodhia köyleri kavşağına gelince bizi otobüslerden indirdiler ve arazide ıssız bir yere yürüttüler. Bizi götürdükleri yerde yeni kazılmış büyükçe iki çukur olduğunu gördüm. Bizi bu çukurların yanında yere oturttular ve her birimize sigara verdiler. Zannedersem sigaralardan 3 'er nefes çekebilmiştik. Silahlı rumlar ellerindeki otomatik silahlarla ansızın üzerimize ateşe başladılar. Ben kolumdan ve kalçamdan yaralandım ve diğer vurulan köylülerin üzerine yığıldım. Yüzüm gözüm kan içinde kalmıştı. Hemen yakınımdaki arkadaşımın beyni parçalanmıştı. Silahlı rumlar beni öldü sandılar. Aralarında yunan şivesi ile konuşan birisinin " işleri tamam, buldezeri getirip bunları gömelim" dediğini duydum. Tümü ordan ayrılınca ben hemen yakındaki ağaçlar arasına saklandım. Yaram pek ağır değildi. ama acıyordu. Dağlarda 6 gün saklanarak yol aldım. Sonunda mutluyaka (mouttayiaka) köyüne ulaşmayı başardım. Oradan bir bm ambulansı ile psikopu(episkopi) üsler bölgesine götürüldüm</b>

aşküma
13-01-2009, 01:40
Fatih Sultan Mehmet (1432 - 1481)
Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi. Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü. Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

KESİTLER

İstanbul'un Fethi
Kırım'ın fethi ve Karadeniz
Otlukbeli Savaşı
Denizlerde Durum
Fatih'in İnsan Hakları Ahidnamesi
İdari Düzenlemeler




20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Hz.Muhammed'in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Orta Çağ'ı kapatıp, Yeniçağ'ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.



--------------------------------------------------------------------------------


İSTANBUL'UN FETHİ Fatih Sultan Mehmed padişah, olduktan sonra ilk iş olarak, devamlı ayaklanma çıkaran Karamanoğlu Beyliğine karşı sefere çıktı. Karamanoğlu İbrahim Bey af diledi. Fatih İstanbul'un fethini düşündüğü için onu bağışladı. Fatih Sultan Mehmed, büyük gayesini gerçekleştirmek için, Macarlara, Sırplara ve Bizanslılara karşı yumuşak davranıyordu. Amacı Haçlıların birleşmesini önlemek, onları tahrik etmemek ve zaman kazanmaktı. Bin yıllık tarihinin sonuna gelmiş olan Bizans küçüle küçüle sadece İstanbul şehrinin sınırları içinde hüküm süren bir devlet durumuna düşmüştü. Ancak buna rağmen Bizans'ın varlığı, Balkanlardaki Türk hakimiyeti açısından tehlikeli oluyordu. Bizans İmparatorları, Anadolu'daki çeşitli siyasi güçleri de Osmanlı aleyhine kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht kavgalarına karışıp devletin iç düzenini bozuyorlardı. İstanbul'un Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altında girmesi, ticari ve kültürel yönden önemli bir avantajın daha ele geçirilmesi demekti. Boğazlar tam anlamıyla kontrol altına alınacak ve bu sayede, Karadeniz ticaret yolları ele geçirilmiş olacaktı. Karamanoğulları meselesini çözen Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi için gerekli hazırlıklara başladı. Devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Osmanlılara sığınan Macar Urban Edirne'de top dökümü işiyle görevlendirildi. "Şahi" adı verilen bu topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi (havan topu) yapılan hazırlıklar arasındaydı. Yaptırılan bu büyük toplar İstanbul'un fethedilmesinde önemli rol oynadı. Yıldırım Bayezid'in İstanbul kuşatması sırasında yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına, Rumeli Hisarı (Boğazkesen) inşa edildi. Bu sayede Boğazlar'ın kontrolü sağlanacak, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmış olacaktı. 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora'ya gönderildi ve İstanbul'a yardım gelmesi engellendi. Eflak ve Sırbistan ile var olan barış antlaşmaları yenilendi. Macarlarla da üç yıllık bir antlaşma yapıldı. Osmanlıların bu hazırlıkları karşısında, Bizanslılar da boş durmuyordu. Surlar sağlamlaştırılıyor ve şehre yiyecek depolanıyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç'e bir zincir gerdirerek, buradan gelecek tehlikeyi önlemeye çalıştı. Aynı zamanda Haçlı dünyasından yardım isteniyor, Papa ise yapacağı yardım karşısında Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Ancak Katoliklerden nefret eden Ortodoks Rumlar, Roma kilisesine bağlanmak istemiyor, "İstanbul'da Kardinal Külahı görmektense, Türk sarığı görmeye razıyız" diyorlardı. Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans İmparatoru Konstantin'e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat İmparatordan gelen savaşa hazırız mesajı üzerine, İstanbul'un kara surları önüne gelen Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453'de kuşatmayı başlattı. Osmanlı donanması ise Haliç'in girişinde ve Sarayburnu önünde demirlemişti. Ordu; merkez, sağ ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisan'da yapılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Topkapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı. Osmanlı Ordusundaki er sayısı 150.000 ile 200.000 arasındaydı. Bu kuvvetlere Rumeli ve Anadolu beylerine bağlı çeşitli kuvvetler de katılmıştı. Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar şehri koruyan surların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı. Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans'a yardım ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında yeterince kullanılamadığını ve bu yüzden kuşatmanın uzadığını düşünüyordu. İstanbul'un Haliç tarafındaki surlarının zayıf olduğu biliniyordu. Bizans bu bölgeye zinciri bu nedenle germişti. Yüksekten atılan taş gülleler Bizans donanmasından bazı gemileri batırmıştı fakat bir kısım donanmanın Haliç'e indirilmesi kesin olarak gerekliydi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethedilmesini kolaylaştıracak önemli kararını verdi. Osmanlı donanmasına ait bazı gemiler karadan çekilerek Haliç'e indirilecekti. Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa'ya kadar ulaşan bir güzergah üzerine kızaklar yerleştirildi. Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sade yağ ve domuz yağı alınarak kızaklar yağlandı. 21-22 Nisan gecesi 67(yada 72) parça gemi düzeltilmiş yoldan Haliç'e indirildi. Haliç'teki Türk donanmasına ait toplar, surları dövmeye başladı. Ciddi çarpışmalar cereyan etti. Bundan sonraki günlerde top savaşı, ok, tüfek atışları, lağım kazmalar, büyük ve hareketli savaş kulelerinin surlara saldırıları devam etti. Kuşatmanın uzun sürmesi ve kesin başarıya ulaşılamaması askerler arasında endişe yarattı. Ancak, İstanbul'u her ne şartta olursa olsun almaya kararlı olan Fatih Sultan Mehmed kumandanların ve alimlerin de bulunduğu bir toplantı düzenledi. Cesaretlendirici bir konuşma yaptıktan sonra, 29 Mayıs'ta genel saldırının yapılacağına dair kararını açıkladı. Çarpışmalar sırasında Bizans'ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmaya başlamıştı. Surlar içerisine küçük sızmalar oluyor, ancak geri püskürtülüyordu. İlk defa Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının şehit olmak pahasına tutunmayı başardıkları İstanbul surları, artık direnemiyordu. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayıs'ta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun 1125 yıllık başkenti olan İstanbul, 29 Mayıs 1453 salı günü fethedildi. İstanbul'un fethi, çok önemli sonuçları da beraberinde getirdi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, İslam'ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hıristiyan birliğini bozmak amacıyla Avrupa üzerine bir çok seferler düzenledi. Sırbistan (1454,1459), Mora (1460), Eflak (1462), Boğdan (1476), Bosna-Hersek, Arnavutluk, Venedik (1463-1479), İtalya (1480) ve Macaristan seferleriyle Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'daki hakimiyetini pekiştirdi. Sırbistan Krallığı tamamen ortadan kaldırılıp Osmanlı sancağı haline getirildi, Mora tamamen fethedildi, Eflak Osmanlı eyaleti yapıldı, Bosna tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı, Arnavutluk ele geçirildi. 16 yıl süren Osmanlı-Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. İtalya'ya yapılan sefer sırasında Roma'nın fethi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto, fethedildi ancak Fatih Sultan Mehmed'in ölümü üzerine geri kaybedildi.





--------------------------------------------------------------------------------


KIRIMIN FETHİ ve KARADENİZ Fatih Sultan Mehmed, Karadeniz'e de hakim olmak istiyordu. Venedik ve Cenevizlilerin İslam dünyasının aleyhine yaptıkları esir ticaretini önlemek, İstanbul'a gelen ticari malların taşınmasında esas rolü oynayan Kırım sahillerini ele geçirmek, Karadeniz'i bir Türk Gölü haline getirmek amacıyla hareket eden Fatih, işe 1459'da Amasra'yı fethederek başladı. 1460'da Candaroğulları Beyliği'ne son verildi. 1461'de Trabzon'un, 1475'de de Kırım'ın fethiyle Karadeniz bir Türk gölü haline geldi. Bu sayede Karedeniz'deki Ceneviz üstünlüğü sona erdi ve İpekyolu'nun tüm denetimi Osmanlı Devleti'ne geçti.





--------------------------------------------------------------------------------


OTLUKBELİ SAVAŞI Karamanoğlu İbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla İshak Bey Karamanoğlu beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu. Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı. Buna rağmen güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandığı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.





--------------------------------------------------------------------------------


DENİZLERDE DURUM İstanbul'un fethiyle ticaret yollarının hakimiyeti Osmanlılara geçmişti. Ancak denizlerde Venedik ve Cenevizliler'in etkinliği devam ediyordu. Fatih ticaret yollarının güvenliğini sağlamak ve korsanlardan kurtulmak için Ege adaları üzerinde siyasetini ağırlaştırdı. Ege adalarına seferler düzenlendi. Yeni tersaneler ve gemiler inşa edildi. Rodos seferine çıkıldıysa da alınamadı.





--------------------------------------------------------------------------------


İDARİ DÜZENLEMELER Fatih Sultan Mehmed, klasik manada Osmanlı devletinin idari kurucusu sayılabilir. İstanbul'un fethinden sonra kendisini Kaiser-i Rum (Doğu Roma İmparatoru) ilan etmiş ve devlet müesseselerini yerleştirmiştir. Fatih Kanunnamesi ile Atam-Dedem Kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirmiş ve buna Kanunname-i Ali Osman denmiştir. Divanın idaresini sadrazamlara bırakarak, işleri kafes arkasından takip etmeye başlamış, mutlak vekilim dediği sadrazamı geniş yetkilerle donatmıştır. Ayrıca defterdar, kazaskerler ve diğer üst düzey devlet erkanının görevleri tarif edilmiştir. Yeniçeri ordusu 10.000'e çıkarılarak güçlü bir merkezi ordu teşkil edildiğinden uç beylerinin önemi azalmış, böylece merkezi idare sağlamlaştırılmıştır. Anadolu ve Rumeli'nin en kudretli devletinin hükümdarı olarak "Han" ünvanını ilk defa o kullamıştır. İstanbul'un fethinden sonra Yıldırım Bayezid zamanında elden çıkan topraklar yeniden kazanılmış, hatta Rumeli ve Karadeniz kıyılarında yeni yerler fethedilmiştir. Kırım'ın fethi ile Karadeniz bir Türk gölü haline getirilmiş, Anadolu birliği tamamlanmış ve Rumeli'deki Türk varlığı Belgrad'a kadar uzanmıştır. İstanbul, Fatih zamanında bir ilim ve sanat merkezi haline gelmiş, Fatih medreseleri klasik Osmanlı medreselerinin temelini oluşturmuştur. Şairler ve ilim adamları için bir cazibe merkezi haline gelen İstanbul'a bütün İslam dünyasından bilginler gelmeye başlamıştır.





--------------------------------------------------------------------------------


FATİH'İN İNSAN HAKLARI AHİDNAMESİ
Fatih Sultan Mehmed, Bosnayı fethettiği zaman Osmanlı devlet politikasının sonucu olarak bölge halkına dini serbestiyest getirmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in buradaki latin papazlarına verdiği 883 (1478) tarihli ferman suretinde; "Nişanı-ı hümayun şu ki Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Sözkonusu rahiplere ve kiliselerine hiçkimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratna Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir." Bu ferman suretinde de görüldüğü gibi azınlıklar tam bir hürriyet ortamı içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.

aşküma
13-01-2009, 01:40
Fatih sultan mehmet zehirlenerek öldürüldü
Fatih Sultan Mehmet, Zehirlenerek Öldürüldü
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, daha önce bazı tarihçilerin dile getirdiği Fatih Sultan Mehmet’in zehirlenmesiyle ilgili iddiaların doğru olduğunu söyledi.




Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, daha önce bazı tarihçilerin dile getirdiği Fatih Sultan Mehmet'in zehirlenmesiyle ilgili iddiaların doğru olduğunu söyledi.


Ortaylı, "Fatih Sultan Mehmet'in hastalığı vardı; ama o hastalıktan değil, zehirlenerek öldü." dedi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türkiye'nin Bükreş Büyükelçisi Ahmet Rıfat Ökçün'ün girişimi ile düzenlenen, 'Türkiye tarihinde Balkanlar-Kültürel Yaklaşım' isimli konferansa konuşmacı olarak katıldı. Ortaylı, tarih boyunca bölgede yaşanan toplumsal gelişmeler ve devletler arası ilişkiler konusunda önemli açıklamalar yaptı. Osmanlı padişahları arasında Fatih Sultan Mehmet'in dehası ve ileri görüşlülüğü ile müstesna bir yere sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Ortaylı, konferansın sonunda dinleyicilerden gelen soruları cevaplandırdı. Dinleyicilerden birisinin Macarların Kanuni Sultan Süleyman'a anısı için bir büst yaptırdığı, Osmanlı padişahlarının büstlerinin neden Türkiye'de de yapılmadığı yönündeki soruya Ortaylı, "Biz Türkiye'de bırakın büstlerini, Osmanlı hükümdarlarının kabirlerine sahip çıkamamışız. Şu an kabri açık olan hükümdar sayısı çoktur." cevabını verdi.
Fatih Sultan Mehmet'in zehirlenerek öldürüldüğü iddialarının hatırlatılması üzerine İlber Ortaylı, "Evet Fatih Sultan Mehmet, yönü belli olmayan bir sefere çıkarken zehirlenerek öldürülmüştür. Tarihî veriler bu seferin İtalya üzerine olduğunu gösteriyor ve İtalyanlar o dönemde zehir konusunda çok uzmanlaşmış bir milletti. Fatih Sultan Mehmet'in hastalığı vardı; ama o hastalıktan ölmedi, zehirlenerek öldü." dedi. Tarihçi Ahmet Almaz da, 'Fatih Sultan Mehmet Nasıl Öldürüldü?' adlı kitabında padişahın, Venedik ajanı doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlendiğini iddia etmiş.

aşküma
13-01-2009, 01:41
Bizans Turk Sarigini Nicin Istiyordu?
Tarih nedir? Tarih milletlerin, devletlerin hafızasıdır. Hafızası olmayan, yâda zayıf olan bir insanın durumu ile tarihini bilmeyen, tarihi olmayan milletlerin, devletlerin durumu aynıdır. İslam bilgini İbn–i Haldun tarihi şöyle ifade eder: "Su nasıl suya benzerse, milletlerin geleceği de geçmişlerine benzer." Tarihle ilgili çok veciz bir ifadede Mehmet Akif'ten: "Tarih'i tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?"
Tarihten gerekli dersi alabilmek için önce doğru tarihi bilmek gerekir. Doğru tarih iki kısma ayrılır. Birincisi, tarihe duygu, sıyası görüş katılmadan olabildiğince objektif yazılmasıdır. İkincisi, tarihe ders gözüyle bakarak, hadiseleri doğru ve tarafsız bir şekilde yazılmasıdır.
Bizim tarihimiz; her iki hususta da çok hırpalanmıştır. Cumhuriyetin resmi ideolojisi tarihimizi olmadığı şekilde, gerçeklerle uzaktan yakından alakası olmayan hadiseleri naklederek, tam bir tarih düşmanlığı yapılmıştır.
Ayrıca, esas altı çizilmesi gereken, ders alınması gereken olayların üzeri örtülmüş, hurafelere dayalı kahramanlık kıssaları ile tarih öğretmeye kalkılmıştır.


* * *
Bizans'ın fethinde asıl altı çizilmesi gereken, ders çıkarmamız gerekene hadiseler unutulmuş, fetih kahramanlıklarla anlatılmuştır.
Fatih'in Bizans'ı fethi gündeme geldiğinde ilk akla gelen olaylar nedir?
Fatih, tarihte hiç kimsenin yıkamadığı surları, yıktı.
Fatih, gemileri karadan, Haliç'e indirdi.
Efsane kahraman Ulubatlı Hasan burçlara bayrağı dikti.
Her yıl İstanbul'un fetih yıldönümü gelip çattığında, surların büyüklüğü, gemilerin karadan yürütülmesi ve Ulubatlı Hasan kahramanlığı anlatılır da, anlatılır.
Hâlbuki bu üç husus önemli, ısrarla anlatılacak, ders çıkartılacak olaylar değildir. Anlatılanlar, insanların kahramanlık duygularını harekete geçirir, kısa sureli duygu yoğunluğu yaşatmaktan başka hiçbir işe yaramaz.
Hem bu hadiseler tarihte ilk defa meydana gelmiyor ki…
Kahramanlıksa, Kutalmış, Sultan Alparslan, Osman Gazı, Yıldırım Bayezıd ve nice yiğitlerin tarih altın harflerle destanlarını yazdı…
Surların yıkılmasına gelince, Melikşah, Kılıç Arslan, Barbaros ve niceleri, kaleler, surlar, denizler aşarak tarih yazdılar.
Gemilerin karadan yürütülmesine gelince, tarih içinde benzeri olmuş, en kayda değerini Turgut Reis gerçekleştirdi. Cebre adasını boydan boya aşarak donanmasını karadan denize indirdi.
Buradan çıkaracağımız ders şudur: İstanbul'un fethi ile ilgili, ön plana çıkarılıp bize anlatılan olaylar, tarih içinde çok sayıda kahramanın yaptığı hadiselerden başkası değildi.


* * *
Osmanlı toplumu aydınlığı yaşarken, batı ve Bizans ortaçağ karanlıklarının içinde çırpınıp duruyorlardı. Bizans başına gelecekleri anlamış olacak ki; seçkinlerden meydana gelen bir heyeti yardım almak için Batı'ya gönderdi. Papa ve Hıristiyan liderlerle görüşen heyet, yardım talebinde bulunur. Bizans'ın yardım talebini şartlı kabul ederler. Şart şudur: "Bizans Ortodoks mezhebini terk ederek, Katolikliğe geçecek." Bizans heyeti bu teklifi önce reddeder, ancak Papa heyeti tutuklatarak işkence yaptırır. Karşılaştıkları şartlardan dolayı, mezhep değiştirmeyi kabul ederler.
Bizans'a döndüklerinde, Avrupa'da yaşadıklarını kamuoyları ile paylaştıklarında halktan tepki gelir.
Yıllar önce, 12 ve 13. yüzyıllarda düzenlenen haçlı seferleri Bizans'ı yağmalamıştı. Haçlı ordusu kendi dindaşları olan Bizans halkına yaptığı, zulüm, işkenceler hafızalarda hâlâ tazeliğini koruyordu. Bizans, Batı'nın aynı düşüncede olduğunu, onlarda insanlık namına bir düşünce olmadığını çok iyi biliyorlardı. İşte bu sebepten dolayıdır ki; Bizans Papa'lığın yardımı konusunda kararsızdı.
Fatih'in Edirne'den hareket ettiği haberleri Bizans'a ulaştığında, Bizans'ın son başbakanı Notoras, ayrıca Gennadios gibi halkın itimat ettiği ruhaniler, "Bu memlekette Freng'in ekmeğindense Türk'ün sarığını ve kılıcını tercih ederiz"(1) diyorlardı.
Kuşatma esnasında, Ortodoks ruhaniler âyinlerde halka şöyle sesleniyordu:
"İstanbul'un içinde Türk sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten evladır."(2)
Bizans fethedilmeden önce içten tamamen çökmüştü. Sınıf farklılığı, adaletsizlik, yolsuzluk, rüşvet adam kayırma almış başını gitmişti.


* * *
Muhasara sırasında Bizans yönetimi köşeye sıkıştığı anlayınca, onlar için normal kabul edilen cinayetler işlemeye başlar. Elindeki Türk esirleri birer birer öldürür. Esirler, değişik zamanlarda, kimi ticaret için geldiğinde, kimi değişik sebeplerden Bizans ile münasebete geçmiş ve tutuklanmıştı, sayılarının 250 olduğu nakledilmiştir. Bu haber ordugâhta duyulunca, Bizans'a karşı nefret duygularını kamçılar.
Sultan Mehmed, Bizans'a bir mesaj gönderir.
"Şehri rızanızla teslim edin. Her türlü tecavüzden kurtulun."
Osmanlı ordusu saldırıları yoğunlaştırmış, Mayıs ayının son günlerinde, şehir düşmesi an meselesidir. O çağın geçerli olan "uluslararası hukukuna" göre; savaşı bırakıp, teslim olan şehirler, kaleler ve ordular her türlü tecavüzden emin olup koruma altına alınırdı. Teslim sırasında mallar yağma edilemez, halk esir alınamaz, kötü muamelede bulunulamazdı.
21 yaşındaki genç sultan şehrin düşeceğini görmüş, Bizans halkının can ve mal emniyeti için onlara bu teklifi götürüyordu. Sultan Mehmed'e bu öneriyi yaptıran sebeplerden biride "esir Türklerin öldürülmeler olsa gerek." Bu hareket Türk askerinin, nefret duygularını körüklemiş, zorla girilen şehirde, kardeşlerinin intikamını almak isteyen askerler olabilir düşüncesinin önüne geçmek istemiştir.
Sultan Mehmet Bizans imparatoruna şehri teslim etme önerisini İsfendıyaroğlu Prensi Kasım Bey ile gönderdi.
Kasım Bey Bizans imparatoruna cihan hükümdarının şu teklifini bildirir:
–Hükümdarımız, umumi bir hücumun doğuracağı felaket ve dehşetlerden kaçındığı için, size şehri sağ ve salim terk etmek ve bütün malları ve hazineleri ile istediği yere çekilmek hak ve hürriyetini tanımaktadır. İstanbul ahalisinden isteyenler de her şeylerini alıp gidebilmek ve isteyenler de mal ve muhafaza edebilmek hakkına haizdirler. İsterse İmparatora, Mora despotluğu verilecektir.
İmparator hemen harp meclisini toplar, çetin geçen tartışmalardan sonra Sultan Mehmet'in teklifi reddedilir.
İmparator, Kasım Bey derki:
–Padişah sulh istiyorsa, muhasarayı kaldırsın; bu takdirde, ne kadar ağır olursa olsun, istenilen senelik vergiyi kabul edeceğim. Şehri teslim etmek ise, ne benim, nede başkasının iktidarı dâhilinde değildir. Ölmeye hazırız.(3)
Fatih'in, zarafetini, inceliğini, insanlığını görüyor musunuz? O çağda, Fatih'in ortaya koyduğu bu insanlık dersini, 21. yüzyılın çağdaş haydutlarının hayallerini dahi almaz. Nitekim Irak, Afganistan, Çeçenistan, Filistin ortada…


* * *
28'i 29 Mayıs'a bağlayan gece Fatih'in emri ile surların çevresinde binlerce ateş yakıldı. Her Ateş yanan yerden tekbir sesleri, salâvatlar yükseliyordu. Bu manzara Bizans'ın iliklerini titretiyordu. Bu manzara Bizans'tan nasıl görünüyordu? O güne bizzat yaşayarak tanık olmuş, Bizanslı tarihçi Dukas'tan dinleyelim:
"Akşam olunca orduya dellaller göndererek bütün çadırların kuvvetli ziyalar ile aydınlatma yapılmasını ve ateşler yakılmasını emretti. Işıklar yandıktan sonra, hep birden yüksek sesle tekbir getirdiler. Karada ve denizde yakılan ışıklar, bütün İstanbul'u, Galata'yı, bütün gemileri ve karşı tarafta bulunan Üsküdar'ı, güneşin ışığından daha parlak bir şekilde aydınlatıyordu. Denizin sathı, şimşek ziyası kuvveti ile parlıyordu. Keşke yıldırım olsa idi; zira yıldırım yanız tenvir etmiyor, yakıyor ve mahvediyor. Bizanslılar, Türk ordusunda yangın çıktığını zanneyliyorlar ve tamamıyla mahvolmalarını temenni ediyorlardı."
Bu hazırlık niçin? Onlarca gün suren muhasarada, sadece son gece böyle bir şey yaptılar. Fatih, yarın güneşin doğacağından ne kadar eminse, fethin gerçekleşeceğinden de o kadar emindir. O fetih gecesi, yüzyıllara önce Kâinatın Efendisinin uyguladığı metodu uyguluyordu. Mekke'nin fethinde, İslam ordusu şehre yaklaştığı günün gecesinde, Resulullah herkese bir ateş yakmasını emretmişti. Bir anda, Mekke'nin çevresi ateş çemberine alınmış, manzarayı gören müşriklerin kalplerine dehşetli bir korku düşmüştü.
Fatih, efendisinin yolundan gidiyordu. O'nun müjdesine mazhar olmuş, bir lider nasıl olur bütün insanlığa gösteriyordu.



DİPNOTLAR:
1. İlber Ortaylı, Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek, Timaş Yayınları 3. Baskı, 2006 İstanbul Sayfa; 66
2. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1983, cilt 2, sh. 436
3. Öztuna, a.g.e. cilt 2, sh. 443



BEYAN dergisi

aşküma
13-01-2009, 01:42
http://diyalogcu.files.wordpress.com/2007/04/ustad.jpg
Sizlere 1949′larda Necip Fazıl’ın dönemin diyalogcularına yazdığı bir makaleyi aktaracağım. Dinler arası diyalogun mazisinin bayağı bir eski olduğunu, her dönem kendine bir taşeron seçtiğini, ama diyalogun misyonundan ve manasından asla taviz vermediğini görmek şahsen bizi hiç şaşırtmadı.

Kovadis?

Türk Ocağı merkezine Patrik Athenagoras’ı davet eden Hamdullah Suphi Tanrıöver… Başlığının altında “doğruya doğru, eğriye eğri” ölçüsünü taşıyan, fakat hakikatte doğruya eğri, eğriye doğru demekten başka bir şiar taşımayan (Vatan) gazetesinin geçen Pazar günkü sayısında, baş sahifenin baş köşesini süslettiği şekilde, sözde memleket münevverlerini Patrik cenaplarının mihveri etrafında halkalandıktan sonra, aynı (Vatan) gazetesine göre aynen şöyle hareket buyurmuşlardır:

“Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagoras’ın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizansın bir yadigarı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söylerek şöyle devam etmiştir:

- Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve inandığımız yolda bütün Ortodoks aleminin faaliyette bulunması için, manevi nüfusları en büyük amil olacaktır!“

Heeeeey, heeeeey, heeeeey, müslüman Türk topluluğu!!! “Türk Ocağı” gibi bir yaftanın altında veya maskenin arkasında, bu sözler senin yüzüne nasıl söylenebiliyor? Cedlerinin raşedar şehadet parmakları halinde göklere uzattığı minarelerle çevrili, İslamın Bizansa karşı tarihi zafer beldesinde, bir Hamdullah Suphi Tanrıövmez, resmen ve alenen, Patriğin manevi sahabetine nasıl sığınır, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorloğu’ndan eski olduğunu niçin söyler, Bizansın bir yadigarı olduğunu ne yüzle telaffuz eder, aramızda konuşulan Eğlencenin yabancı olmadığını, yani ana dilimiz gibi bizden olduğunu ne cesaretle iddia eder ve tek emelinin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğu lafile acaba neyi kasdeder?

Patriklik makamını “çok büyük” sözüyle tazim eden Tanrıövmez, farkında mıdır ki, bu sözleri o da harp ve düşmanlık mevsiminde bulunmak şartı ile, ancak Türk düşmanı bir Yunanlı söyleyebilir? Amerika’daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allah’ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malum Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür?

Bütün maskeleri, bütün nesepleri ve iç yüzleri ile beraber çekip göstermek için, taraflardan tek bir karşılık bekliyoruz!

Tanrıövmezin evinde, böyle bir beynelmilelcilik cereyanının ilk kadrosunu çizen toplantının (Vatan) sütunlarında gördüğümüz fotoğrafında, meşhur avdeti Ahmet Emin Yalman’ın da manevi Bizans İmparatoru Haşmetlü 1. Athenagorasın solunda yer aldığını kaydetmek, davanın renk tonunu belirtmek bakımından faydalıdır!

Kovadis Tanrıövmez? Hiç olmazsa “Türk milleti dinler arası yakınlık istiyor!” tarzında bir iftira selahahiyetinden ve (Türk Ocağı) oyunundan vazgeç de, git dilersen kendine “Tanrıöver” in Eğlence karşılığını ruhanilik ismi olarak seç ve Türklük, Türkçülük iddiasını başkalarına bırak!

Yunanlılar, asılları kendilerinden olduğu halde, başımızda tuttuğumuz ve temsilciliğine göz yumduğumuz sizin gibi insanlar yüzünden mi yoksa, Türk çocuklarını hor ve hakir görmeye yeltendiler?

aşküma
13-01-2009, 01:43
Atatürk, Mehmed Akif’i nasıl eleştirdi? - MUSTAFA ARMAĞAN
Geçen ay, vefatının 70. yıldönümünde rahmetle andığımız Mehmed Akif’in bazı yönleri çok vurgulanmış, lakin hayatının bazı safhaları neredeyse bilinmezlik perdesinin arkasına saklanmıştır.
Nasrullah Camii’nde yaptığı heyecanlı konuşmalar, fedakârlığı, sözünün eri oluşu, kar yağdığı bir gün saatlerce yürüyerek bir dostuna verdiği sözü yerine getirmesi, İstiklal Marşı için verilen 500 liralık ikramiyeyi almaması çok sık tekrarlanır; gelgelelim 3 yıl kadar milletvekilliğinde bulunduğu halde TBMM’de neden “inatla” suskun kaldığı yeterince bilinmez.

Gerçekten de, Akif gibi bir söz üstadının Meclis’teki suskunluğu hayreti muciptir. Ankara’nın içinden geçtiği bu fevkalade kritik devrede, üstelik en yetkili karar organında bulunan Akif, olaylara neden müdahale etmemiş, neden hiç sesini çıkarmamıştır? Ne yazık ki, Akif araştırmaları, Eşref Edip ve Hasan Basri Çantay’dan sonra bu suskunluğun sebepleri hakkında suskun kalmıştır.

Nitekim hakkında yazılmış en değerli hatıralardan birinin yazarı olan dostu Mithat Cemal Kuntay, Akif’in milletvekilliğini “4 senelik bir sükût” diye nitelendirmiştir. Şöyle devam eder Kuntay:

“Zabıtlarda iki üç kelimesi var; bunlar bile çok defa bir edattır; bazen de bir nükte: Bütçe müzakeresinde, mazbata muharriri, Arap harflerinin muzipliği olarak “me’murin” [memurlar] kelimesini “me’mureyn” [iki memur] diye okuyacak, Akif oturduğu yerden haykıracak: “Me’mureyn olsa şekerle besleriz.”

Kuntay bunu, onun terbiyesine yoruyordu. Akif, bilmediği konulara karışmak istemiyordu! Hayret ediyorum bu yoruma. Belki bütçe gibi teknik konularda anlayabiliriz bu suskunluğu; ama Allah aşkına, hiç mi ilgileneceği ve hiddetleneceği bir mevzu cereyan etmemişti 1920-1923 döneminde? Bu müthiş altüst oluşlar sırasında hiç mi kendisine söz orucunu bozduracak bir konu bulamamıştır?

Doğrusunu söylemek gerekirse TBMM Gizli Zabıtları 1980’de yayınlanıncaya kadar bu böyle biliniyordu. Yayınlanınca görüldü ki, Akif “konuşmuştu”. Tabii yine de beklendiği kadar değil. Ne var ki, en azından bir gizli oturumda kürsüye çıkmış, daha sonra da kürsüye çıkmadan, oturduğu yerden bazı tartışmalara girişmişti. Hatta 28 Şubat 1921 tarihli oturumda muhatabına, “Rezil herif, sus” diye belirtmişti öfkesini.

Ne var ki, Akif’in Meclis kürsüsünden yaptığı tek konuşma, bundan 20 gün önceye aittir: 8 Şubat 1921 Salı günü yapılan gizli oturumda, Sevr Antlaşması hakkında Sadrazam Tevfik Paşa’ya çekilecek telgraf tartışılmaktadır. İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan sonra Sevr Antlaşması’nın bazı maddelerini hafifletmek için Londra’da bir konferans düzenlemeyi kararlaştırmış ve İstanbul hükümetini davet etmişlerdir. Tevfik Paşa ise uzlaşma yanlısı bir sadrazam olarak Ankara’dan da bir heyetin katılmasını şart koşmuş, bir telgraf çekerek Ankara hükümetini temsilen İstanbul’a bir heyet gönderilmesini istemiş, böylece yakınlaşmayı hızlandıracak bir jest yaptığını zannetmişti.

İşte TBMM tarafından verilmesi düşünülen cevap Meclis’in gizli oturumunda görüşülmektedir ve kürsüde Burdur mebusu Mehmed Akif Bey vardır.

Akif, İstanbul ile Ankara arasındaki önyargıların ortadan kalkmasını ve mevcut iki hükümetli yapının bertaraf edilmesini arzulamaktadır. Bir müsvedde hazırlanmış ve okunmuş, onun üzerinde tartışılmaktadır. Akif müsveddenin üslubundaki şiddete karşıdır. Daha yumuşak, daha uzlaşmacı (itilâfcuyâne) bir telgraf çekilmesini ister. Taleplerimizi ılımlı bir dille ve yumuşak bir üslupla ifade edelim, Tevfik Paşa tarafı kabul etmezse sorumluluk ve vebal onların üzerine kalır demekte, demekle kalmamakta ve kendi hazırladığı bir metni okumaktadır.

Aslında son derece ilginç olan bu mektubun tamamını burada yayınlamak isterdim. Lakin yerimiz müsait değil. Özetle şunları söylüyor Akif:

İstanbul hükümeti olayların gidişatını yeterince kavrayabilmiş değil. Ancak Sevr’i yeniden gündeme getirmenin de faydası yok. Olan oldu. Milletin istiklali, Sevr’in büsbütün ortadan kalkmasına bağlıdır. Bugün Milli Mücadele sayesinde elhamdülillah durum lehimize dönmüş durumda. Ancak İstanbul ısrarla hakikatlere gözlerini yumuyor. İşgal kuvvetleri devletimizin bütün varlığını payimal ediyor. Hukukunu çiğniyor. Bu durumda İstanbul’un yeni bir tavır alması gerekir. Oysa Ankara, Halife ve Sultanı kurtarmak için canla başla çalışıyor. İstanbul’un görevi artık Ankara’ya devretmesi en uygunudur. Dolayısıyla Tevfik Paşa Londra’ya heyet gönderme hakkının yalnız Ankara’da olduğunu açıkça ilan etmelidir. İkilik ancak böylelikle ortadan kalkar. TBMM, “icmâ-i ümmet mahiyetinde”dir. [Bu çok ilginç bir vurgudur.] Yabancı işgali altındaki bir halifenin vereceği kararlar gayri meşrudur. Osmanlı hanedanının seçkin konumunu koruyabilmesi için İstanbul’un, TBMM’yle mesaisini birleştirmesi gerekir. Aramızdaki ufak tefek meseleleri büyütmeden aynı gayenin elde edilmesine elbirliğiyle çalışmak dinî, vatanî ve millî görevlerin en önde gelenidir. Derhal TBMM’nin seçtiği delegelerin tasdik edilmesi temennimizdir.

Akif kürsüden indikten sonra önerisine başta Hamdullah Suphi’ninki olmak üzere çeşitli eleştiriler gelir. Hatta Tunalı Hilmi Bey, “berât-ı idam” gibi bazı kelimelerini beğenmez. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkar ve Akif’in önerisini eleştirmeye başlar. Ancak daha ilk madde olan Sevr’de Akif’e söylemediği bir sözü söylettiğini görürüz. Buna göre Akif, Sevr’in genel olarak tadil edilmesini istemiştir. Atatürk’ün sözleri şöyledir: “Sevr muahedesinin bazı maddelerini kabul etmektense, Sevr muahedesinin heyet-i umumiyesini tadil etmek lazımdır, diyor.”

Halbuki zabıtlar meydanda. Akif şu sözlerle ifade etmiştir meramını: “Milletin berat-ı idamından başka bir şey olmayan Sevr muahedenamesini İstanbul’a kabul ettiren esbabın burada mevzubahsedilmesini münasip görmüyoruz. Ancak milletin istiklali o muahedenamenin birkaç maddesinin tadil ve tebdiliyle temin olunamayıp, büsbütün ortadan kalkmasına mütevakkıf bulunmasına nazaran vaktiyle o muahedenameyi kabul edenlerin bugün konferansta lazım gelen vak ü tesiri haiz olamayacakları pek tabiidir.” Akif’in neden sustuğunu bundan iyi hangi misalle anlatabiliriz ki? m.armagan@zaman.com.tr

aşküma
13-01-2009, 01:44
Osmanli Zekasi...
Yavuz Sultan Selim zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık
hediye gönderiyor Sultan Selime. Sandık açılıyor. İçinden
çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor.

Fakat bir de pis bir koku yayılıyor.Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohçadan pislik çıkıyooooor.. Yani Osmanlıya acayip bir
hakaret!!!!!
Cihan padişahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir. Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi
buluyor.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın Osmanlı İstanbul unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı. Gönderiyor.

Şah sandığı açıyor.Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum.
Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.

Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:

“Herkes yediğinden ikram eder”!!!

aşküma
13-01-2009, 01:45
Kötülükle savaş için ne yapmak gerek ?? ?
Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan
bir bedevi, güçlükle yürüyen,
susuzluktan dudakları kurumuş
bir adama rastlamış.
Adam bedeviyi görünce su istemiş.
Devesinden inmiş ona su vermiş.
Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi
kaçmaya başlamış.
Bedevi
arkasından
bağırmış:
“Tamam, deveyi al git
ama senden bir ricam var.
Sakın bu olayı
kimseye anlatma!”
Bu isteği
tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp,
nedenini sormuş:
“Eğer anlatırsan, demiş bedevi,
Bu her yere yayılır ve
insanlar bir daha
çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”

Bedevi gibi derdimiz
deve değil de, kötülüğün yayılmaması olsaydı,
Millet olarak
şimdiye dek çok şeyi
halletmiş olacaktık

aşküma
13-01-2009, 01:45
Bir Sarıkamış gazisinin ağzından harekât
Rahim Er
26 Aralık 2006 Salı

Bir Sarıkamış gazisinin ağzından harekât

22 Aralık 1914 tarihinde, bir kolordu halinde Bardız Yaylası’ndan Sarıkamış’a doğru, dağları aşmak üzere taarruza başladık. İkindi vaktine kadar düz arazide ilerledik. Düşmandan hiç ateş yok. Karşımızdaki dağlarda orman var. Akşama kadar ormana ulaşırsak kısmen başaracağız. İkindiye doğru askerimiz, Rus ateşine yakalandı. Meğerse ormana gizlenmiş ateş menzillerine girmemizi bekliyorlarmış. İşte ne oldu ise bu ânda oldu. Rus askerleri, üç taraftan birden kurşun yağdırmaya başladılar. Müthiş bir ateş yağmuruna tutulduk. Şaşırıp kalmıştık. Toparlanıncaya kadar kırıldık. Toparlansak ne olacaktı sanki? Açıkta yakalandık, Rus ise siperinde. Biz de ateş etmeye başladık amma, kırıldık, bittik. Açıkta yakalanan askerin büyük kısmı şehit oldu. Arazide diz boyu kar var. Kar kandan kızarmıştı. Kısacası fena vaziyette pusuya düşürüldük. Şehit olmayanların da büyük kısmı yaralıydı. Yaralanmayan çok az asker kaldı. Ben de yaralanmayanlar arasında idim.
Geceyle birlikte müthiş bir soğuk başladı. Yaralılar kar üstünde yatmakta. O gece yarısına kadar yayla Kur’an sesi ile inledi. Asker Kur’an okumasını biliyordu. Herkes ezbere olarak Yasini bilmese de namaz surelerini biliyordu. Yaralanmış olanlar, kan kaybından soğuktan öleceklerini biliyorlardı. Her nefer, kendi Kur’anını kendisi okuyordu. Sadece Kur’an okunuyordu... Ağlama sesi yoktu. Ağlamak demek, bir ümit beklemek, bir ışık beklemek demektir. Herkes öleceğini biliyor. Ne bekleyecekler, niçin ağlasınlar? Nasıl ki silah altına giderken azığı ile gelme hazırlığına girişmiş idi ise tıpkı onun gibi şehadet kapısından geçmesi kesinleşmiş askerin Allah’ın huzuruna çıkarken de O’nun kitabından birkaç sure okuma hazırlığı vardı. Ben de Yasîn okudum. Gece yarısından sonra ses kesildi, bir koca kolordu susmuştu.
O düzlükte, o karanlıkta yalnız kaldım. Nereye gidebilirdim? Soğuktan donabilirdim. Aklıma geldi ki şehidlerin arasına gireyim. Yaralılar, birbirlerinin nefesinden, ısısından istifade için sürüne sürüne karın üstünde kümelenmiş, öylece de şehit olmuşlardı. Bir kümenin içine hatta altına girdim. Onların vücut sıcaklıkları gece yarısına kadar beni donmaktan korumuştu. Yarı geceden sonra şehitlerin vücutları soğuyunca bazı şehitlerin kaputlarını alıp giyindim. Birkaç kat kıyafetle sabahı buldum. Gece ayazı her şeyi dondurmuştu. Sabah oldu, yerimden doğruldum, karın içinde ayağa kalktım. Elbisem hep kan olmuş, şehitlerimizin mübarek kanları elbiseme damlamış, üstüm-başım al kandı. Çevreme baktım. Ses yok. Acaba sağ kimse kalmış mıydı? Yüksek sesle bağırarak künyemi okudum. “Kimse var mııı?” diye seslendim. 200 metre öteden bir kişi daha karın içinden doğruldu. Derken 10 kişi kadar toplandık. Toplandık amma acaba biz sağ mıyız, ölü müyüz? Epeyce tereddüt ettik. Bir türlü bu maddi âlemde olduğumuza kanaat getiremiyorduk. Binlerce kişi önümüzde karın üstünde yatıyor. Belki onlar canlı fakat uyumaktalar. Belki biz şehit olmuşuz da ruhlar âleminden onlara bakıyoruz. Yavaş yavaş hayatta olduğumuza inandık..
Çamlığa girip ateş yaktık. Isındık. Elbiselerimizi temizledik. Silahlarımızı, cephanelerimizi tamamladık. Hadsiz-hesapsız silah sahipsiz kalmıştı. Atlar da telef olmuştu. Tek-tük sağ kalan at, katır vardı. Onlar da karın üstünde yatan arkadaşlarının çevresinde toplanmışlardı. Her halde onlar da şu insanların yanlış işlerine şaşırıp kalmışlardı. İnanıyorum ki bu muharebeyi bu atlar idare etselerdi bu acıklı hale düşmezdik.
*
Hatıraların sahibi İsmail/İrfan oğlu İsmail, Çayeli Beyazsu Köyü’nden bir Karadeniz çocuğu. İstanbul’da medrese okumuştur. Anlattıklarından biraz sonra Ruslar esir alıp Sibirya’ya sürerler. Esaret dönüşü köyünde imam olur. Camide Sarıkamış Harekâtı’nın şahit olduğu hatıralarını bir dizi gibi cemaate nakleder. 1961 yılında vefat eder. Televizyonlar bu kadar hakîkat varken neden yalnızca hayalden medet umarlar?

aşküma
13-01-2009, 01:48
Kanayan Yara : ORTADOGU



Bir sehir... Hz. Peygamber A.S.'in miraca yükseldigi, Hz. Ömer R.A.'in müslümanlara hediye ettigi, hiristiyan ve musevilerin paylasamadigi, yüzbinlerce insanin ugruna topraga düstügü bir sehir. Bu sehir Kudüs. Yavuz'un Osmanli topraklarina kattigi Kudüs tam 401 yil baris ve huzur içinde yasamis. Binbir entrikayla bizden koparildiktan sonra ise bir daha yüzü gülmemis. Sadece orasi mi? Simdi kan deryasina dönen nice belde Osmanli huzurunu yâd ediyor. Ve o zamanlar Osmanli'ya ihanet edenler, hâlâ o ihanetin bedelini ödediklerini artik biliyorlar.



Bütün ilâhi kaynakli dinlerin kutsal sehri Kudüs, tam 401 yil, yani 144 bin 366 gün bizim ellerimizde yasamis.

O günlerde, bugünkü görüntüsünün tam aksine baris ve esenlik içerisinde olan Kudüs, entrikalarla Osmanli'dan koparilisinin bedelini bugün agir bir sekilde ödüyor. Adeta bir ates çemberi içerisinde. Her gün insanlar öldürülüyor. Çogu çocuk yasta bedenler topraga düsüyor. Barut, kan ve gözyasi birbirine karisiyor.

Kudüs'ün bizden kopmasina sebep olanlar, yani onun gerçek muhafizlarina ihanet edenler, onu bir buçuk günde Israil'e teslim ettiler. Yani biz Kudüs'ü tam 401 yil muhafaza ederken, onlar sadece 36 saat dayanabildiler.

Kutsal Topraklarda Huzur Için

Kudüs, Osmanlilar'a Yavuz Sultan Selim döneminde katildi. Zaten Yavuz'un bütün padisahligi Dogu'ya ve Güney'e seferlerle geçmisti.

24 Agustos 1516'da Yavuz Sultan Selim, Mercidabik Zaferi'ni kazandi. Bu seferin amaci, hac yollarinin güvenligini saglamak, bölgedeki kabile kavgalarina son vermek, hiristiyan ve yahudilerin bu topraklardaki etkinligini kirarak aralarindaki kavgadan özellikle Kudüs'ü uzak tutmak, Islâm'in baris ve adaletini oralara hakim kilmakti.

O dönemde Suriye ve Misir'a yine bir Türk devleti olan Memlûklar egemendi. Memlûklar, Mekke, Medine ve Kudüs'ü ellerinde bulundurmakla devrin yükselen gücü Osmanli'ya karsi Islâm dünyasinin lideri olma iddiasindaydi.

Avrupalilar'in tarih boyunca ilgi duyduklari ve ellerinde tutmak için defalarca Haçli seferleri düzenledikleri Kudüs ve çevresinde, dünyadaki dört Ortodoks Patrikligi'nden üçü bulunuyordu. Bu unsurlar, Osmanli Devleti'nin gelecegi için tehdit olusturuyor ve Islâm birliginin önünde engel teskil ediyordu.

Halep alimleri ve ileri gelenleri yazdiklari mektuplarla, Memlûk valilerinin müslümanliga yakismayan uygulama ve zulümlerinden biktiklarini anlatmislardi. Onlarin, "müeyyed min indillah" (Allah katindan yardim gören) diye anilan padisah Sultan Selim Han'dan yardim talepleri ve gelisen siyasi olaylardan sonra, artik sefer kaçinilmaz olmustu.

Yavuz 30 Aralik 1516 günü Kudüs'e girdi. Mescid-i Aksa'da iki rekat hacet namazi kilarak mukaddes mekânlari gezmeye basladi. Her taraftan padisahi yücelten sesler ve alkislar yükseliyordu. Ama padisah bulundugu mekânlarin kudsîligini hatirlatarak, kendisini alkislayanlari susturdu. Bu hareketiyle alimlerin ve halkin sevgi ve takdirini kazandi.

Yavuz Sultan Selim, baslamis oldugu dogu ve güney seferini basariyla sürdürdü. Kisa zamanda Sam, Halep ve Gazze ele geçirildi. Misir'i ve Hicaz'i Osmanli topraklarina katinca bir ferman yayinlayarak, yahudilerin mukaddes diye nitelendirdikleri Misir ve Filistin topraklarina yerlesmelerini yasakladi. Onun ardindan oglu Kanunî de 1520 yilinda ayni yönde bir ferman yayinlayarak söz konusu hassasiyeti sürdürdü.

Bir taraftan bunlar olurken, sehir de bastan basa imar ediliyor; medreseler, camiler, imarethaneler yapiliyordu. Ayrica sehir yeni surlarla daha emniyetli hale getiriliyordu.

Tanzimat: Sonun Baslangici

Ortadogu'nun ve tabii Kudüs'ün kaderi Tanzimat dönemiyle beraber degismeye basladi. Osmanlilar'in, Islâm dünyasinin lideri olarak içte ve dista saglamis oldugu huzur ve güven ortami, Tanzimat'a kadar yükselen bir gerilimle sarsilmaya basladi. Nihayet, Tanzimat Fermani devletin içine düstügü acziyeti gösteren bir belge olarak tarihte yerini aldi. Bu ferman çöküsü resmîlestirmekten baska ise de yaramadi.

Azinliklarin Müslümanlarla beraber esit haklara kavusmalari ve statülerinin yükseltilmesi, emperyalistlerin arayip bulamadigi bir firsat oldu. Çesitli diplomatik oyunlarla Avrupalilar 1877'de Kudüs'de konsolosluklar açtilar. Siyonistler ve Ingilizler'in tezgâhladigi oyuna Jön Türkler kolayca düsmüslerdi. Avrupa ülkelerinin destekledigi yahudi göçleri, sehrin nüfus yapisi degistirmeye basladi.

Siyonist Entrikalarin Kiskacinda

29 Agustos 1897'de Isviçre'nin Basel sehrinde toplanan "Dünya Siyonist Kongresi", Basel Programi denilen bir dizi faaliyeti yürürlüge koydu. Bu programda, Filistin'in bir "Yahudi Milli Yurdu" haline getirilmesi kararlastirilmisti. Bu tarihlerde Filistin topraklarinda bulunan Yahudi nüfusu sadece besbin civarindaydi. Bu nüfus ile bir Yahudi devletinin kurulmasi hayal gibiydi. Bu, ancak Osmanli'dan göç imtiyazlari almakla mümkündü. Ama göçleri gerekli kilacak bir durum da yoktu.

Iste bu yillarda Rusya'da hiç yoktan yahudi katliamlari basladi. Avrupalilar güya yahudileri korumak için Sultan Abdülhamid Han'dan yahudilerin Filistin'e göçüne izin vermesini istediler. Abdülhamid Han, atalarinin izinden giderek yahudilerin tehlikeli niyetlerini sezdi ve buna müsaade etmedi. Ancak, yalnizca kirmizi pasaportla haci olmak için geçici olarak Kudüs'e girebilme hakki tanindi.

Basel Programi'ni yürürlüge koyan Theodor Herzel, önündeki en büyük engelin, yani II. Abdülhamid Han'in asilmasi için daha sinsi bir plan uygulamaya ve kaleyi içerden fethetmeye basladi. Bunun için de Jön Türkler'i kullandi. Jön Türk hareketi içerisinde yer alan Avram Galanti, "Misir Cemiyet-i Israiliyesi"ni kurarak, Sultan'a karsi faaliyetlerin artmasini sagladi.

Bu arada Jön Türk hareketinin içinde büyük rolü olan Emanuel Karasso, II. Abdülhamid Han'in huzuruna çikarak ondan Filistin'le ilgili imtiyazlar istedi. Sultan'dan olumlu cevap alamayan ve istekleri reddedilen Karasso, nüfuz ettigi Jön Türkler ki bunlarin basinda Talat Bey (sonra pasa oldu) gelir ile isbirligine giderek, Sultan'i tahttan indirmeye yönelik darbe girisimlerini desteklemeye basladi.

Talat Bey'e kendi avukatlik bürosunda is veren Ispanyol yahudisi olan Karasso, Macedonia Rizarto mason locasinin baskanligini yapmis, Ittihat ve Terakki'nin Selanik kolunda etkin olmus, Jön Türkler'i mason localari etrafinda organize etmis bir kisiydi. Tarihlere 31 Mart Hadisesi olarak geçen 1908 darbesinin organizatör ve destekçilerinden olan bu yahudi, umudunu Osmanli'da meydana gelecek bir rejim ve iktidar degisikligine baglamis ve bunda da muvaffak olmustur.

Siyonistlerin asil büyük amaci ise Osmanli'nin tamamen ortadan kaldirilmasiydi. Herzel bu konuda söyle diyordu: "Filistin için Osmanli'nin dagilmasini bekleyemeyiz." Iste bu düsünceyle siyonistler, Ittihatçilar'i kullanarak Osmanli Devleti'nin Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savasi'na katilmasinda etkin rol oynadilar.

Tek Basina Direnen Bir Sultan

Ortadogu, Misir ve Hicaz topraklarinin stratejik önemini bilen ve emperyalistlerin bu topraklardaki entrikalarinin farkinda olan Sultan Abdülhamid Han, Ittihatçilar'in yanlis politikalarina elinden gelen tüm imkanlarla engel olmaya çalisti. Islâm birligini ebedi ve diri tutmaya, bu konuda Hilâfet kurumunu etkin kilmaya çalisiyordu. Söyle diyordu:

"Müslümanlarin bulundugu yerlerle irtibatimiz daha siklasmali, birbirimize daha fazla yaklasmaliyiz. Istikbal için yalniz birlikte ümit vardir. Islâmiyet'in birligi devam ettigi müddetçe, Ingiltere, Fransa, Rusya, Hollanda elimde sayilir. Çünkü tabîyetlerinde bulunan müslüman memleketlerinde halifenin sözü cihadi meydana getirmeye kâfidir ve bu hiristiyanlar için felaket demektir."

Sultan, ecdad yadigâri bu kutsal topraklara yatirimlari artirmaya, kültürel ve sosyal baglari kuvvetlendirmeye çalisti. Istanbul'u demiryolu ile Peygamber beldesine bagladi. Bu çirpinislari ne yazik ki Siyonistler, Ingilizler ve Ittihatçilar'dan olusan üçgenin etkisini kirmaya yetmedi. Ingiliz ve siyonistlerin siyasi entrikalari ile Arap ve Türk ulusçulugu güçlenmis, iki taraf birbirine düsman olmaya baslamisti. Günümüze kadar süren ve hâlâ tartisma konusu olan Türk-Arap düsmanliginin temelleri atilmisti. Ulusçuluk duygulari dinî duygularin önüne geçmisti. Çok ilginç bir nokta da, hem Arapçilar'in hem de Türkçüler'in ilk ideologlari gayri müslim düsünür ve yazarlardi.

Aymazligin Böylesi ya da Ihanet

Ingilizler, Islâm beldelerinde isyanlar organize edip Araplari kiskirtmaya basladilar. Lawrence gibi ajan provakatörler artik devreye girmis, Ingiliz altinlari bölgeye akitilmaya baslamisti. Yaptiklari propagandalarda Osmanli düsmanligini isliyorlardi: "Islâm, önceleri güzel ve mükemmel bir medeniyet olup, ilim, siir, sanat ve icatlar barinagi iken, Osmanli ile beraber gerileme, cehalet ve kisirlik kiskacina girmistir."

Araplar'in isyanlarina Ittihatçi Cemal Pasa yangina körükle yaklasir gibi gitti. Genis yetkilerle Halep, Sam ve Hicaz eyaletlerinin basina getirildi. Arap esrafindan bir çok kisiyi ihanet ithamiyla Divan-i Harb-i Örfî'ye vererek idam ettirdi. Idam edilenler arasinda bölgenin ileri gelen alim ve erenleri de bulunuyordu.

Emperyalistler bu idamlari kullanarak Osmanli aleyhindeki kampanyalarini artirdilar. Cemal Pasa'nin bu kritik günlerde Araplar'in dinî egitimlerine de karisarak Türkçe mecburiyeti getirmesi, tepkilerin iyice artmasina sebep oldu.

Ingilizler'in niyeti Osmanli'yi Ortadogu'dan tamamen çikararak Anadolu'ya sikistirmak, egemen oldugu topraklari ellerinden almakti. Organize ettikleri 1908 darbesi ile Sultan Abdülhamid Han'i tasfiye ettirmeyi basarmislardi. Ittihat ve Terakki iktidarinin zaaflarini kullanarak Trablusgarp, Balkanlar, Girit gibi önemli topraklarin Osmanli'nin elinden çikmasina sebep olmuslardi. Osmanli'nin Birinci Dünya Savasi'na sokularak artik ortadan kaldirmasi asamasina gelinmisti. Lawrence bu amaçlarini 18 Eylül 1914'de yazdigi bir mektupta söyle dile getiriyordu: "Türkler'in savasa girmek niyetinde olmadiklarini korkuyla seziyorum. Çünkü onlari Anadolu'ya sikistirmak ve dahasi orada bile vesayet altina almak önemli bir gelisme olacaktir. Her sey, Enver'in yeniden basi bos birakilmasina dayanir."

Bu amaci gerçeklestirmek için en uygun zemin ise, Araplar'in ayaklandirilarak Osmanli'nin savasa çekilmesiydi. Devreye Serif Hüseyin'i soktular ve "Halifelik gerçekte Arap soyundan gelen birinin hakkidir. Halifelik merkezi de Mekke ve Medine'dir. Araplar ancak bu güce erisince, Allah'in yardimiyla kurtulacaklardir." fikirlerini propaganda araci olarak kullandilar. Serif Hüseyin ise büyük hayaller kuruyor, Lawrence ile görüsürken söyle diyordu:

"Önerilirse, Türkler'i Istanbul ve Erzurum'a dek kovalayacagiz!"

Önüne yigilan silahlar ve Ingiliz altinlarina güvenirken, emperyalistlerin masasi oldugunu farkedemiyordu.

Serif Hüseyin, 4 Ekim 1918'de arkadasi R. H. Scott'a yazdigi mektupta söyle diyordu:

"Garip ve küçük bir gruptuk ama Ortadogu'da tarihin seyrini degistirdigimizi saniyorum. Güçlü devletlerin, Araplar'in yasamalarini nasil saglayacaklarini merak ediyorum."

Sonuçta emperyalistler Araplar'a istediklerini tabii ki vermedi. Ne Serif Hüseyin halife olabildi, ne de Islâm birligi kaldi. Ortadogu'da barisi ve huzuru ortadan kaldirdilar. Siyonistler, Abdülhamid Han'a yaptiramadiklarini, Jön Türkler ve Ingilizler'i kullanarak basardilar. 1920-1947 yillari arasinda dünya siyasi dengelerini kullanarak Israil devletini olgunlastirdilar. 1947'de de bagimsiz Israil'i kurdular.

Akdeniz'den Hint Okyanusu'na kadar uzanan topraklarda çogu birbiriyle kavgali ondokuz Arap devleti ise, dil ve din birligine ragmen, hiçbir zaman Osmanli çatisi altindaki 400 yillik dirlik ve düzenliklerine kavusamadilar.

'Büyük Hayallerimiz Vardi...'

Kimi Araplar arasinda "altinlari tasiyan adam" olarak anilan Lawrence'in mezari üzerinde bulunan ve 20 mayis 1985'de The Guardian adli Ingiliz gazetesinde yayinlanan "Ihanete ugramis milyonlarca Arap adina" baslikli su not aldanmanin ve aldatilmanin aci ifadesiydi:

"Biz Araplar'in büyük düsleri vardi. Sizin ve yönetiminizin yardimlariyla yalniz Osmanli'dan özgürlügümüzü kazanmakla kalmayip, ayni zamanda 500 yillik isgalden sonra, bir ulus olarak kendi kimlik ve gururumuzu yeniden kazanacagimizi umut etmistik. Heyhat, Lawrence! Ölümünüzden 50 yil sonra, bugün Arap dünyasi savaslarla, komplolarla ve bölünmelerle kayniyor ve gelecegimiz karanlik görünüyor."

Emperyalistler Osmanli Imparatorlugu'nu tarihe gömdüler ama Ingilizler Serif Hüseyin'e verdikleri sözü de tutmadilar. Islâm alemi lidersiz kaldi. Serif Hüseyin ihanetinin bedelini yine bir ihanetle ödedi. Vahhabiler tarafindan tahttan indirildi.

Amman'da hasta yataginda iken, disarida çalinmakta olan Izmir Marsi'nin odaya girmesini önlemek için pencereyi kapatan ogluna söyle dedigi nakledilir:

"Evlat, o pencereyi niçin kapatiyorsun? Izmir Marsi'nin eski günleri bana hatirlatmamasi için degil mi? Ben velinimetime ihanet etmis asi bir kulum, günahim büyüktür. Kral olacagimi düsündüm. Allah beni sürgüne düsürdü. Hasta olup buraya sigindim. Aç pencereyi de su marsi dinleyeyim. Duydugum vicdan azabinin siddeti, o eski hatiralarin canlanmasi ile büsbütün artsin. Bu dünyada çektigim izdirap ve vicdan azabi büsbütün agirlassin. Ta ki Cenab-i Hak, bu günahkâr kulunu dünyada affederek ahirette, hesap gününde cezadan korusun!"

aşküma
13-01-2009, 01:48
Avrupalıların Kahve ile Tanışması
Avrupalıların Kahve ile Tanışması

1683 yılında Viyana önlerine gelen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, şehri alacağından o kadar emindi ki, Viyana'yı aldıktan sonra şehirde yapacağı geçit törenini planlıyordu. Bu nedenle, bu büyük merasimde kullanılacak eşyaları Topkapı Sarayı'ndan çıkarttırmış ve yanına almıştı. Müttefik ordusunun başına Polonya Kralı Jean Sobiesky'nin geçmesiyle, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın bütün hayalleri yıkılmış oldu. Bunun üzerine herşeyini Viyana surlarının önünde bırakan Kara Mustafa Paşa, askerleriyle beraber Belgrad'a doğru çekildi. Geride kalan ne varsa Viyana'yı kurtaran Polonya Kralı Sobiesky'nin oldu. (bugün Topkapı'da bile bulunmayan bazı parçalar Polonya müzelerinde sergilenmektedir.)

Bu sırada ilginç bir olay yaşandı :

Hazinelerin yanında çuvallar dolusu çekilmemiş kahve bulunmaktaydı. Kahve çekirdeklerini gören Avusturyalılar, gördükleri çekirdekleri başka bir şey zannederek, "Türkler meğerse keçi pisliği yerlermiş" dediler ve kahve çekirdeklerini imha etmeye çalışırlar. Daha önce Osmanlı topraklarında yaşamış bir Viyanalı'nın kahve çekirdeklerini farketmesi ve Avusturyalılara tanelerin ne işe yaradığını anlatması sonucunda Avrupalılar kahveyle tanışmış oldular.


Alıntı

aşküma
13-01-2009, 01:48
Osmanlı Milletler Topluluğu
Osmanlı Milletler Topluluğu

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül’e şunları söylemiş:
“Osmanlı Milletler Topluluğu kuralım. İngiltere Commonwealth denen Britanya Milletler Topluluğu’nu eski sömürgeleriyle kurdu. Biz Osmanlıyı hiçbir zaman sömürgeci görmedik. Güçlü olduğu kadar hoşgörülü Osmanlı düzeni günümüzde de uygulanamaz mı? Biz Osmanlının parçasıyız. Osmanlıyı biz Cezayirliler Cezayir’e davet ettik ama gitmesini istemedik.”

Tarihini bilen bir devlet adamının sözleri... Osmanlı, Tunusluların ve Cezayirlilerin daveti üzerine Kuzey Afrika’ya geldi. Gelmese idi bugün 4 Kuzey Afrika Arap devleti, İspanyolca konuşan Katolik Latin Kuzey Afrika idiler. 300-400 yıl kaldık.

(Birinci Cihan Savaşı’na girmese idik Osmanlı İmparatorluğu devam eder miydi?) sorusu bugün hâlâ bana en çok sorulan suallerden biridir. Devam etmez, bütün imparatorluklar gibi sona ererdi. Ancak kendi irademizle tasfiye ederdik. İkinci Cihan Savaşında İngiltere ve Fransa’nın yaptığı gibi (tabii bize yabancı bir ülkede kalmak için o ülkenin bir milyon insanını falan öldürmezdik). Türkiye, yakılıp yıkılmazdı. Daha doğal sınırları içinde, şüphesiz Halep, Musul, Kerkük, Adalar gibi Türkiye’nin parçalarını sınırlarımız içinde bırakarak Arap ve diğer kavimlerin ülkelerinin bağımsızlığını tanıyıp, dostça ilişkilerimizi devam ettirirdik. Bugün Commonwealth’de 50 kadar bağımsız devlet üyedir.

Biz imparatorluğumuzu kendi irademizle tasfiye etmek şansını, Enver Paşa adında 33 yaşındaki genç bir generalin macera hevesi ve cehaleti sebebiyle kaybettik. Aksi takdirde bugün, büyük devletler arasında bulunacak, tamamen gelişmiş milli bir Türkiye’de yaşayacaktık. Ama imparatorluğumuzu, 1918’de bizi yenen, en dehşetli düşmanlarımız istedikleri gibi tasfiye ettiler.

Bugün bir Osmanlı Topluluğu mümkün mü? Gerçi Clinton gibi en yetkili ağızlar böyle bir imada bulundular. Ama zorluk şuradadır ki biz, imparatorluk esprisinden mahrum nesiller yetiştirdik. Osmanlı falan deyince, babalarını ve dedelerini aşağılayıp tüyleri diken diken olan nesiller... İmparatorluk yönetmek yeteneğinin kanlarında mevcudiyeti öne sürülse bile, ispata muhtaçtır.

(Yılmaz Öztuna, Türkiye, 13.04.2005)

aşküma
13-01-2009, 01:49
HALEPÇE’YE AĞIT

Ne desem,nereden başlasam ki?

Haberlerden, haberdar olmak için girdiğim bir kaç haber sitesine 19 yıl önce katledilen, yakıp yok edilen , gerçek sayısını Allah’tan başka kimsenin bilmediği ,bilmek istemediği, Halepçe mazlumlarının yürek yakan resimleri konmuş.

Yanına yazılanları okuyamıyorum.Gözlerim resimlere kilitlenmiş vaziyette hıçkırıyorum.

Bir ağaç.Belli ki kimyasal maddelerden kavrulmuş. Yaprakları,yeşil görünse de, aşağı doğru kendilerini bırakmış,sarkmışlar.Kimileride yere toprağa dökülmüş.Tıpkı yerde hemen altında yatan bebeklerin gevşekçe yanına düşmüş cılız kolları gibi.

Ağaçla,bahçe duvarı arasında gerili ipte asılı çamaşırlar dikkatimi çekiyor.Belki de birkaç saat önce çamaşır yıkayan şu ananın, canlı olan kolları da ,tıpkı yanı başında yatan bebeleri gibi, yapraklar misali düşüvermiş yanı başına.Şu cansız, sağa sola savrulmuş, onlarla aynı kaderi paylaşan tavuklar ve muhtemelen kaçmaya fırsat bulamadan bir ayağı altında kıvrılı kalmış halde ki köpekte uyurcasına uzanıvermiş.

Ya sen anasının koltuğunun altına yüzünü saklamış sabi,neydi günahın?

Dönme yüzünü sakın!Bakamam gözlerine..

Can verirken “Anne” dedin mi? Fırsatın oldumu ağlamaya?

Sahi senin dilinde de benim söylediğim gibimi söylenir “Anne” ?

Annen “Korkma,şimdi geçecek” dedi mi,diyebildi mi ?Üzerine kapanıp sararken kollarıyla.

“ Rabbim! Bize katından bir yardımcı gönder” nasıl denir Kürtçe?

Şu, yanında yatan,3-4 yaşlarındaki ağabeyinin gözleri neden açık kalmış öyle?Ayağında Kürt şalvarı,elinde oyuncak tüfeği,omzunda katır boncuklu nazarlık.Ne tüfek zalime dur diyebilmiş,nede nazarlık kem gözlerden koruyabilmiş.Öyle ya onun tüfeği öldürmez, Oynamak için..Simsiyah ,kıvır kıvır saçlarını okşamak için uzatsam elimi iter mi dersin?

Ya bu ellerime bulaşan kan da neyin nesi? Senin kanın mı söyle !

Oysa ki uyurcasına yatmaktasın.Korkudan,adeta damarlarında buza kesmiş kanın,nasıl bulaştı ellerime böyle!

Af dilesem,yuyup yıkanır mı,arınır mı göz yaşlarımla,ellerimdeki kan. Utanıyorum, ne olur yüzüme bakmadan söyle.

Unutulmasın, unutturulmasın için yıldönümleri,anma günleri düzenleniyor Halepçe’ye .

Senin katlin için mi,bizim ihmalimiz, umursamaz utancımız için mi bunca sözler?

Kimin maşa,kimin el olduğunun ne önemi var ki!Maşanın ortadan kaldırılması seni geri getirir mi?

İnandığım öğretinin yüklediği “Müslümanlar ancak kardeştir”.”Bir vücudun azaları gibidir.Birisinin acısını hepsi hisseder” sorumluluğumu yok edebilir mi?

“Zulme sessiz kalan,dilsiz şeytandır” uyarısını duymayan kulaklarım, senin ta Kürdistan’dan ağzına,gözüne,ciğerlerine doldurulan zehirle haykırışını duyar mı?

Firavunun görevi zulüm yapmak.Ya ben ne yapıyorum zulmü önlemek adına?Allah’ın ayetim dediği zenginlikleri kavimleri,ırkları,dilleri düşman belletenlere karşı verdiğim mücadelenin boyutu ne?

Ta ki ,elindeki lokmanı ağzına götüremeden hunharca katledildiğinin resimleriyle karşılaşıncaya kadar,habersiz yaşamışım senden.

Şimdi oturup gözyaşı dökmeye hakkım var mı?

Sen affetsen,hakkını helal etsen,Allah kabul eder,affeder mi?



(duaekseni)

aşküma
13-01-2009, 01:50
Yahudi düzeni, Masonluk ve Sabataycılık
SAHTE MESİH SABATAY SEVİ’NİN MÜRİTLERİ; SELÂNİK DÖNMESİ TAKİYYECİLER

http://img528.imageshack.us/img528/1051/sasx4wu4.gif http://img517.imageshack.us/img517/203/davidsternqb0uv3.gif http://img528.imageshack.us/img528/7228/goz13ka4um8.gif http://img217.imageshack.us/img217/5996/ilcu4iq0.gif http://img528.imageshack.us/img528/1051/sasx4wu4.gif


Takiyye esasen lisanımızda önceden mevcut olup son yıllarda tekrar literatürümüze giren bir kelime. Gerçek fikir ve niyetlerini gizleyerek insanlara başka türlü görünme, yani ikiyüzlülük mânâsına kullanılıyor. Ancak bu kelimeye yeniden hayat verenlerin maksadı, dilimize bir kelime daha kazandırmak değildi. İslâm’a ve müslümanlara cepheden saldırmak yerine, önce onlar için bir “marka” icad edip sonra bu kelime üzerinden düşmanlıklarını icra etmeyi düşündüler. Gerektiğinde “Ben İslâm düşmanlığı yapmıyorum, takiyye yapılmasına karşıyım” diyebilmenin rahatlığını kazanmak istiyorlardı. Elbette islâmî görüşü savunanlar arasında üç-beş takiyyeci bulunabilir. Lâkin Türkiye’de bu sıfatı en kâmil mânâsıyla hakkedenler sabatayistlerdir. Tam üç asırdan fazla bir zaman aramızda Türk ve müslüman gibi görünerek yaşayan, esasında kendi inançlarını gizlice sürdüren, üstelik müslümanların dinlerinden uzaklaşması için her türlü faaliyetten geri kalmayan bir topluluk böyle bir vasfa fazlasıyla lâyıktır. Tabiî hepsini ayni terâzide tartmak da doğru değildir. İçlerinde gerçekten ihtida edenler, asimile olanlar, yeniden kendi dinlerine rücu edenler ve ülkemize faydalı hizmette bulunanlar vardır. Hele hele zeki, kültürlü, tahsilli ve başarılı oluşlarına söylenecek sözümüz olamaz. Bütün mesele kimliklerini saklayıp, müslüman Türk görünümünün avantajıyla büyük mevkiler, servetler, şan ü şöhretler elde edip, bu yolla gizli emellerine vâsıl olmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bir paranoya değildir, bu endişeler dînî fanatizmle izâh edilmemelidir, anti-semitizm suçlaması ucuz bir demogoji olur, ırkçılığın yanına ise hiç yaklaşmayız. Türkiye’de yaşayan “dönmemiş” Yahudilerle hiçbir problemimiz yoktur, hatta onların İslâm’a muhâlif olmaları bile kendi dinlerinin gereği sayılarak geçiştirilebilir. Ancak müslüman Türk sandığımız insanların gizli veya açık din aleyhtarlığı yapmalarını, gayr-i Îslâmî bir hayat tarzını bize dayatmalarını hazmedemeyiz. Türkiye ve Türkler bugün ne haldeyse, sabataycıların bunda güçleri oranında payı vardır. Sabataycılığın esrârı artık çözülmeli, hakikat neyse gözler önüne serilerek, şaibelerden, süphelerden, endişelerden, korkulardan ve suçlamalardan kurtulmalıyız. Bu kamuflaj ilânihaye sürüp gidemez! Tarihçilerimiz, araştırmacılarımız, ilâhiyatçılarımız bu konular üzerinde incelemeler yapmalı, kitaplar yayınlamalı, konferanslar vermeli ve insanlarımızı aydınlatmalıdırlar. Bizim bu sitede yaptığımız ipuçları ve fikir vermekten ibârettir. Asıl iş konunun uzmanlarına düşmektedir. Selâm, hürmet ve muhabbetler.

Türkiye Yahudilerinin 500. Yılı

İspanya kraliçesi İsabella'nın 31 Mart 1492 tarihinde tüm yahudilerin ülkeden kovulmaları için ferman çıkarması bu ülkede yaşayan yahudileri oldukça zor durumda bırakmıştı. Bu ferman üzerine İspanya'yı terk etmek zorunda kalan 300 bine yakın yahudi çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istedi ama bütün kapılar yüzlerine kapandı. Bu durum karşısında tamamen yok olma noktasına yaklaşmış olan İspanya yahudilerine Osmanlı İmparatorluğu kapılarını açtı.

Yahudilerin İspanya'dan kovulmalarını hazırlayan gelişmeler 1391 yılında başladı. Egice başpiskoposunun çalışmalarıyla başlatılan yahudi aleyhtarı hareket, çok sayıda hıristiyan papazın da destek vermesiyle hızla yayıldı. Bu hareketin etkisiyle ülke çapında çok sayıda yahudi cemaati yok edildi. Bazı yahudiler de varlıklarını sürdürebilmek için hıristiyanlığı kabul etmiş görünerek gizlice kendi inançlarını sürdürmeye başladılar. Ancak daha sonra hıristiyan papazları, kendilerine marranolar (dönmeler) adı verilen bu yahudi asıllıların hıristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar. 1464 yılında devlet ile kilise bir araya gelerek bu yahudi asıllı hıristiyanların gerçekten hıristiyanlığı kabul edip etmediğini araştırmaya karar verdi. Bu amaçla üç kişilik bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Daha sonraki dönemde Kastilla kraliçesi İsabella ile Aragon kralı Ferdinand devletlerini birleştirdiler. İsabella ve Ferdinand engizisyon mahkemelerinin yetkilerini artırarak çok sayıda yahudinin bu mahkemeler tarafından ağır şekilde cezalandırılmalarına imkan tanıdılar. O dönemde baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemada'nın kararıyla çok sayıda yahudi yakıldı. En son kraliçe İsabella'nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün yahudilerin İspanya'yı terk etmelerini isteyen ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya'yı terk etmelerini istiyordu. İşte bu yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için bir çok ülkenin kapısını dövdüler ama sürekli kalmaları üzere kendilerine Osmanlı İmparatorluğu'ndan başka kapıyı açan olmadı. İspanya'dan sürgün edilen yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta Osmanlı topraklarına sığındılar. Diğerlerinin de önemli bir kısmı Polonya ve Rusya'ya geçtikten sonra Osmanlı topraklarına sığındılar. Kendilerine "Sefarad" adı verilen bu yahudilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul'a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı İmparatoru olan Sultan II. Bayezid yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere haber göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin idamla cezalandırılacaklarını duyurmuştu.

Osmanlı Yahudilerinin Geçmişi
Osmanlı topraklarında yahudi varlığı İspanya yahudilerine sığınma hakkı tanınmasıyla başlamaz. Osmanlı'nın bir beylikten devlet haline dönüşmesinin ardından başkent edindiği şehir olan Bursa'da daha önceden yahudi bir cemaat bulunmaktaydı. Osmanlılar'ın Bursa şehrini almak için yürüttükleri çarpışmalar sırasında hıristiyanlarla birlikte kaçan yahudiler daha sonra geri döndüler. Osmanlı yönetimi bu yahudilere büyük bir hoşgörü ile muamele etti ve Osmanlı devletinin ikinci padişahı olan Orhan Bey o zaman henüz ayakta duran Ets Hahayim sinagogunun yeniden faaliyete geçirilmesine izin veren bir ferman çıkardı. Osmanlılar yahudilerin ticaret alanında da, devlet kademelerinde de ilerlemelerine fırsat vermişlerdir.

Osmanlı'nın bütün azınlıklara olduğu gibi yahudilere de büyük bir hoşgörü ile muamele etmesi Avrupa'daki bazı yahudilerin Osmanlı şehirlerine göç etmelerine vesile oldu. Hatta Edirne'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti yapılmasından sonra Edirne baş hahamı İshak Sarfati Avrupa'daki dindaşlarına bir mektup yazarak onları "haçın gölgesinden hilalin gölgesine sığınmaya" çağırmıştır.

Fatih Sultan Mehmed'in 1453 yılında fethetmiş olduğu İstanbul'da miladın ilk yüzyıllarından itibaren yahudiler yaşamaktaydı. Ancak Bizans İmparatorluğu döneminde bunlar sürekli horlanmış ve aşağılanmışlardır. Bizans İmparatoru I. Konstantin hıristiyan olan yahudilere baskı yapan yahudilerin idamla cezalandırılmasına müsaade eden ve yahudiliğe geçmeyi suç kabul eden bir kanun çıkardı ve yahudilere yeni vergiler koydu. I. Konstantin'in oğlu Konstantius'da yahudilerle hıristiyanlar arasındaki karışık evlenmelere ölüm cezası koydu. Sonraki dönemlerde de Konstantinople (İstanbul) yahudileri sürekli zulüm gördüler. II. Teodosius yahudilerin nefret edilmesi gereken insanlar olduklarını duyurarak onları şehrin dışına çıkarak, bugünkü Galata semtine yerleşmeye zorladı. I. Justinianus ise hakimiyeti altındaki topraklarda yahudiliği tamamen yasakladı.

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u kuşatmaya aldığı sırada bu şehrin yahudileri genellikle Galata semtinde oturmaktaydılar. Bazı tarihi kaynaklarda geçtiğine göre Fatih yahudilerle gizlice bağlantı kurarak Bizans yönetiminden memnun olmayan bu cemaatin içerden kendisine yardım etmelerini sağladı. Fatih, İstanbul'u fethettikten üç gün sonra da yahudileri bu şehre davet etti. Fatih bu çağrısı ile yahudilerin bazı alanlarda kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendirmek, ellerindeki bazı imkanlardan devlet adına yararlanmak istiyordu. Çünkü, tarihçilerin de ifade ettiklerine göre, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kin dolu olan hıristiyanlara güvenemezdi. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı yahudiler Osmanlı İmparatorluğu'nda imtiyazlı bir statü elde ettiler.

Mal varlıklarının çoğunu İspanya'da bırakan, yanlarına aldıkları malları da İtalya'da uğradıkları limanlarda soyulan İspanya yahudileri (Sefaradlar) Osmanlı topraklarına elleri boş olarak geldiler. Ancak Osmanlı'nın kendilerine sağlamış olduğu imkanlardan yararlanarak kısa zamanda durumlarını düzeltip yüklü sermayeler biriktirmeyi başardılar. Bunun yanı sıra devlet içinde de bazı önemli kademeleri ele geçirebildiler.

Yahudi İhaneti

Osmanlı Devleti'nin gölgesinde gördüğü hoşgörü ve fırsat eşitliğini iyi değerlendirerek gerek toplum içinde ve gerekse devlet kademelerinde büyük bir güce ulaşan yahudiler Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında da önemli rol oynamışlardır. Yahudiler Osmanlıların zayıfladığı dönemde yabancı güçlerle ve ideolojik akımlarla işbirliği içine girdiler. Bu döneme kadar kendilerini gizlemeye çalışan ve siyasi gelişmeler karşısında sessiz kalan yahudiler, Osmanlıların zayıflama dönemlerine girmesiyle birlikte Batı yanlısı siyasi akımlara destek olmaya başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli şehirlerinden olan Selanik'te küçümsenemeyecek bir yekün oluşturan ve bu şehirde büyük bir ekonomik güce ulaşan yahudiler, batı yanlısı İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin kuruluşunda ve ilerlemesinde aktif rol oynadılar. Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli yahudiler İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin militan kadroları arasında yer almaktaydılar. Bilindiği üzere İttihad ve Terakki Cemiyeti Osmanlı devletinin yıkılmasında en önemli rol oynayan bir siyasi akımdır. Yukarıda adı geçen Nissim Masliyah aynı zamanda Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketini başlatanlardan ve bu hareketin faal elemanlarındandı. Bu hareketi başlatanların arasında onun dışında çok sayıda yahudi bulunmaktaydı. Bunların ünlülerinden birisi Nissim Russo adlı yahudidir. Jöntürklerin içinde önemli bir fonksiyonu olan Emanuel Karasu, İspanya asıllı yahudilerdendi. Emanuel Karasu İttihad ve Terakki Cemiyeti' nin de ileri gelenlerindendi. Daha sonra Osmanlı devletine ihanet etmesinden dolayı İtalya'ya kaçmak zorunda kalan Emanuel Karasu Osmanlı vatandaşı olduğu sıralarda Makedonya'daki Rizolta mason mahfilinin de üstadı a'zamı (en büyük lideri) idi. Emanuel Karasu, Libya'nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı olmuş ve bu yardımından dolayı Osmanlı topraklarından kaçınca kolaylıkla İtalyan vatandaşlığı hakkı alabilmiştir.

Yahudiler aynı zamanda Yunanistan ve Bulgaristan'ın henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu sırada ortaya çıkan Yunan ve Bulgar komünist partilerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Komünist cereyanların ortaya çıkardığı Selanik İşçi Federasyonu içinde de yahudiler önemli bir güce sahiptiler.

Dinlerini ve inançlarını terk etmeleri için kendilerine hiç bir baskı yapılmadığı halde sırf kendilerini topluma kabul ettirmek ve siyasi planlarını rahatça uygulamaya koymak amacıyla dıştan Müslüman görünüp içten inançlarını saklayan dönme yahudileri de Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını hızlandıran çalışmalarda bulunmuşlardır. Dönmeler, İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketi içinde Osmanlı aleyhtarı faaliyetlerde bulundukları gibi Osmanlının parçalanmasını hızlandıran kavmiyetçi hareketleri de kışkırtmışlardır. Hatta Türk milliyetçiliğinin teorisyenleri arasında önemli sayıda yahudi dönmesi vardır. İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin "milli iktisat" politikasının teorisyeni, Cumhuriyet döneminde de CHP'nin ideologlarından olan Tekin Alp (Mois Kohen) bunlardan biridir. Pantürkist (aşırı Türkçü) olarak bilinen Tekin Alp (Mois Kohen), Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün sağ kolu durumundaydı.

aşküma
13-01-2009, 01:51
Siyonizm, Türkiye Yahudileri ve Osmanlı Devleti
Siyonizm bir fikri ve siyasi akım olarak, Teodor Hertzl'in çalışmaları sonucu 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde toplanan ünlü konferanstan sonra kendini göstermeye başladı. Bilindiği üzere siyonizmin ilk toplantısında belirlemiş olduğu ana hedef dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olan yahudileri bir araya getirecek bir yurt bulmak ve böyle bir yurt üzerinde bir yahudi devleti kurmaktı. Çeşitli tekliflerden sonra planlanan yahudi devletinin Filistin toprakları üzerinde kurulması ve yahudilerin gruplar halinde bu topraklara yerleştirilmesi için çalışılmasına karar verildi.

Siyonizm hareketi, aslında Avrupa'daki yahudi düşmanı (antisemitist) hareketlere ve özellikle devletlerin yahudiler üzerindeki baskılarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu bakımdan kendilerini Osmanlı topraklarında gayet rahat hisseden yahudiler başlangıçta siyonizm hareketine fazla ilgi göstermediler. Hatta Türkiye yahudileri içinde, kendi rahatlarını bozabileceği düşüncesiyle siyonizme karşı çıkanların sayısı az değildi. II. Abdülhamid de, Rusya'da zulüm gören yahudileri kabul ederek İstanbul ve Anadolu'ya yerleştirdi. Ancak siyonizm düşüncesini teşkilatlı bir şekilde sahneye çıkaran yahudi ileri gelenleri zaman içerisinde Osmanlı topraklarında yaşayan yahudilerin ileri gelenlerini de yanlarına alarak belirlemiş oldukları hedef doğrultusunda çalıştırmaya başladılar.

Siyonizmin belirlemiş olduğu hedefe ulaşılabilmesi için ilk olarak Filistin topraklarını elinde tutan Osmanlı Devleti'nin yönetimine yanaşılması yolu denendi. Siyonizmin babası Teodor Hertzl başta olmak üzere siyonistlerin ileri gelenleri yahudilerin Filistin'e göç etmelerine ve orada yerleşim merkezleri kurmalarına izin veren bir belge elde etmek için zamanın Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid'e önce büyük para tekliflerinde bulundular; bu yolla bir şey elde edemeyince de çeşitli baskılara giriştiler. Bu amaçla İngilizler ve Almanlar Sultan Abdülhamid'i etkilemeye çalıştılar. Fakat bütün bu çabalar boşa çıktı ve Sultan II. Abdülhamid siyonistlere hiçbir taviz vermedi.

Sultan II. Abdülhamid 1900 yılında bir bildiri yayınlayarak bütün yabancı devletlerin temsilcilerine şöyle bir tebliğde bulundu: "Yahudi hacılarının Filistin'de üç aydan fazla kalmalarına müsaade edilmeyecektir. Bunlar Filistin topraklarına girerken pasaportlarını girdikleri liman kapısında bulunan Babıali görevlilerine teslim edecekler ve bu görevlilerden oturma izni alacaklardır. Bu üç aylık zaman içinde memleketi terk etmeyenler zorla sınır dışı edileceklerdir".

II. Abdülhamid, 1901 yılında da yahudilerin Filistin'de herhangi bir yer satın almalarını yasaklayan bir emirname yayınladı.

Siyonist yahudiler, 1902 yılında kendileriyle görüşmeyi kabul etmeyen Sultan II. Abdülhamid'e başbakanı Tahsin Paşa yoluyla oldukça cazip bir teklifte bulundular. Sundukları teklifte şu maddeler bulunuyordu:

"Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:

1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi, 2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin'e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif'te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır".

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid'in cevabı şu olmuştur:

"Tahsin! Onlara de ki:

Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.

Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.

Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye'nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.

Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar".

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Aldülhamid'in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: "Doktor Hertzl'e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin'i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin'in İmparatorluğu'mdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem".

Siyonistler, Osmanlı'dan Filistin'de bir toprak koparma çabalarının tümünün başarısızlıkla sonuçlandığını görünce Osmanlı devletini yıkma girişimlerini başlattılar. İşte yukarıda sözü edilen Dönmeler hareketi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi hep Osmanlı devletini yıkma girişimlerinin ürünleridir.

İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1908 yılında Osmanlı iktidarını ele geçirmeyi başardı. Böylece yahudilerin Filistin'deki faaliyetleri de tırmanmaya başladı. Çünkü yeni yöneticiler yahudilerin Filistin'den yer almalarına ve oraya göç etmelerine izin vermişlerdi.

Şunu da belirtelim ki, İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Osmanlı yönetimini ele geçirmesi ve bu olayın üzerinden on sene geçmeden Osmanlı devletinin tamamen dağılması yahudilerin Filistin'de mülk edinme amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırdıysa da bir yandan da çeşitli sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya gelmelerine sebep oldu. Çünkü Osmanlı'nın gölgesinde kendilerini gayet rahat ve güven içinde hisseden yahudiler Osmanlı'nın parçalanması ile birlikte bu rahat ve güvenlerini kaybettiler. Bizzat yahudilerin körüklediği milliyetçi hareketlerden Müslümanlarla birlikte yahudiler de zarar gördüler. Tarihçi Prof. Juston Mc Carthy'nin yazdığına göre Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya'da ortaya çıkan milliyetçi hareketler gerek Müslümanlara ve gerekse yahudilere hayli eziyet ettiler. Yunanlar yakaladıkları Müslümanları ve yahudileri katlettiler. Yine ABD'nin Colombia Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Stanford Shaw'ın belirttiğine göre Osmanlı imparatorluğunun parçalanma dönemine girmesiyle birlikte yahudilerin durumu da buna bağlı olarak bozuldu.

aşküma
13-01-2009, 01:51
Devletihttp://img241.imageshack.us/img241/742/18023kr1.jpghttp://img519.imageshack.us/img519/6120/solxd3ah5.gifhttp://img241.imageshack.us/img241/7058/iltw3.gif

Siyonizm bir fikri ve siyasi akım olarak, Teodor Hertzl'in çalışmaları sonucu 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde toplanan ünlü konferanstan sonra kendini göstermeye başladı. Bilindiği üzere siyonizmin ilk toplantısında belirlemiş olduğu ana hedef dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olan yahudileri bir araya getirecek bir yurt bulmak ve böyle bir yurt üzerinde bir yahudi devleti kurmaktı. Çeşitli tekliflerden sonra planlanan yahudi devletinin Filistin toprakları üzerinde kurulması ve yahudilerin gruplar halinde bu topraklara yerleştirilmesi için çalışılmasına karar verildi.

Siyonizm hareketi, aslında Avrupa'daki yahudi düşmanı (antisemitist) hareketlere ve özellikle devletlerin yahudiler üzerindeki baskılarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu bakımdan kendilerini Osmanlı topraklarında gayet rahat hisseden yahudiler başlangıçta siyonizm hareketine fazla ilgi göstermediler. Hatta Türkiye yahudileri içinde, kendi rahatlarını bozabileceği düşüncesiyle siyonizme karşı çıkanların sayısı az değildi. II. Abdülhamid de, Rusya'da zulüm gören yahudileri kabul ederek İstanbul ve Anadolu'ya yerleştirdi. Ancak siyonizm düşüncesini teşkilatlı bir şekilde sahneye çıkaran yahudi ileri gelenleri zaman içerisinde Osmanlı topraklarında yaşayan yahudilerin ileri gelenlerini de yanlarına alarak belirlemiş oldukları hedef doğrultusunda çalıştırmaya başladılar.

Siyonizmin belirlemiş olduğu hedefe ulaşılabilmesi için ilk olarak Filistin topraklarını elinde tutan Osmanlı Devleti'nin yönetimine yanaşılması yolu denendi. Siyonizmin babası Teodor Hertzl başta olmak üzere siyonistlerin ileri gelenleri yahudilerin Filistin'e göç etmelerine ve orada yerleşim merkezleri kurmalarına izin veren bir belge elde etmek için zamanın Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid'e önce büyük para tekliflerinde bulundular; bu yolla bir şey elde edemeyince de çeşitli baskılara giriştiler. Bu amaçla İngilizler ve Almanlar Sultan Abdülhamid'i etkilemeye çalıştılar. Fakat bütün bu çabalar boşa çıktı ve Sultan II. Abdülhamid siyonistlere hiçbir taviz vermedi.

Sultan II. Abdülhamid 1900 yılında bir bildiri yayınlayarak bütün yabancı devletlerin temsilcilerine şöyle bir tebliğde bulundu: "Yahudi hacılarının Filistin'de üç aydan fazla kalmalarına müsaade edilmeyecektir. Bunlar Filistin topraklarına girerken pasaportlarını girdikleri liman kapısında bulunan Babıali görevlilerine teslim edecekler ve bu görevlilerden oturma izni alacaklardır. Bu üç aylık zaman içinde memleketi terk etmeyenler zorla sınır dışı edileceklerdir".

II. Abdülhamid, 1901 yılında da yahudilerin Filistin'de herhangi bir yer satın almalarını yasaklayan bir emirname yayınladı.

Siyonist yahudiler, 1902 yılında kendileriyle görüşmeyi kabul etmeyen Sultan II. Abdülhamid'e başbakanı Tahsin Paşa yoluyla oldukça cazip bir teklifte bulundular. Sundukları teklifte şu maddeler bulunuyordu:

"Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:

1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi, 2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin'e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif'te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır".

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid'in cevabı şu olmuştur:

"Tahsin! Onlara de ki:

Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.

Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.

Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye'nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.

Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar".

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Aldülhamid'in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: "Doktor Hertzl'e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin'i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin'in İmparatorluğu'mdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem".

Siyonistler, Osmanlı'dan Filistin'de bir toprak koparma çabalarının tümünün başarısızlıkla sonuçlandığını görünce Osmanlı devletini yıkma girişimlerini başlattılar. İşte yukarıda sözü edilen Dönmeler hareketi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi hep Osmanlı devletini yıkma girişimlerinin ürünleridir.

İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1908 yılında Osmanlı iktidarını ele geçirmeyi başardı. Böylece yahudilerin Filistin'deki faaliyetleri de tırmanmaya başladı. Çünkü yeni yöneticiler yahudilerin Filistin'den yer almalarına ve oraya göç etmelerine izin vermişlerdi.

Şunu da belirtelim ki, İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Osmanlı yönetimini ele geçirmesi ve bu olayın üzerinden on sene geçmeden Osmanlı devletinin tamamen dağılması yahudilerin Filistin'de mülk edinme amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırdıysa da bir yandan da çeşitli sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya gelmelerine sebep oldu. Çünkü Osmanlı'nın gölgesinde kendilerini gayet rahat ve güven içinde hisseden yahudiler Osmanlı'nın parçalanması ile birlikte bu rahat ve güvenlerini kaybettiler. Bizzat yahudilerin körüklediği milliyetçi hareketlerden Müslümanlarla birlikte yahudiler de zarar gördüler. Tarihçi Prof. Juston Mc Carthy'nin yazdığına göre Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya'da ortaya çıkan milliyetçi hareketler gerek Müslümanlara ve gerekse yahudilere hayli eziyet ettiler. Yunanlar yakaladıkları Müslümanları ve yahudileri katlettiler. Yine ABD'nin Colombia Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Stanford Shaw'ın belirttiğine göre Osmanlı imparatorluğunun parçalanma dönemine girmesiyle birlikte yahudilerin durumu da buna bağlı olarak bozuldu.

aşküma
13-01-2009, 01:51
Siyonizm, Türkiye Yahudileri ve Osmanlı Devleti
Siyonizm bir fikri ve siyasi akım olarak, Teodor Hertzl'in çalışmaları sonucu 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde toplanan ünlü konferanstan sonra kendini göstermeye başladı. Bilindiği üzere siyonizmin ilk toplantısında belirlemiş olduğu ana hedef dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olan yahudileri bir araya getirecek bir yurt bulmak ve böyle bir yurt üzerinde bir yahudi devleti kurmaktı. Çeşitli tekliflerden sonra planlanan yahudi devletinin Filistin toprakları üzerinde kurulması ve yahudilerin gruplar halinde bu topraklara yerleştirilmesi için çalışılmasına karar verildi.

Siyonizm hareketi, aslında Avrupa'daki yahudi düşmanı (antisemitist) hareketlere ve özellikle devletlerin yahudiler üzerindeki baskılarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu bakımdan kendilerini Osmanlı topraklarında gayet rahat hisseden yahudiler başlangıçta siyonizm hareketine fazla ilgi göstermediler. Hatta Türkiye yahudileri içinde, kendi rahatlarını bozabileceği düşüncesiyle siyonizme karşı çıkanların sayısı az değildi. II. Abdülhamid de, Rusya'da zulüm gören yahudileri kabul ederek İstanbul ve Anadolu'ya yerleştirdi. Ancak siyonizm düşüncesini teşkilatlı bir şekilde sahneye çıkaran yahudi ileri gelenleri zaman içerisinde Osmanlı topraklarında yaşayan yahudilerin ileri gelenlerini de yanlarına alarak belirlemiş oldukları hedef doğrultusunda çalıştırmaya başladılar.

Siyonizmin belirlemiş olduğu hedefe ulaşılabilmesi için ilk olarak Filistin topraklarını elinde tutan Osmanlı Devleti'nin yönetimine yanaşılması yolu denendi. Siyonizmin babası Teodor Hertzl başta olmak üzere siyonistlerin ileri gelenleri yahudilerin Filistin'e göç etmelerine ve orada yerleşim merkezleri kurmalarına izin veren bir belge elde etmek için zamanın Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid'e önce büyük para tekliflerinde bulundular; bu yolla bir şey elde edemeyince de çeşitli baskılara giriştiler. Bu amaçla İngilizler ve Almanlar Sultan Abdülhamid'i etkilemeye çalıştılar. Fakat bütün bu çabalar boşa çıktı ve Sultan II. Abdülhamid siyonistlere hiçbir taviz vermedi.

Sultan II. Abdülhamid 1900 yılında bir bildiri yayınlayarak bütün yabancı devletlerin temsilcilerine şöyle bir tebliğde bulundu: "Yahudi hacılarının Filistin'de üç aydan fazla kalmalarına müsaade edilmeyecektir. Bunlar Filistin topraklarına girerken pasaportlarını girdikleri liman kapısında bulunan Babıali görevlilerine teslim edecekler ve bu görevlilerden oturma izni alacaklardır. Bu üç aylık zaman içinde memleketi terk etmeyenler zorla sınır dışı edileceklerdir".
II. Abdülhamid, 1901 yılında da yahudilerin Filistin'de herhangi bir yer satın almalarını yasaklayan bir emirname yayınladı.

Siyonist yahudiler, 1902 yılında kendileriyle görüşmeyi kabul etmeyen Sultan II. Abdülhamid'e başbakanı Tahsin Paşa yoluyla oldukça cazip bir teklifte bulundular. Sundukları teklifte şu maddeler bulunuyordu:

"Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:

1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi
2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin'e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif'te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır".

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid'in cevabı şu olmuştur:

"Tahsin! Onlara de ki:

Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.

Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.

Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye'nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.

Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar".

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Aldülhamid'in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: "Doktor Hertzl'e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin'i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin'in İmparatorluğu'mdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem".
Siyonistler, Osmanlı'dan Filistin'de bir toprak koparma çabalarının tümünün başarısızlıkla sonuçlandığını görünce Osmanlı devletini yıkma girişimlerini başlattılar. İşte yukarıda sözü edilen Dönmeler hareketi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi hep Osmanlı devletini yıkma girişimlerinin ürünleridir.

İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1908 yılında Osmanlı iktidarını ele geçirmeyi başardı. Böylece yahudilerin Filistin'deki faaliyetleri de tırmanmaya başladı. Çünkü yeni yöneticiler yahudilerin Filistin'den yer almalarına ve oraya göç etmelerine izin vermişlerdi.

Şunu da belirtelim ki, İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Osmanlı yönetimini ele geçirmesi ve bu olayın üzerinden on sene geçmeden Osmanlı devletinin tamamen dağılması yahudilerin Filistin'de mülk edinme amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırdıysa da bir yandan da çeşitli sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya gelmelerine sebep oldu. Çünkü Osmanlı'nın gölgesinde kendilerini gayet rahat ve güven içinde hisseden yahudiler Osmanlı'nın parçalanması ile birlikte bu rahat ve güvenlerini kaybettiler. Bizzat yahudilerin körüklediği milliyetçi hareketlerden Müslümanlarla birlikte yahudiler de zarar gördüler. Tarihçi Prof. Juston Mc Carthy'nin yazdığına göre Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya'da ortaya çıkan milliyetçi hareketler gerek Müslümanlara ve gerekse yahudilere hayli eziyet ettiler. Yunanlar yakaladıkları Müslümanları ve yahudileri katlettiler. Yine ABD'nin Colombia Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Stanford Shaw'ın belirttiğine göre Osmanlı imparatorluğunun parçalanma dönemine girmesiyle birlikte yahudilerin durumu da buna bağlı olarak bozuldu.

aşküma
13-01-2009, 01:52
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Filistin'e Yahudi Göçü
Yahudilerin ve masonların Sultan II. Abdülhamid'e son derece düşman olmalarının en önemli sebeplerinden biri onun yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmelerine engel olmasıydı. II. Abdülhamid yahudilerin gizli yollardan gidip o topraklara yerleşmelerini engellemek için de çeşitli tedbirler almıştı. Bu tedbirlerden biri de Filistin topraklarındaki kutsal mekanları ziyaret etmek için oraya giren yahudilerin pasaportlarının gümrük kapılarında alınması ve dönüşte iade edilmesiydi. Yine yahudilerin Filistin'de herhangi bir şekilde toprak satın almaları da yasaklanmıştı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başını çeken Ahmet Rıza, Enver Paşa, Talat Bey ve Nazım Bey Filistin'e yahudi göçünün Osmanlı devletine yarar sağlayacağını iddia ediyorlardı. Oysa onların bu iddiaları mason localarından aldıkları telkinlere dayanıyordu. Zaten Selanik'teki mason localarının temel hedeflerinden biri Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesinin önündeki engelleri kaldırmaktı. En büyük engel ise Sultan II. Abdülhamit'ti. O tahttan indirilince yahudi göçünün önündeki bu en büyük engel kaldırılmış oldu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, sultan II. Abdülhamit'i tahttan indirince yerine Sultan Reşat'ı getirdi. Sultan Reşat, ittihatçıların karşısında genellikle pasif kalmıştır. Dolayısıyla devlet yönetiminin iplerini onlar almış oldular. Onlar da Filistin topraklarına yahudi göçünü kolaylaştırdılar. İttihatçılar, II. Abdülhamit'in yabancıların Filistin'den arazi almalarını yasaklayan kanunlarını uygulamadan kaldırarak, yahudilerin Filistin dahil memleketin her tarafından toprak satın almalarına imkan sağlayan kanunlar çıkardılar.

1909'da II. Abdülhamid'in hal'inden sonra iktidara gelen hükümette birkaç yahudi kökenli bakan bulunuyordu. Bu konuda Encylopedia Judaica'da şöyle denmektedir: "1909 Jön Türkler İnkılabından sonra iktidara gelen ilk hükümette, aralarında Baruchiah Russo ailesinin ahfadı (torunu) olan ve fırkanın liderlerinden biri olarak faaliyette bulunan Maliye Bakanı Cavit Bey'in de bulunduğu birkaç Dönme mevcuttu." (16)

Yahudilerin ve onların gizli kanadı durumundaki Dönmeler'in etkinliklerini gören ve siyonizm tehlikesinin memleketi uçuruma doğru sürüklediğini fark eden Gümülcine mebusu İsmail Hakkı Bey, ittihatçılara karşı 21 Şubat 1910'da Ahali Fırkası'nı kurarak muhalefete başlamıştır. İsmail Hakkı Bey, Şubat 1911'de Meclisi Mebusan'da yaptığı bir konuşmada siyonizm tehlikesine dikkat çekmiş ve siyonistlerle ilişki içinde olan ittihatçıların memleketi yahudilere sattıklarını dile getirmiştir. Bu gerçeği dile getirenlerden biri de Beyrut mebusu Rıza Salih Bey'di. Rıza Salih Bey, İsmail Hakkı Bey'in ardından Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada şunları söylemişti: "Yahudiler devletlere mahsus bayrak ve aralarında kullanılmak üzere pul çıkardılar ve para bastılar. Para ve bayrak için elimde şu anda vesika yok ise de pul örneğini Şükrü Bey göstermişti. Museviler Filistin'de bin kuruş demeyin tarlayı elli kuruşa alıyorlar. Birçok araziyi satın alıp koloniler haline getirmektedirler. İki yüz bin nüfusa yaklaştılar. Bu bölgenin ekonomisi tamamen ellerine geçmiştir." (17) Yahudilerin Filistin'de o zamanki nüfusları henüz iki yüz bine ulaşmamıştı. Ancak sanıyoruz Rıza Salih Bey bu sayıyı tahmini olarak söylemiştir.

Önceleri İttihatçılarla birlikte olan ancak onların siyonistlerle işbirliği içinde olduklarını yakinen görünce onlara karşı cephe alan Miralay (Albay) Sadık Bey de siyonizm tehlikesine şu şekilde dikkat çekiyordu: "Bugün siyonistler nazarında Osmanlı Devleti'nin çökmesi, hiç değilse Kudüs'ün ve Filistin'in bizden kopması istenmektedir. Masonlar da onlarla beraberdir. Buralarda bir yahudi hükümeti kurmak istiyorlar." Miralay Sadık Bey bu uyarıyı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kongresine sunduğu bir raporda yapmıştı. (18) Fakat İttihatçılar onun raporunu derhal ortadan kaldırmış ve kendisini de istenmeyen adam ilan etmişlerdir.

Bütün bu bilgiler İttihatçıların Osmanlı Devleti'nde ipleri ellerine almalarından ve Sultan II. Abdülhamid'i bertaraf etmelerinden sonra Filistin'e yahudi göçünün kolaylaştırıldığını gözler önüne sermektedir.

Osmanlı Devleti'ni Ekonomik Yönden Çökerten Bir Tabaka: Galata Bankerleri
İspanya'dan göç eden yahudilerden İstanbul'a yerleşenlerin birinci derecede yaptıkları iş tefecilik yani faizli para alış verişiydi. Hatta tefecilik işinde "Galata Bankerleri" diye bilinen bir tefeci tabakası oluşturdular. İstanbul'un Galata semtinde bulunan Komisyon Hanı ve Havyar Hanı adı verilen iki ayrı handa bu işi yürüten yahudi tefeciler devlet memurlarından ziraatçılara varıncaya kadar para sıkıntısına düşen herkese yüksek faizle borç para veriyor ve bu işten büyük kazançlar sağlıyorlardı. Zamanla işi o kadar büyüttüler ki birtakım devlet kurumlarına bile faizle kredi vermeye başladılar. Bunun yanı sıra devletin yabancı ülkelerden borç bulmasında da aracılık ediyor ve bu iş için komisyon alıyorlardı. Öyle ki devletin milli geliri ve dışarıdan aldığı borçların önemli bir miktarı borsa oyunları, tefecilik ve faizcilik işlemleri ile büyük çoğunluğunu yahudilerin oluşturduğu Galata bankerlerine gidiyordu. Galata Bankerleri tabakasını oluşturan bu yahudiler faizcilikle kendi sermayelerini sürekli büyütürken devleti ekonomik yönden ciddi sıkıntıya soktular. Diyebiliriz ki Osmanlı Devleti'ni ekonomik yönden çökerten en önemli etken dış borç ve onun getirdiği faiz yüküydü. Bu borçların getirdiği faiz yükünün yüksek olmasının en önemli sebebi ise Galata Bankerleri'nin tefecilik oyunlarıydı. (19)

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu Döneminde Yahudi Lobiciliği
Yahudiler, Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde de yoğun bir şekilde lobi faaliyetleri yürütmüşlerdir. Bu lobi faaliyetlerinin etkisini öncelikle eğitim çalışmalarında görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal'in ilk eğitimini yahudi dönmesi bir kişinin okulunda almasında da belki onların eğitime bu derece ağırlık vermelerinin etkisi olabilir. Mustafa Kemal, ilk eğitimini yahudi dönmelerinden (Sabetaycılardan) olan Şemsi Efendi'nin kurduğu okulda almıştır. Şemsi Efendi'nin asıl adı ise Şimon Zwi'ydi.

Mustafa Kemal, yahudilerin nüfusun önemli bir kesimini oluşturdukları ve oldukça yoğun bir faaliyet içinde oldukları Selanik şehrinde 1881 yılında dünyaya gelmişti. Onun, Nutuk adlı kitapta anlattığına göre çocukluk yıllarında annesiyle babası arasında nerede okutulacağı konusunda tartışma çıkar. Annesi onu mahalle mektebine göndermek isterken babası modern sistemle eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi'ne göndermek ister. Sonuçta babasının isteği kabul edilir ve Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'ne gönderilir.

İşte bu Şemsi Efendi'nin kim olduğunu kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu'nun "Evet Ben Selanikliyim" adlı kitabından öğrenelim: Şemsi Efendi, 1852'de aslen Sabetaycı (yahudi dönmesi) olan bir ailenin ferdi olarak doğdu. Yaşadığı dönemin en büyük Sabetaycı kabalistlerindendi. Kabalist, yahudilerin önemli dini kaynaklarından olan Kabbala'yı yorumlayabilen, tefsir edebilen kişilere denmektedir. Bir ara Feyziye Mektebi'nde yahudi dönmelerin çocuklarına Akaid-i Diniye (yani Sabetaycı akımın inanç esaslarını) öğretti. Dönmelerin iki ayrı grubu durumundaki Karakaş ve Kapancı kollarını birleştirmek için yoğun çaba sarf etti, ama buna muvaffak olamadan öldü. (20)

Yahudi lobicilerin cumhuriyetin kuruluşu merhalesinde hemen sahneye çıktıklarını görüyoruz. Öyle ki yahudiler, daha cumhuriyetin kuruluş aşamasından önce gerçekleştirilen Lozan görüşmelerine doğrudan müdahale edebilmek için görüşmelerin yapıldığı şehre kadar gidip Türk tarafını temsil edenlerle irtibat kurmaya çalışmışlardır. Lozan görüşmelerine katılanlardan olan Dr. Rıza Nur, "Hayat ve Hatıratım" adlı eserinde onların müdahalelerinden şöyle söz ediyor: "Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Naum (Haim Naum) bizim otelde (Lozan görüşmeleri esnasında kaldıkları otelde) görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet'le (İsmet İnönü'yle) görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet'e yanaşmış. Yaman yahudi!.. Artık İsmet'ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor (yemek zamanını bildiği için tam o vakitte asansörün yanında bekliyor). Derhal İsmet'in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet'i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet'le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: "İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır" diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet'in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor (görüşme heyetini, bu heyet için tahsis edilen parayı adeta kendi çiftliği gibi kullanıyor). Ne diye kandırdı bilmem, bu sadedil (saf, kolay aldanabilen) İsmet, Yahudinin dolabına girdi. Derken hahambaşını soframıza da aldı. Bu vakte kadar sesimi çıkarmamıştım.

İsmet'e dedim ki: "Bu yahudi de başımıza nereden çıktı? Senin böyle bir yahudi ile laubali görüşmen haysiyetini ve Türk milletinin, heyetinin haysiyetini kırar. Bu kadar yüz verme! Hiç olmazsa herkesin içinde yüz verme!" Bana kızdı.

Herif derken azdıkça azdı. Heyetten şuna buna herkesin içinde kumanda ediyor. Benim önüme geçip önümde yürüyor. İhtimal İsmet benim sözlerimi ona söyledi. Fakat ben durur muyum? Zaten yahudileri hiç sevmem. Hahama önüme geçtiği vakit hakaret ettim ve kolundan tutup arkama çektim. "Bir daha burada yürü!" dedim....

İsmet'e tekrar dedim: "Bu bir yahudidir. Yahudiler çok adi şeylerdir. Bunun kim bilir ne fena işleri vardır? Bundan bir hayır bekleme! Onun tanıdığı muhit yahudi sarraf alemidir...

Hahambaşı İsmet'e bütün İngiliz ve Fransız ricalini tanıdığını, hepsi ahbabı olduğunu, işleri istediği gibi yaptıracağını söylüyormuş. Tabii İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerine de İsmet'in avucunda olduğunu söylüyordu... Lozan muhitinde dolaşıyor, herkese: "İsmet teklifsiz ahbabımdır, sözümden dışarı çıkmaz" diyormuş.." (21)

Lozan görüşmelerine katılan Türk heyetinin başında İsmet Paşa (sonraki adıyla İsmet İnönü) bulunuyordu. Bu heyetin içinde yer alan Dr. Rıza Nur'un hatıralarında geçen ve yukarıda verdiğimiz ifadeler yahudilerin cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ne gibi lobi faaliyetleri yürüttüklerini, ne tür dolaplar çevirdiklerini anlamak için çok önemli ipuçları içermektedir. Onlar Lozan görüşmeleri esnasında çevirdikleri bu dolapları sonraki dönemlerde de çevirmekten geri kalmamışlardır. Bu dolapları çevirirken de özellikle kendilerinin zamanın güçlü devletlerinin yöneticileriyle olan irtibatlarını, bağlarını kullanıyorlardı.

Hahambaşı Haim Naum'un Lozan görüşmeleri esnasında yürüttüğü lobi faaliyetleri bu kadardan ibaret değildi. İngilizlerin dayatmalarının Türk heyetine kabul ettirilmesinde onun önemli rolü olduğu çeşitli tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşılıyor. Bunun da ötesinde hilafetin kaldırılması Türk tarafına Lozan görüşmeleri esnasında kabul ettirilmişti ve bunda da Haim Naum'un önemli rolü olmuştu. Şimdi bu konudaki bilgileri gözden geçirelim:

Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye'de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay'ın belirttiğine göre hahambaşı Haim Naum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir'e şunları söylemişti: "İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Naum Efendi'nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip, derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu." (22)

Tanınmış İslamcı yazar Necip Fazıl Kısakürek de halifeliğin kaldırılması fikrinin bu gizli görüşmelerde kesinleştiğini ve olayın kahramanının söz konusu yahudi Hahambaşı Haim Naum olduğunu belirtmektedir.

Oysa Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu'da yaptığı konuşmalarda hilafet müessesesinin korunacağını söylüyordu. Mustafa Kemal işte bu günlerde Ankara'daki Meclis-i Mebusan'da (Mebuslar Meclisi'nde) yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: "Türkiye'nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur (özel davadır). Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Alem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir." (23)

aşküma
13-01-2009, 01:53
Cumhuriyet Döneminde Yahudi Lobiciliği
Önceleri Selanik'i kendilerine çalışma merkezi edinen yahudilerin ve onların kimliklerini gizleyen kanatları durumundaki Dönmelerin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Türkiye'ye özellikle de İstanbul'a taşınma yolunu seçtiler. Bu göç ise 1924'te gerçekleştirilen Ahali Mübadelesi işlemiyle oldu.

Yahudiler lobi faaliyetlerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu tamamlamasından sonra da yoğun bir şekilde sürdürdüler. Bu faaliyetlerde öne çıkan isimlerden biri Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden olan Munis Tekinalp idi. Tekinalp, Dönmeler yani Sabetaycılar kesimine mensup bir ailedendi ve asıl adı Mois Kohen'di. Kohen'ler Dönmeler içinde tanınmış bir ailedir. İşte Mois Kohen de bu aileye mensuptu. Belirttiğimiz üzere bu kişi Türk milliyetçiliği ideolojisinin fikir babalarından olduğundan dolayı Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi üzerinde de önemli tesiri vardı. Çünkü kurulan yeni cumhuriyet bir milli devlet niteliği taşıyordu ve milliyetçiliği de resmi ideoloji olarak benimsemişti. Mois Kohen aynı zamanda Mustafa Kemal'in özel doktorlarındandı.

Bu dönemde öne çıkan yahudi lobicilerinden biri de yine Mustafa Kemal'in özel doktorlarından olan Abravaya Marmaralı'ydı. Bu kişi aynı zamanda Meclisi Mebusan'a milletvekili olarak girmişti. Öne çıkan bir diğer yahudi lobici de yedinci dönem milletvekillerinden Avram Galanti'ydi. Avram Galanti Osmanlı döneminde de İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin aktif ve ileri gelen elemanlarından biriydi.

Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerinde yahudilerin Avrupa'daki nüfuzlarından yararlanmak istedi. Bu amaçla Türkiye'deki yahudilerin ileri gelenlerine ve özellikle de Osmanlı devletinin parçalanmasını hızlandıran hareketlerde rol almış olanlara çeşitli yetkiler verdi. Cumhuriyet yönetimi yahudilerden ithalat, ihracat alanlarında ve dışarıdan borç bulma konusunda da yararlanmak istedi.

Cumhuriyet yönetimi bazı yahudilerin ekonomik alanda ilerlemelerine ve bu alanda önemli birtakım pazarları kapmalarına da fırsat tanıdı. Ayrıca siyasi ve sosyal alandaki bazı reformlar ekonomik alanda atak yapmaya çalışan bazı yahudilerin işlerini kolaylaştırdı. Örneğin önceleri İstanbul'un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı'sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük kazançlar elde etmiş ve bugün tekstil ve konfeksiyon sanayii alanında bir dev haline gelmiştir. Çünkü Şapka Kanunu çıkarılınca Vitali Hakko, Has Şapka markalı bir şapkayı piyasaya sürdü. Şapka Kanunu'na göre erkeklerin şapka giymeleri zorunlu kılındığından Vitali Hakko'nun Has Şapka'sı da büyük satışlar gerçekleştirdi ve bu sayede o büyük kazançlar elde edebildi.

Yahudiler, cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ve ilk yıllarında yürüttükleri lobi faaliyetleriyle önemli köşe başlarını tutmayı başardılar. Bu köşe başlarını tutmaları onların sonraki dönemlerdeki lobi faaliyetlerini kolaylaştırdı. Tabii bu arada Avrupa ülkeleri nezdinde elde etmiş oldukları siyasi kazançlarını ve elde ettikleri statüleri de Türkiye'deki konumlarını sağlamlaştırmak için çok iyi değerlendirmişlerdir. Bu çalışmaları onların ekonomik alandaki güçlerini artırmalarına da imkan sağlamıştır. Örneğin 1954 yılında Galata'da yahudi işadamları Üzeyir Garih ile İshak Alaton'un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding'in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958'de dönemin başbakanı Adnan Menderes'in kendilerine Ankara'da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektirifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren yahudi Burla Biraderler'in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada. Bunlar sadece birer örnek. Bunların dışında daha pek çok örnek sıralamak mümkündür.

Cumhuriyet döneminde yahudiliklerini açığa vuranlar daha çok ekonomik alana ağırlık vermiş, Dönmeler ise sadece bu alana ağırlık vermekle kalmamış zaman zaman siyasete de girmiş ve muhtelif devlet kademelerinden görevler almışlardır. Bu duruma dayanılarak yahudilerin devlet kademelerinde görev almadıkları kanaatinin hakim kılınmasına çalışılmıştır. Oysa "Dönmeler" diye bilinen akıma mensup olanlar da aynı amaca hizmet etmişlerdir. Bu vesileyle cumhuriyet döneminde devlet kademelerinde görev alan dönmelerden bazılarından söz etmekte yarar görüyoruz:

Süleyman Kani İrtem: İstanbul eski valisi
Muvaffak Benderli: İstanbul eski baro başkanı
Ahmet İsvan: İstanbul eski belediye başkanı
Ali Kenan Gökart: Emekli büyükelçi
Cavit Yenicioğlu: Emekli general
İsmail Toker: Emekli Amiral
Coşkun Kırca: Emekli büyükelçi. Kırca şimdi bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır.
İsmail Cem İpekçi: Eski TRT genel müdürü ve Dışişleri bakanlığında bulundu. İsmail Cem İpekçi'nin 1974'te TRT genel müdürlüğüne getirilmesi özel bir kanunla sağlanmıştır.

Bunlar sadece öne çıkan birkaç isim. Bunların dışında da Dönme kökenli birçok kişi değişik devlet kademelerinde görev almıştır.

Yazı ve Fikir Alanında Dönmeler
Cumhuriyet döneminde Dönmeler yazı ve fikir alanında da öne çıkmaya çalışmışlardır. Bu alanda öne çıkan isimlerden biri daha önce adından söz ettiğimiz Munis Tekinalp'ti. Bu kişi aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden ve fikir babalarından biri olarak bilinir. Diğer bazıları da şunlardır:

Ahmet Emin Yalman: Dönmeler'in yazı ve fikir alanındaki önemli elemanlarındandı. Milletlerarası Basın Enstitüsü'nün Yönetim Kurulu üyeliğini yaptı. Bir dönemin etkili gazetelerinden olan Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarıydı. Yalman yazılarında Dönmeler'i savunmasıyla ün kazanmıştı. Bu yüzden adı Dönmeler'le özdeşleşmişti. Hicivleriyle ünlü Neyzen Tevfik'in onun hakkında yazdığı şu dörtlük oldukça anlamlıdır:

"Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin,
Milletin din ü imanına çatmadadır.
Ağrımaz başım etsem de yemin
Vatanı on kuruşa satmadadır" (24)

Cumhuriyet döneminin öne çıkan yazarlarından bayan Halide Edip Adıvar da Dönmeler'dendi. Halide Edip Adıvar özellikle Cumhuriyet ideolojisinin fikri yönden oturtulması ve topluma mal edilmesi için hikaye, roman ve hatıra türü kitaplar yazmasıyla ün kazanmıştı. Halide Edip Adıvar'ın kendisi gibi yazar olan eşi Ahmet Adnan Adıvar da Dönme kökenliydi.

Yine tanınmış yazarlardan olan Abdi İpekçi de Selanik göçmeni Dönmeler'dendi. 1964'te Ahmet Emin Yalman'dan Uluslararası Basın Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeliğini devralan Abdi İpekçi, Milliyet gazetesinde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Abdi İpekçi, Papa II. Jean Paul'e suikast girişiminde bulunmasıyla ün kazanan Mehmet Ali Ağca'nın gerçekleştirdiği cinayetle öldürülmüştür.
"İzmir'de düşmana ilk kurşunu atan kişi" olarak tarihe geçen gazeteci Hasan Tahsin de Dönme kökenliydi.
Dönme kökenli tanınmış yazarlardan biri de Zekeriya Sertel'dir.
TRT'de yöneticilik yapan Emin Galip Sandalcı da medyanın Dönme kökenli elemanlarındandı.
Yine Batı yanlısı görüşleri toplumda yayma yönünde çaba sarf etmesiyle ün kazanan Ahmet Ağaoğlu da Dönme kökenli yazarlardandı.
Halen Milliyet gazetesinde Dış Politika üzerine makaleler yazan Sami Kohen de Dönme kökenlidir. Bu kişi Amerika'da da Sam Kohen adıyla yazı yazmaktadır.

Bunlar yahudi ve Dönme kökenli gazeteci ve yazarların Türkiye çapında ün kazanmış olanlarından bazıları. Ancak hepsi bu kadar değil tabii ki. Yahudi ve Dönme kökenli yazarların ve fikir adamlarının çalışmaları iyi tahlil edilirse özellikle Cumhuriyet döneminin ideolojik ve fikirsel alt yapısının oluşturulmasında ve bunun topluma kabul ettirilmesi çalışmalarında önemli rol üstlendikleri görülür.

Dönmeler sadece yazı yazmakla ve fikir üretmekle yetinmemiş medyada patron olarak etkin olmaya da çalışmışlardır. Bu amaçla muhtelif yayın organları çıkarmışlardır. Günümüzde de başta Türkiye'nin en çok satan gazeteleri arasında yer alan Sabah gazetesi olmak üzere birçok yayın organı çıkaran ve atv adlı bir televizyon kuruluşu bulunan önemli bir medya holdinginin sahibi durumundaki Dinç Bilgin "Dönme" kökenli medya patronlarından biridir.

Eğitim Alanında Dönmeler
"Dönmeler" adı verilen grup normalde yahudiliklerini gizleyen ve kendilerini Müslüman olarak lanse eden cemaat olmalarına rağmen gizli inançlarını koruyabilmek ve bu inançlarını yetişen nesillerine de aynen aktarabilmek için kendi eğitim kurumlarını kurmaya büyük özen göstermişlerdir. Dönmeler'in eğitim alanındaki üstatlarından biri daha önce kendisinden söz ettiğimiz Selanikli Şemsi Efendi'dir. Şemsi Efendi, kendi imkanlarıyla Selanik'te ilkokul seviyesinde bir eğitim kurumu kurmuştu. Kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu'nun "Evet Ben Selanikliyim" adlı kitabında Şemsi Efendi ve okulu hakkında verdiği bazı bilgileri aktarmakta yarar görüyoruz: "Bu çabaların (yani Sabetaycı neslin eğitimi için verilen çabaların) hiç kuşkusuz ki en önemlisini o yılların aslında bilgin bir Kabbalisti (Kabbala yorumcusu) ve din adamı olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) yapmaktaydı. Cemaat gençlerinin ne denli bir sorunla karşı karşıya kaldığını gören Şemsi Efendi, bir müddet sonra kendi düşüncelerini Sabetaycı topluluk içinde duyurma çabasına girişti. Bu çaba bir anda o denli taraftar topladı ki insanlar adeta onun fikirlerine yapıştılar. Ancak kendisi tamamen kendi imkanları ile Selanik'te ilkokul seviyesinde bir kurumu da kurdu... Almış olduğu Batılı eğitimin etkisiyle bir süre sonra okulu Selanik'te önemli başarılar kazanmıştır. Atatürk de sadece cemaat üyesi kişilerin kabul edildiği bu okulda bir süre okumuş ve orada verilmeye çalışılan Batılı anlayıştan etkilenmiştir; bunu daha sonraki fikirlerinde de görmekteyiz."(25)

Dönmeler Selanik'teki eğitim kurumlarının yanı sıra İstanbul ve İzmir'de de önemli eğitim kurumları kurmuşlardır. Bunların başta geleni ise İstanbul'daki Feyziye Mektebi idi. Feyziye Mektebi'nin de temeli aslında Selanik'te atılmıştır. İlk olarak 1885'te Selanik'te Feyzi Sıbyan adıyla bir okul kuruldu. Balkan Harbi sırasında ekonomik krize giren bu okulu, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra iş başına gelen hükümette Maliye Bakanı görevini alan Cavit Bey'in yardımları kurtarmıştır. Bir Maliye bakanının bu okulu kurtaracak yardımları ise devletin hazinesinden yaptığı şüphe götürmeyecek bir gerçekti. (Bu Cavit Bey daha sonra Atatürk tarafından idam ettirilmiştir). İstanbul'daki Feyziye Mektebi bugün Işık Lisesi adıyla faaliyetini sürdürmektedir. Feyziye Mektebi'nin ve onun yerine geçen Işık Lisesi'nin asıl amacı Dönmeler'in çocuklarının Müslümanların çocuklarına karışmalarını ve böylece gizli olarak sakladıkları Sabetaycı (gizli yahudi) inançlarını korumalarını sağlamaktı.

Bugün halen varlığını sürdüren Ulus Musevi Lisesi ise özellikle yahudilerin yani yahudiliklerini açığa vuran azınlığın çocuklarının okuduğu bir eğitim kurumudur.

Ekonomik Alanda Yahudiler ve Dönmeler
Türkiye yahudilerinin ve onların gizli kanatları durumundaki Dönmeler'in en çok ağırlık verdikleri alan ekonomik alandır. Bu alanda hem yahudiliklerini açığa vuranlar hem de bu kimliklerini gizleyerek "Dönmeler" kitlesi içinde yer alanlar etkin faaliyet içine girmişlerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde onlara bu sahada bazı kolaylıklar sağlandığını daha önce belirtmiştik.

Cumhuriyet döneminde ekonomik alanda önemli noktalara gelen yahudi ve Dönme kökenlilerin bazıları şunlardır:

Üzeyir Garih ve İshak Alaton: Alarko Holding'in ortakları. Her ikisi de yahudi kimliklerini açığa vuran kesimdendir. 1954'te küçük bir sermaye ile kurulan şirketleri Alarko Holding ise devletten aldığı ihalelerle bugün büyük bir dev firma haline gelmiştir. Garih - Alaton ikilisi aynı zamanda aşağıda sözünü edeceğimiz "500. Yıl Vakfı"nın kurucularındandır.

Alarko Holding'in başkanı Üzeyir Garih'in otuzdan fazla vakıf ve derneğe üye olduğu bizzat kendisiyle yapılan bir röportajda dile getirilmişti. Bu vakıf ve derneklerin tümü Türkiye'deki yönetimi etkileme, Türkiye-İsrail ilişkilerini güçlendirme, Türkiye'deki yahudi azınlığın çıkarlarını koruma, Türkiye'den İsrail'e menfaat sağlama gibi muhtelif lobi faaliyetleri yürütmektedir. Garih, Panorama adlı bir ekonomi dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda, üyesi olduğu kuruluşlar yoluyla bir çıkar elde edip etmediği sorulunca şu cevabı vermişti: "Tabii üyesi olduğum kuruluşlardan çıkarım var. Dernek yoluyla sesimi son merciye kadar duyururum" demişti. (26)

Jak Kamhi: Profilo Holding'in yönetim kurulu başkanı. Profilo Holding, Türkiye'nin beyaz eşya (buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vs. gibi ev aletleri) üreten en önemli sanayi kuruluşlarından biridir. Jak Kamhi aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı'nın kurucu başkanıdır. Kamhi'nin aynı zamanda uluslararası siyonist teşkilat B'nai B'rith'e üye olduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir. Jak Kamhi, İktisadi Kalkınma Vakfı'nın da başkanıdır. Onun bu kuruluş vasıtasıyla da önemli lobi faaliyetlerinde bulunduğu bilinmektedir.

Haftalık 2000'e Doğru dergisi Kamhi'nin koruma görevlilerinin MOSSAD ajanı olduklarını iddia etmişti. Kamhi, Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin başını çekenlerden biridir. O bu konuda bazı uluslararası oluşumlarla ve devlet yönetimleriyle olan irtibatını da çok iyi değerlendirmektedir. Kendisine eski Fransa cumhurbaşkanı François Mitterand tarafından Legion d'Honneur (Onur Madalyası) ve "Chevalier (şövalye)"lik payesi verilmiştir. Kamhi, Marie Claire dergisine yaptığı açıklamada: "İsrail'e karşı bağlılığım var" (27) ifadesini kullanmıştı.

Haftalık 2000'e Doğru dergisinin 28 Haziran 1992 tarihli sayısında çıkan bir habere göre Jak Kamhi'nin sahibi olduğu Profilo Holding Genelkurmay başkanlığına yeni bir elektronik haberleşme sistemi satma teklifinde bulundu. Ancak daha sonra bu sistemin MOSSAD tarafından da dinlenmeye müsait olduğu ortaya çıkınca teklif reddedildi. Jak Kamhi'nin oğlu Cefi Kamhi yahudi kimliklerini gizlemeyenlerin geleneklerini bozarak Meclis'e giren kişidir. Çünkü Dönmeler Meclis'e girerek ve devlet kadrolarında görev alarak yönetimde söz sahibi olma yollarına giderken yahudi kimliklerini gizlemeyenler genellikle ekonomik alanda kalarak lobi faaliyetleri yürütmeyi tercih etmektedirler. Cefi Kamhi bu geleneği bozarak bir dönem DYP listesinden parlamentoya girdi. Jak Kamhi'nin kardeşinin MOSSAD ajanı olduğu International Herald Tribune gazetesinin 24 Mayıs 1993 tarihli sayısında iddia edilmiştir. Jak Kamhi hakkında 1983 yılında toplu kaçakçılık yapma suçundan dava açılmıştı. Bunun sebebi ise onun sahip olduğu Tüpko adlı şirketin Türkiye'ye kaçak yollarla televizyon tüpü sokmasıydı.

Vitali Hakko: Vakko adlı konfeksiyon şirketinin sahibi Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük primler yapmıştır. Önceleri İstanbul'un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı'sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, şapka giyilmesini zorunlu kılan Şapka Kanunu çıktıktan sonra çıkardığı Has Şapka ile büyük gelirler elde etti. Vakko bugün Türkiye'nin en zengin konfeksiyon kuruluşları arasında yer almaktadır. Vakko'nun ürünlerini de daha çok zengin kesim giyebilmektedir. Çünkü lüks ve pahalı ürünler piyasaya sürdüğünden fakir ve orta tabakanın onun ürünlerini satın alması zor olmaktadır.

Bezmenler Ailesi: Bu aile Dönmeler kesimine mensuptur ve Türkiye'nin oldukça zengin ailelerinden biridir.
Eczacıbaşı Ailesi: Bu aile de Dönmeler'dendir. Türkiye'nin en büyük ilaç sanayi kuruluşu olan Eczacıbaşı İlaç Holding bu aileye aittir. Bu ailenin en tanınmış ismi ise Eczacıbaşı İlaç Holding'inin kurucularından olan Nejat Eczacıbaşı'dır. Nejat Eczacıbaşı da aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı'nın kurucularındandır ve aynı zamanda uluslararası siyonist kuruluşlardan Bilderberg'in üyesidir.

Bunlar Türkiye'nin zengin tabakası içerisinde yer alan yahudi veya Dönme kökenlilerin sadece bir kısmını oluşturuyor. Biz sözü fazla uzatmamak içen özellikle büyük sanayi kuruluşlarının sahibi olanlardan söz etmekle yetinmek istedik. Ancak bu kişilerin Türkiye yönetiminin üzerinde önemli bir etkinliklerinin olduğunun bilinmesinde yarar görüyoruz.

Yahudi Kökenlilerin Cumhuriyet Döneminde Çektikleri Bazı Sıkıntılar
Türkiye yahudilerinin ve Dönmelerin Cumhuriyet döneminde her zaman çok rahat oldukları da söylenemez. Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı dönmelerle yönetim arasında birtakım problemler de yaşanmıştır. Örneğin II. Abdülhamid'in hal'inden sonra iş başına gelen hükümetin Maliye bakanı Cavid Bey, Mustafa Kemal döneminde idam edilmiştir. Bu sürtüşmenin sebebi yahudilerin ve Dönmelerin kontrolü tümüyle ellerine alma çabası içine girmiş olmaları olabilir. Hatta Cumhuriyet döneminde Sabetaycı kökenlilere yönelik baskılar hakkında kendisi de Sabetaycı kökenli olan bir yazar şu iddialarda bulunmaktadır: "Sabetaycılara yönelik baskılar genel olarak Cumhuriyet ile beraber olmuştur. Gariptir ki Osmanlı Devleti'nin dinsel kurallarının en katı uygulandığı dönemlerinde bile cemaat (yani Sabetaycı cemaat) üyelerine karşı resmi bir tavır sergilenmemiştir... Yine ilginçtir, Sabetaycılara karşı en yoğun baskılar kendilerinin de kuruluşunda önemli rol üstlendikleri Cumhuriyet Türkiyesi'nde olmuştur. Nitekim bunun en somut örneği 1946'da yaşanan Varlık Vergisi olayında görülmektedir. (Varlık Vergisi'nin başlama tarihi 1942'dir. Kitapta bu tarih yanlış yazılmıştır.) Kendilerini tamamıyla Türk addeden Sabetaycı aileler "D" sınıfı altında belirlenmişler, Bezmenler, Atabekler, Dilberler gibi bilinen aileler korkunç parasal miktarlar ödemek durumunda bırakılmışlardır." (28)

Varlık Vergisi ve Türkiye'den Filistin'e Yahudi Göçü
Yukarıda da belirttiğimiz üzere 1942'de başlayan ve yahudi kökenlilere karşı uygulanan bir Varlık Vergisi olayı dikkatimizi çekmektedir. Bu uygulamaya göre yahudilerden ve Dönmeler'den Müslümanlardan alınan verginin iki katı alınıyordu. Görünüşte bu vergi yahudilere yönelik bir baskı uygulaması niteliği taşıyordu. Ancak gerçekte yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerini sağlamak için konulmuş bir vergi olabilir. O zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün ta Lozan görüşmelerinde yahudilerin başhahamlarıyla bir dostluk ilişkisi içine girdiğinden daha önce söz etmiştik. Onun bu kez yahudileri ve Sabetaycıları ekonomik yönden sıkıntıya sokacak katı bir vergi uygulamasına başvurmasında onları göçe zorlama amacının bulunuyor olması hiç de ihtimal dışı değildi. Bilindiği üzere aynı dönemde Avrupa ülkelerinin çoğunda yahudiler sistemli bir baskıya maruz bırakıldılar ve bu baskılar Filistin topraklarına göçü hızlandırdı. Bu göç sayesinde Filistin topraklarında bir "yahudi devleti" kurmaya yetecek insan potansiyeli oluşturuldu. Eğer söz konusu zorlamalar olmasaydı, yahudiler genellikle bulundukları ülkelerde kalmayı tercih edecek, bu yüzden de Filistin'e göç az olacak ve hedeflenen "İsrail devleti"nin kurulması için yeterli insan potansiyeli oluşmayacaktı. Buna binaen yakın tarihi incelediğimizde bir dönem yahudilere yönelik olarak uygulanan sistemli baskıların sadece siyonizmin amaçlarına hizmet ettiğini görürüz. Bu açıdan bakarsak 1942'de başlatılan Varlık Vergisi uygulamasının da siyonistlerin Filistin'e yahudi göçünü hızlandırma amacına yönelik olması ihtimalini göz önüne almamız gerekir. Söz konusu vergi uygulamasının sebep olduğu göç olayı da bu kanaati doğrulamaktadır. Çünkü söz konusu göç sebebiyle çok sayıda yahudi Filistin topraklarına göç etmiştir. Özellikle İsrail işgal devletinin kuruluşunun ilan edilmesinden sonra azımsanamayacak sayıda Türkiye yahudisi işgal altında tutulan Filistin topraklarına göç etmiştir. II. Dünya Savaşı'na kadar Türkiye'de toplam olarak 150 bin civarında yahudi yaşadığı tahmin ediliyordu. Ancak günümüz Türkiye'sinde bu sayı 25 bine düşmüştür. İşte bu azalmanın sebebi işgal altındaki Filistin topraklarına göçtür. Göçün en hızlı şekilde gerçekleştiği dönem ise Varlık Vergisi'nin uygulandığı yıllardı.

500. Yıl Vakfı ve Günümüz Türkiye'sinde Yahudi Lobiciliği
Türkiye yahudileri, yahudilerin İspanya'dan sürülüp Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500. yıldönümünü kendi açılarından bir fırsat kabul edip bu fırsatı iyi değerlendirmek amacıyla 1989 yılında 500. Yıl Vakfı' nı kurdular. Vakfın kurucuları arasında yahudi olmayıp da yahudilerle yakın ilişkiler içinde bulunanlar da vardı. Ünlü işadamlarından Sakıp Sabancı, Anavatan Partisi İstanbul milletvekili Bülent Akarcalı, eski dışişleri bakanı Vahit Halefoğlu'nun eşi Zehra Halefoğlu, gazeteciler Nezih Demirkent, Yavuz Donat, Altemur Kılıç, tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter, emekli amiral A. Sezai Orkunt 500. Yıl Vakfı'nın yahudi olmayan kurucularından bazıları. Vakfın yahudi kurucularının bazılarının adları da şöyle: Jak Kamhi (Profilo Holding'in başkanı), İshak Alaton (Alarko Holding'in ortaklarından), Üzeyir Garih (Alarko Holding'in ortaklarından), Vitali Hakko (Vakko'nun sahibi), Eli Acıman (Manajans'ın sahibi), Sami Kohen (gazeteci, Milliyet gazetesinin yazarlarından). Vakfın başkanlığına yahudi işadamlarından Profilo Holding'in sahibi Jak Kamhi getirildi.

500. Yıl Vakfı'nın yetkilileri amaçlarının 500 yıllık tarihin ve Türklerin tanıtımını yapmak ve böylece Türkiye'ye olan minnet borçlarını ödemek olduğunu ileri sürüyorlardı. Ancak vakfın kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra başlattığı, özellikle de İspanya yahudilerinin kovuluşunun 500. yılı olan 1992 yılı içinde yürüttüğü faaliyetler asıl amacın daha farklı olduğunu ortaya çıkardı.

Vakfın kuruluş amacı hakkında Jak Kamhi'nin şu sözleri önemli fikirlervermektedir:
"500. Yıl Vakfı projesini ortaya koyan hahambaşılıktır. Bu proje çok daha önceden hahambaşılık tarafından düşünülmüştü. Bunun bir vakıf tarafından yürütülmesi hahambaşılık tarafından benimsenmiş ve bu şekilde bir yol çizilmiştir. Bu işin de esas patronu hahambaşı ve hahambaşılıktır. Bu itibarla bizim hahambaşılıkla herhangi bir fikir ayrılığımız yoktur. Etkinliklerin ise büyük bir çoğunluğu zamanında hahambaşılık tarafından düşünülmüş etkinliklerdir." (29)

Bizce 500. Yıl Vakfı'nın en önemli amaçlarından biri siyonist İsrail yönetiminin izlediği ırkçı politika ve gerçekleştirmiş olduğu gayri insani uygulamalar dolayısıyla gerek Türkiye gerekse dünya kamuoyunda oluşmuş olan siyonizm ve yahudi aleyhtarı imajı tamamen silmek veya en azından hafifletmekti. Tabii ki bunun gerçekleştirilmesi ikinci önemli amacın yani Türkiye-İsrail ilişkilerinin geliştirilmesi amacının gerçekleştirilmesine zemin hazırlayacaktı. Vakıf da bu amacını gerçekleştirebilmek için Osmanlı hoşgörüsünden söz etmeyi insanlara yanaşmak ve onların ilgilerini çekmek için bir vasıta olarak kullandı. Vakfın bütün programlarında, konuşmacıların Osmanlı hoşgörüsünü dile getiren yapmacık cümlelerini sürekli şekilde yahudiyi hoş ve sevimli göstermeyi amaçlayan konuşmalar izliyordu. Bu arada 1492 sürgününden ve yahudilerin Ortaçağ Avrupa'sında görmüş oldukları zulümlerden özene özene söz edilmesi de gönüllerde yahudiye karşı bir acıma duygusunun oluşturulması amacına yönelikti. Yıllarca İsrail yönetiminin güçlenmesi için büyük maddi fedakarlıklarda bulunmuş olan yahudi trilyonerleri ve milyarderleri bu kez İsrail ve siyonizm aleyhtarı imajı silmek için her türlü maddi fedakarlık göstermekten çekinmediler. Dolayısıyla 500. Yıl Vakfı'nın önceden belirlemiş olduğu programların uygulamaya konulması konusunda herhangi bir aksama olmadı.

500. Yıl Vakfı, belirlemiş olduğu amaç doğrultusunda yürüttüğü umuma açık kültürel faaliyetlerin yanı sıra çeşitli lobi faaliyetlerinde de bulundu. Bu lobi faaliyetlerinin en büyük başarılarından birisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Kasım 1975 tarihinde kabul etmiş olduğu, siyonizmi bir ırkçılık olarak değerlendiren ve bu yüzden kınayan kararın geri alınmasını sağlamak oldu. Bu kararın geri alınmasında ABD başkanı Bush'un seçim hesapları dolayısıyla çeşitli ülkelere baskı yapmasının rolünün büyük olduğu inkar edilemese de, 500. Yıl Vakfı'nın böyle bir baskının yapılabilmesi için şartları oluşturduğu da bir gerçektir. İşin gerçeğinde 1975 İsrail'i ile 1992 İsrail'i arasında ve bu süre içinde siyonizmin amaçlarında herhangi bir değişiklik olmamıştı. İsrail'de hala "vatandaşlık", "yahudi olmak" olarak tanımlanıyor ve dünyanın hangi ülkesinden gelirse gelsin "yahudi" olan bir kişi İsrail'de vatandaşlık hakkına sahip olabiliyordu. Bunun yanı sıra İsrail yahudi olmayanlara hala hor bakıyor, işgali altındaki topraklarda yaşayanlardan yahudi olmayanlar üzerindeki baskı ve zulüm uygulamalarını aynen sürdürüyordu. Kısaca İsrail "Korku Devleti" özelliğini aynen koruyordu. Bu "Korku Devleti" özelliği de birinci derecede ırkçı anlayışına dayanıyordu. Bütün bunlara rağmen Birleşmiş Milletler'in ABD başkanı Bush'un da baskıları ile 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı, "siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu" yolundaki kararını geri almasında 500. Yıl Vakfı yoluyla yürütülen çalışmaların ve dünyadaki çeşitli güç merkezlerine yakınlıkları ile bilinen yahudi lobilerinin önemli rol oynadığı bir gerçektir.

Gerek Türkiye'de ve gerekse Türkiye dışında basın - yayın organları üzerinde küçümsenemeyecek bir etkinliğe sahip olan yahudi lobileri için 500. Yıl Vakfı'nın çalışmaları iyi bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Mesela Türkiye'de çok sayıda yayın organı, bu vakfın kuruluşu ve yürüttüğü çalışmalar dolayısıyla yahudilerden övgüyle söz eden dizi yazılar ve makaleler yayınladılar. Bu yazı ve makalelerde Osmanlı hoşgörüsünün vurgulanmasından çok yahudinin sevimli gösterilmesine çalışıldığı hemen dikkat çekiyordu.

500. Yıl Vakfı ve Türkiye Yönetimi
Türkiye yönetimi, 500. Yıl Vakfı'na gerek kuruluşunda gerekse programlarını uygulamaya koymasında her türlü kolaylığı gösterdiği gibi maddi yönden destek de sağladı. Türkiye hükümetinin böyle bir maddi destek sağladığı bizzat vakfın başkanı Jak Kamhi tarafından şu şekilde dile getirilmişti: "Devlet desteği yalnız uluslararası tanıtım vb. faaliyetlerde oluyor. Tabii bu arada bütün dünya yahudi liderlerini bir araya getirip bir konser adı altında 'Evrensel Yahudi İttifakı' girişimleri de bu faaliyetlerin arasında yer alabiliyor."

Türkiye hükümetinin 500. Yıl Vakfı'na bu desteği sağlamasında Türkiye'deki yahudi azınlığın ve Dönme kökenlilerin lobi faaliyetlerinin yanı sıra, bu vakfın Türkiye adına dünya çapında lobi faaliyetlerinde bulunacağı ümidinin de önemli rolü olmuştur. 500. Yıl Vakfı' nın şartnamesinde, vakfın amaçlarından: "Türklerin devlet ve toplum olarak üstün insanlık vasıflarını her türlü olanaktan yararlanarak tüm dünyaya tanıtmak, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için bağnazlık ortamından kaçarak Türk toprağını vatan seçen yahudilere kucak açan Türk milletinin insancıl yaklaşımını en geniş şekilde yurtiçinde ve yurtdışında duyurmak ve Musevi yurttaşlarımızın şükran ifadelerinin açıklanmasına yardımcı olmak..." şeklinde söz edilmesi hükümeti oldukça memnun etmişti. Osmanlı hoşgörüsünün, Osmanlı'nın yüce tuttuğu manevi değerlere sırt çeviren mevcut Türkiye yönetimine mal edilmesi de bu yönetimin hoşuna gitmekteydi. Bu yüzdendir ki söz konusu vakfın en faal olduğu iki yıl içerisinde üç hükümet değişikliğine gidilmesine rağmen Türkiye yönetimi 500. Yıl Vakfı'nı destekledi ve birbirini izleyen bu üç hükümetin söz konusu vakıfla ilgili politikalarında herhangi bir değişiklik olmadı. Bu tutum sonraki dönemlerde de aynen devam etmiştir ve hükümet değişiklikleri adı geçen vakfın konumunu değiştirmemiştir.

500. Yıl Vakfı'nın Türkiye'nin siyonizmi ırkçılık olarak kabul eden BM kararının geri alınması konusuyla ilgili tutumunu etkilediği de söylenebilir. Bu etkinin bir sonucu olarak Türkiye, söz konusu kararın geri alınması konusunda çekimser kalmayı tercih etti. Başbakan Süleyman Demirel konuyla ilgili açıklamasında, İsrail'in barış masasında tutulabilmesi için eski kararın iptalinin gerektiğini söylemiş, o zamanki Dışişleri bakanı Hikmet Çetin de: "Bizim farklı bir durumumuz var, en makulü çekimser kalmaktı" demişti.

O zaman birbirlerinin ellerini sıkmayan cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başbakan Süleyman Demirel'in, İsrail cumhurbaşkanı Haim Hertzog'un Türkiye'yi ziyareti esnasında gerçekleştirilen "500. Yıl Vakfı'nın Galası"nda bir araya gelebilmeleri de bu vakfın gücünün ve Türkiye'deki yönetimin bu vakfa verdiği önemin bir göstergesiydi.

Dipnotlar:
1) Süleyman Kocabaş, Türkiye ve Siyonizm, sh. 52, Vatan Yayınları, İstanbul, 1987
2) Süleyman Kocabaş, a. e., sh. 52
3) Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, sh. 62-63, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 1993
4) Yakın Tarih Ansiklopedisi, C. 1, sh. 15, Vakit Yayınları, İstanbul, tarihsiz
5) Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Birkaç Sahife Tarih, sh. 225, Selam Yayınevi, Konya, tarihsiz
6) Cemal Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, sh.18, İstanbul, 1939; İhsan Süreyya Sırma, aynı eser, sh. 225-226
7) Aynı eser, sh. 69
8) Büyük İslam Tarihi, C. 7, sh. 246, Çağ Yayınları, İstanbul, 1990
9) Ömer Faruk Yılmaz, Masonlar ve İngilizlerin Tertibi 31 Mart Hadisesi, Akit gazetesi, 15 Nisan 2000, sh. 2
10) Angelo Jacovella, Jöntürk-Mason İşbirliği, Tarih ve Medeniyet dergisi, sayı: 63, sh. 28, Haziran 1999
11) Doç. Dr. Şükrü Karatepe, Meşrutiyet ve Anayasa, sh. 84-85, Yeni Şafak Yayını, İstanbul, 1995
12) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YEE; 18, 525/622, 128, 30
13) Sultan II. Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, sh. 76, Dergah Yayınları, İstanbul, 1984
14) Lütfi Simavi, Sultan Mehmed Reşad Han'ın ve Halefinin Sarayında Gördüklerim, sh. 1
15) Ali Uğur, Dünya Siyonist Kongreleri ve Türkiye, sh. 72-73, Ocak Yayınları, 1986
16) Doç. Dr. Abdurrahman Küçük, Dönmeler Tarihi, sh. 543, Rehber Yayınları, Ankara, 1990; G. Scholem, Doenmeh, Encyclopedia Judaica, VI/150-151
17) A. N. Ölçen, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda Kuvvetler Ayrımı ve Siyasal İşkenceler, sh. 49, Ankara, 1982
18) Eski Bahriye Vekili (Deniz Kuvvetleri Bakanı) Topçu İhsan, Resimli Tarih Mecmuası, Haziran 1991, Sayı: 18, sh. 780,
19) Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, sh. 65; Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, sh. 45
20) Ilgaz Zorlu, Evet Ben Selanikliyim - Türkiye Sabetaycılığı, sh. 17-21, Belge Yayınları, İstanbul, 1999
21) Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, C. 3, sh.1049-1050, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967
22) Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri İle Rauf Orbay, sh.96-97; Hasan Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, C. 2, sh. 22-23, Rehber Yayınları, Ankara, 1995
23) H. Hüseyin Ceylan, a. e., C. 3, sh. 36; Çetin Özek, Türkiye'de Gerici Akımlar, sh. 31-34, Varlık Yayınları, İstanbul 1964
24) Abdurrahman Küçük, Dönmeler Tarihi, sh. 544
25) Ilgaz Zorlu, a. e., sh. 115-116
26) Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, sh. 692
27) Marie Claire, Ocak 1992, sh. 38
28) Ilgaz Zorlu, a. e., sh. 132
29) Şalom, 22 Mayıs 1991



Founders of the QuIncentennIaL FoundatIon (500. YIL VAKFI KURUCULARI)
(http://sephardichouse.org/500a.html)
Izak Abudaram, ELI Acman, BuLent AkarcaLI, Ishak ALaton, Yako ALguadIs, Avram ALkas, Yakup ALmeLek, Jak Amram, NIno SaLamon AnavI, Reha Arar, Rauf ArdIttI (§), DavIt Asseo, BekI LuIza Bahar, IzIdor Barouh, Yakup Barouh, Fuat BayramogLu (§), SeLIm Beceren, ELIas Behmoaras, YILmaz Benadrete, Davut Benardete, NesIm Benbanaste (§), MorIs Bencuya, MIdat BenhayIm (§), MIseL Benrey, SeLahattIn BeyazIt, SaLamon BIcIrano, ALber BILen, Ahmet BInbIr, SerbuLent BIngöL (§), MIseL BorItzer (§), VIktor Braunstayn, LorI BurLa, Irfan CerrahogLu, Dr. ALev Coskun, Teddy Danon, M.NezIh DemIrkent, FredI SaLom DevIdas, Yavuz Donat, Nejat EczacIbasI (§), Hasan SerIf EgeLI, Orhan EraLp (§), Ishak FaracI, Rober FILIba, EmIL Franko (§), MarIo Frayman, UzeyIr GarIh, Yomtov GartI, Yusef Gerez, Abram GoLdenberg, Leon Grunberg, NaIm GuLeryuz, AydIn Gun, HaLIL KemaL Guruz, VItaLI Hakko, Zehra HaLefogLu, Mose HaLeva, Leon HananeL, EroL Avram HasId, RIfat Hassan, Izzet Hatem, SamI Herman, Jak KamhI, SeLIm KanetI (§), Oguz Karahan, Izzet Kayan, IsmaIL Necdet Kent, YILdIz Kenter, Izzet KerIbar, ALtemur KILIc, ALI Coskun KIrca, Yavuz KIrec (§), SehabettIn Kocatopcu, Recep Koc (§), HayIm Kohen, HayIm E. Kohen, SamI Kohen, Jak KornfILt, ALI Mansur, DanyaL Navaro, Fanny MotoLa, Bernar Nahum (§), SeLcuk E. OnuLduran, LeyLa Navaro, Aaron Nommaz, SILven S. Ovadya, SInasI OreL (§), Ahmet SezaI Orkunt, Jozef OzeL (§), Umran Oyman, TuLay Oney, MIthat PerIn, RemzI Pensoy, ELIyahu Perahya, (§), SeLIm PInhas, BensIyon PInto, ALbert Razon, RIfat Saban, SeLIm Razon, RafaeL RodItI, TevfIk SaracogLu (§), SakIp SabancI, VItaLI Saporta, Ogan SoysaL, SILvIo Saya, Mukadder SezgIn, UnaL TekInaLp, Fuat Suren, Mehmet SuhubI, Yako VeIssId (§), RafaeL ToreL, Behcet Turemen, ELIa Ventura, Vakur M. Versan.
(§) Represents persons whom we Lost.
Further PartIcIpants
Ahmet BacaksIzLar, TugruL ErkIn, Aaron HabIp, NedIm Yahya (§)
Honorary Members
ELI AcIman, NesIm Benbanaste (§), SInasI OreL (§), Yako VeIsId (§)
FIrst Board of DIrectors
ChaIrman Jak V. KamhI; VIce ChaIrman: NaIm GuLeryuz, TevfIk SaracogLu (§), Yako VeIsId (§); Members: ELI AcIman, ALber BILen, Dr. ALev Coskun, UzeyIr GarIh, AydIn Gun, VItaLI Hakko, Coskun KIrca, SamI Kohen, TuLay Oney, RIfat Saban, Mukadder SezgIn, Ogan SosyaL, Vakur Versan; Secretary-GeneraL: Behcet Turemen; CoordInator: NedIm Yahya (§);
ActuaL Board of DIrectors
ChaIrman: Jak V. KamhI; VIce ChaIrman: Yakup Barouh, NaIm GuLeryuz, TevfIk SaracogLu (§); Members: BuLent AkarcaLI, UzeyIr GarIh, VItaLI Hakko, Coskun KIrca, SamI Kohen, LeyLa Navaro (resIgned), TuLay Oney, SeLIm PInhas, RIfat Saban, Mukadder SezgIn, UnaL TekInaLp, Behcet Turemen, Vakur Versan; CoordInator: NedIm Yahya (§); AdvIser: Harry OjaLvo
The QuIncentennIaL FoundatIon USA ExecutIve CommIttee (SeLf-dIssoLved upon compLetIon of Its functIon)
Honorary PresIdent: Haham Dr. SoLomon Gaon; PresIdent: Jeffrey SteIner; VIce-PresIdent: Ahmet Ertegun; VIce PresIdent: Leon Levy; ChaIrman: Ivan SchIck; VIce-ChaIrman: PauL S. Berger Esq.; Treasurer: NedIm Sadaka, ExecutIve DIrector: Ed ALcosser

Yahudiler İspanya ve Portekiz'den tard edildikten sonra, Osmanlı Devleti'ne sığınmalarının 400 üncü sene-i devriyesi münasebetiyle EL TIYEMPO adlı Yahudi gazetesinde neşrolunmuş bir şiir:
Mûsevîler bir zaman İspanya'da mağdur iken
Terk-i din ü can ve mâle mübtelâyı zor iken
Ser ü vebâlini sefâlet, mihnet ü zulme esir
Türlü türlü darbe-i şiddetle makdûr iken
Zar ü giryân ü perişân ve metlûl ü bîaman
Cümlesi bîtâb ü kudret ölmeğe mecbur iken
Yaş dökerdi Mûsevîler zulm ile şam ü sefer
Anları mazlûm eden düşmanları mesrûr iken
Etti ibzâl-i himâyet Bayezid-i Hân-ı Veli.
Nice bin dermândeler o ednâ maddeten dûr iken
Asitân-i devlete geldi sığındı âcizân
Gördü envâ-i avâtıf cümlesi mağdûr iken.
Members
AydIn CagInaLp Esq., Dr. Isaac Cohen, SaLomon GarazI, Joan Jacobson, ArIf MardIn, VaLLIa ShapIro, RonIe ShapIro, HuseyIn Unver,. ExecutIve DIrector, Ed ALcosser
Honorary Board
Shoshana CardIn, Stuart E. EIzenstat Esq., Abraham H. Foxman, CharLes Goodman, RabbI ALfred GottschaLk, RabbI IrvIng Greenberg, DavId HarrIs, Morton KornreIch, Senator Joseph LIeberman, Norman LIpoff, RabbI HaskeL LoksteIn, Ruth PopkIn, Edmond Safra, Andre G. Sassoon, RabbI ALexander SchIndLer, Professor Stanford Shaw, Aden E. Shenker Esq., Henry SIegman, Abraham D. Sofaer Esq., Howard M. Squadron Esq., Amb. Robert Strauzs-Hupe, Dr. SamueL ThIer, Peggy TIshman, Maynard WIshner, HarrIet MouchLy-WeIss.
AdvIsory Board (SeLf-dIssoLved upon compLetIon of Its functIon)
Isaac AssaeL, Max CandIotty, Leonard CoLchamIro,Dr. MartIn ELIas, SaLomon GarazI, JuLIus KamhI Esq., Joe NessIm, Jak Pesso, Professor Aron RodrIgue, IrvIng L. Rousso, Bernard WuzIeL.

aşküma
13-01-2009, 01:54
YAHUDİLİK VE ANADOLU'DAKİ GELİŞMESİ
Doç.Dr. Baki ADAM

Doç.Dr. Baki Adam, 1962 yılında Denizli'nin Tavas ilçesine bağlı Balkıca köyünde doğdu. 1987'de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. 1988'de aynı Fakültenin Dinler Tarihi Anabilim Dalı'nda araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1989'da "Dinlerde Hacc İbadeti Üzerine Bir Araştırma" isimli teziyle Yüksek Lisans öğrenimini bitirdi. 1990'da Dinler Tarihi Anabilim Dalı'nda doktora çalışmalarına başladı. 1991-1992 yılları arasında sekiz ay süreyle İsrail'de Tel-Aviv Üniversitesinde kaldı. Haziran 1994'te "Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat ve Yahudi Hayatındaki Yeri isimli doktora teziyle doktor unvanını aldı. 27 Kasım 1997'de de Doçent oldu. Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı'nda çalışmaktadır.

Yahudiliğe mensup olanlar, tarihten günümüze, İbranî, İsrail ve Yahudi isimleriyle anılmışlardır. "İbranî" ve "İsrail" tarihî anlamda, "Yahudi" ise özel ve yaşayan bir kavmi tanımlamak için kullanılmıştır. Bunlardan "İsrail" ve "Yahudi" isimleri daha çok kullanılmıştır. Tarih içinde bu iki isim, karakterle ilgili bir muhteva kazanmıştır. "İsrail" olumlu karakteri, "Yahudi" ise olumsuz karakteri belirtir olmuştur. Bugün Yahudiler, "İsrail" ve "Yahudi" ismini kullanmaktadırlar. 1948'de Filistin'de kurulan devletin adı İsrail'dir. Bu devletin vatandaşlarına, etnik kökenine bakılmaksızın "İsraelî" (İsrailli) denilmektedir. Yahudi ismi ise, ırken ve dinen Yahudi olanlar için kullanılmaktadır. Musevi ismi, Osmanlı'nın son dönemlerinde kullanılmaya başlamıştır. Bu isim, bugün sadece Türkiye'de kullanılmaktadır. Yahudi ismiyle aralarında hiçbir fark yoktur. Bununla birlikte, Türkiye'deki Yahudiler Musevi adını tercih etmektedirler. Bu tercihte, Yahudi isminin taşıdığı olumsuz anlam etkili olmaktadır. Yahudi din adamlarının belirlediği kurallara göre, Yahudi olmanın bazı ırkî ve dinî şartları vardır. Yahudi olmanın temel ön şartı, Yahudi bir anne-babadan veya Yahudi bir anneden doğmaktır. Sadece babası Yahudi olan bir kimsenin Yahudi sayılabilmesi için Yahudi dinine de girmesi gerekir. Milliyeti bakımından Yahudi olmayıp sonradan Yahudiliğe giren kimse de Yahudi sayılır. Bu bakımdan "Yahudilik" terimi; belli bir ırka, kültüre ve dine mensubiyeti ifade eden çok kapsamlı bir anlam ihtiva etmektedir.

YAHUDİLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ

Yahudiliğin tarihi Hz. İbrahim'le başlar. Yahudilerin büyük atası olan Hz. İbrahim, Tevrat'ın ifadesine göre Keldanîlerin Ur şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Terah (İslam kaynaklarında Azer), ailesini alarak Harran'a göç etmiştir. Tanrı, daha sonra, Hz. İbrahim'e Kenan bölgesine gitmesini emretmiştir. Bunun üzerine Hz. İbrahim, ailesini ve kardeşinin oğlu Lut'u yanına alarak Kenan'a gitmiştir. Daha sonra, Kenan'da kuraklığın baş göstermesi üzerine Mısır'a giden ve orada bir süre kalan Hz. İbrahim, Mısır firavunun verdiği hediyelerle zengin olarak tekrar Kenan'a dönmüştür. Yanında, eşi Sara'nın cariyesi Hacer (Hagear) de vardır.

Hz. İbrahim'in yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, eşi Sara'nın kısırlığı sebebiyle bir çocuğu olmamıştır. Bu durumdan rahatsız olan eşi Sara, Hz. İbrahim'e cariyesi Hacer'le evlenmesini teklif etmiştir. Hz. İbrahim, Hacer'le evlenmiş ve bu evlilikten İsmail dünyaya gelmiştir. Hacer'in Hz. İbrahim'e bir oğul vermesi Sara'nın kıskançlığına yol açmıştır. Bunun üzerine Tanrı, meleklerini misafir kılığında Hz. İbrahim'e göndererek Sara'nın bir erkek çocuk doğuracağını müjdelemiştir.

Sara, kendi oğlu dünyaya gelince Hacer'e ve oğlu İsmail'e daha fazla kıskançlık duymaya başlamıştır. Bu kıskançlığı yüzünden Hz. İbrahim'den, Hacer ve oğlu İsmail'i yanından uzaklaştırmasını istemiştir. Tanrı, Hz. İbrahim'e, Sara'nın sözünü dinlemesini, soyunun İshak'ta yüceleceğini bildirmiştir. Ayrıca onunla bir de ahit yapmış, İsmail'in soyunu mübarek kılıp bir millet yapacağını vadetmiştir. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Hacer ile oğlu İsmail'i Paran denilen yere götürüp bırakmıştır. İsmail, oraya yerleşmiş ve Arapların atası olmuştur.

Tevrat'a göre Hz.İbrahim'in neslini devam ettiren İshak'ın da iki oğlu vardı. Bunlardan birinin adı Esav, diğerinin adı Yakup'tur. Esav ile Yakup arasında doğdukları günden beri çekişme vardı. Bu çekişme, ilk oğul olmakla ilgiliydi. O zamanlar İbraniler'de ailenin ilk oğlu olmak ayrıcalık taşımaktaydı. Babanın otoritesi ve malının büyük bir kısmı ilk oğula kalıyordu. İshak yaşlanıp gözleri görmez olunca, ilk doğan Esav için bereket duası etmek istedi. Fakat Yakup, annesinin de yardımını alarak babasına kendisini Esav olarak tanıttı ve bereket duasını aldı. Böylece, Esav'ın hakkı olan ilk oğulluğun imtiyazını ele geçirmiş oldu. Tanrı, Yakub'un ilk oğulluğunu onaylayarak onu mübarek kıldı. Onu, büyük bir neslin atası yaptı. Bu durum, Esav'ın Yakup'a kin beslemesine yol açtı. Esav'ın öldürmesinden korkan Yakup Harran'a, dayısı Laban'ın yanına gitti. Orada dayısının iki kızıyla evlendi. Yakub'un, dayısı Laban'ın iki kızından ve cariyelerinden on iki oğlu oldu. İsrailoğullarının on iki kabilesinin kökeni, Yakub'un bu on iki oğluna dayanmaktadır.

Yakup, Harran'da uzun bir süre kaldıktan sonra tekrar atalarının yurdu Kenan'a geldi. Yakub'un küçük oğlu Yusuf'a karşı derin bir sevgisi vardı. Kardeşleri Yusuf'u kıskandılar ve onu bir kuyuya attılar. Mısır'a mal götüren bir ticaret kervanı Yusuf'u kuyudan çıkardı ve Mısır'da firavunun memuru Potifar'a sattı. Daha sonra Yusuf, Tanrının yardımıyla firavunun sarayına maliye nazırı oldu. Mısır'ın bütün ekonomisi Yusuf'a teslim edildi.

Hz. İbrahim zamanında olduğu gibi Kenan'da tekrar kıtlık baş göstermişti. Mısır'da erzakın olduğunu haber alan Yakup, oğullarını Mısır'a gönderdi. Bunlar, Mısır'da Yusuf'la karşılaştılar. Yusuf, Mısır'a gelmesi için babasına haber gönderdi. Bunun üzerine Yakup, kabilesini de yanına alarak Mısır'a gidip yerleşti. Fakat, Yusuf'un ölümünden sonra Mısır'da durum değişti. Tahta geçen yeni firavun İsrailoğullarını köleleştirdi. İsrailoğulları, dört yüz sene Mısır'da köle olarak kaldılar.

İsrailoğullarının bu esareti sırasında, dönemin Mısır firavunu bir rüya gördü. Rüyayı yorumlayan kahinler yakında İsrailoğulları arasından bir erkek çocuğun dünyaya geleceğini ve bu çocuğun firavunun tahtını elinden alacağını söylediler. Bu haber, firavunu telaşlandırdı. Firavun, o yıl doğacak olan bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Hz. Musa da o yıl dünyaya gelmişti. Hz. Musa'yı gizlice dünyaya getiren annesi, Tanrı'nın vahyi üzerine onu bir sepetin içine koyup Nil nehrine bıraktı. Firavunun adamları sepeti alıp saraya götürdüler. Firavun, çocuğu evlat edindi.

Firavun'un sarayında büyüyen Hz. Musa, bir gün şehre gitti. Şehirde dolaşırken bir İsrailli ile bir Mısırlının kavga ettiğini gördü. Musa, İsrailliye yardım etmek amacıyla kavgaya müdahale etti ve Mısırlıya bir tokat vurdu ve kazaen Mısırlı öldü. Firavunun kendisini cezalandırmasından korkan Hz. Musa, Mısır'ı terk edip Medyen'e kaçtı. Orada, Medyen kahini Yetro'nun (Şuayb) yanında çalışmaya başladı. Bir süre sonra onun kızı ile evlendi.

Tanrı, bir gün Yetro'nun koyunlarını otlatırken Horeb dağında yanan bir çalılığın içinden Hz. Musa'ya hitap etti ve ona, İsrailoğullarını Mısır esaretinden kurtarma görevi verdi. Kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptı. Bu aynı zamanda Hz. Musa'nın peygamberlik görevinin de başlangıcıydı.

Hz. Musa Tanrıdan bu görevi aldıktan sonra Mısır'a gitti ve firavundan kavmi İsrailoğullarını serbest bırakmasını istedi. Kur'an-ı Kerim'e göre onu tek bir Allah'a inanmaya da davet etti. Fakat firavun, İsrailoğullarını serbest bırakmama konusunda inat etti. Bunun üzerine Mısır'ın üzerine bir çok felaket geldi. Sonunda, Mısırlıların da baskısıyla firavun inadından vazgeçti. Hz. Musa, İsrailoğullarıyla birlikte Mısır'dan çıktı. Üç ay sonra Sina'ya vardı. Orada Tanrı, Yahudiliğin temel ilkelerini oluşturan On Emir'i iki levhaya yazılmış halde Hz. Musa'ya verdi. Bu levhalarda, tek tanrıcılığın temel ilkeleri ile genel ahlak ilkeleri yer almaktaydı.

Sina'daki bu vahiy olayından sonra Hz. Musa, ataları İbrahim'e, İshak'a ve Yakub'a vadedilmiş olan kutsal topraklara, Arz-ı Mevud'a gitmek için İsrailoğullarıyla birlikte yola çıktı. İsrailoğulları bu göç esnasında sık sık isyan ettiler, Hz. Musa'ya zorluk çıkardılar. Tanrı, isyanları sebebiyle bir çok kez onları cezalandırdı. En büyük ceza ise kırk yıl çölde dolaşmalarıydı. Mısır'dan çıkan ilk nesil çölde telef oldu. Bunlar, hem Tevrat'ta hem de Kuran-ı Kerim'de detaylı olarak anlatılmaktadır. Mısır'dan çıkan ilk nesilden sadece iki kişi, Yefunne oğlu Kaleb ile Nun oğlu Yeşu vadedilen kutsal topraklara ulaşabildi. Tevrat'ın ifadesine göre, Hz. Musa bile işlediği küçük bir suç yüzünden kutsal toprakları göremedi.

Hz. Musa, peygamberlik görevi süresince Tanrının kendisine bildirdiği ayetleri bir kitap haline getirdi ve onu iki levhayla birlikte Ahit Sandığı'nın (Tabutu'l-âhd) içine koydu. Bu Ahit Sandığı'nı İsrailoğulları göç yolunda daima yanlarında taşıdılar. Hz. Musa, yüz yirmi yaşında iken Moab diyarında öldü ve oraya gömüldü.

Hz. Musa'nın peygamberliği döneminde Yahudi dini büyük ölçüde teşekkül etti. İtikat, ibadet, ahlâk ve hukukla ilgili kurallar belirlendi. Ayrıca, İsrailoğulları kutsal topraklara yerleştikleri zaman kurulacak devletin yapısı da tayin edildi.

Hz. Musa'dan sonra onun yerine Nun oğlu Yeşu geçti. Yeşu, kutsal topraklara göç yolunda İsrailoğullarına hem liderlik hem peygamberlik yaptı. Ona da Tanrı tarafından yeni hükümler gönderildi.

Yeşu'dan sonra İsrailoğulları bir süre lidersiz kaldı. Kabileler "şoftim" denilen hakimler tarafından idare edildi. Bu dönem, din tarihinde ve İsrailoğullarının tarihinde farklı durum göstermektedir. Kabilelerin başında bir peygamber bulunmamasına rağmen Tanrı onlara vahiy göndermeye devam etmiştir. Bu, o dönemdeki olayları ihtiva eden Eski Ahit'in Hakimler kitabında anlatılmaktadır.

Daha sonra İsrailoğullarına peygamber olarak Samuel gönderildi. Halkın isteği üzerine Saul (Kur'an'daki ismi Tâlut), onlara kral tayin edildi. Saul zamanında İsrailoğulları Filistinlilerle savaştılar. Hz. Davud, bu savaşta büyük başarılar gösterdi ve İsrailoğullarının zafer kazanmasını sağladı.

Saul'un ölümünden sonra Davud, İsrailoğullarının başına kral olarak geçti. Yahudi kutsal kitabına göre onun peygamberlik görevi yoktu. Onun zamanında Natan gibi peygamberler görevlendirilmişti. Davud, Kudüs'ü fethedip orasını başkent yaptı. Böylece İsrailoğulları kutsal toprakları ele geçirdiler. Davud, Kudüs'te büyük bir mabet inşa etmek istedi, fakat Tanrı bu işin oğlu Süleyman'a nasip olacağını söyleyerek vazgeçmesini sağladı.

Bir peygamber sayılmamakla birlikte Davud, kral olarak Yahudi tarihinde önemli bir isimdir. Onun zamanında İsrailoğulları en ihtişamlı dönemlerini yaşamışlardır. Tarih boyunca Yahudiler, hep onun zamanındaki ihtişamlı yaşamı özlemişler, Davud soyundan bir mesihin gelip onları kurtarmasını ve kutsal topraklara toplayıp o ihtişamlı krallığı kurmasını beklemişlerdir. 1948'de bağımsız İsrail devletinin kurulmasına rağmen dindar Yahudilerin hepsi hâlâ o mesihi beklemektedir.

Davud'un ölümünden sonra yerine oğlu Süleyman geçti. Tanrının vadettiği gibi Süleyman, Kudüs'deki Moriah dağında büyük mabedi inşa etti. Böylece, Yahudi tarihinde I. Mabet Dönemi başlamış oldu. Bu mabet, Bet-Hamikdaş (Kutsal Ev) adıyla bilinmektedir. İslam tarihinde ise adı Mescid-i Aksa'dır.

Süleyman'ın ölümünden sonra İsraioğulları arasında huzursuzluk meydana geldi. Bunun nedeni, Davud'un işlemiş olduğu bir günah idi. İsrailoğulları, Süleyman'dan sonra bölünmekle cezalandırıldı. Biri kuzeyde İsrail, diğeri de güneyde Yahuda olmak üzere iki ayrı krallık ortaya çıktı. Bunlardan İsrail krallığı putperestliğe yöneldi. Bu krallık, M.S. 722'de Asur'lular tarafından ortadan kaldırıldı. Asur'lular, bölgedeki kontrollerini sağlamak için Asur'dan bir grup insanı buraya getirip yerleştirdiler. Bu grup, daha sonra Yahudi inançlarını benimsedi. Fakat Yahudiler, İsrail ırkından olmamaları yüzünden bunları samimî Yahudi kabul etmediler. Onları daima dışladılar.

Yahuda krallığı bir süre varlığını devam ettikten sonra o da M.S. 587'de Babil kralı Nabukednazar tarafından yıkıldı. Kudüs'deki mabet Babilliler tarafından tahrip edildi ve halk Babil'e sürüldü. I. Mabet Dönemi de böylece sona ermiş oldu. Bundan sonra İsrailoğulları M.S. 1948'e kadar bağımsız bir devlet kuramadılar. Daima sürgün hayatı yaşadılar.

İsrailoğulları Babil'de yetmiş yıl kaldılar. Babil'deki sürgün hayatları, Perslilerin Babillileri yenmesinden sonra sona erdi. Pers kralı Koreş (Cyrus) Yahudilerin Kudüs'e dönmelerine ve mabedi yeniden inşa etmelerine izin verdi. Ezra'nın önderliğinde mabet yeniden inşa edildi ve Yahudiliğin kurum ve kuralları hayata geçirildi. Böylece, Yahudi tarihinde II. Mabet Dönemi başlamış oldu.

II. Mabet Dönemi, M.S. 70 yılına kadar devam etti. Romalıların idaresi altında yaşayan Yahudiler, çeşitli dinî ve siyasî baskılar altındaydılar. Yahudi isyanları yüzünden M.S. 70 yılında Romalılar Kudüs'ü tamamen işgal ettiler ve Babil sürgünü dönüşünde inşa edilen Mabedi yıktılar. Yahudilerin bazılarını da sürgüne gönderdiler. Böylece, ilk defa Asur sürgünüyle başlayan Yahudi diasporası dünyanın bir çok bölgesine yayılmış oldu.

YAHUDİLİĞİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Yahudiliğin bir takım temel özellikleri vardır. Bu özelliklerin en başında geleni, onun bir ahit dini olmasıdır. Tanrı, Yahudilerin atası Hz. İbrahim, İshak ve Yakup'la bir ahit yapmıştır. Bu ahit, İsrailoğullarının tanrının seçkin milleti olmasıyla ilgilidir. Tanrı, İsrailoğullarının atalarına, onların soylarını büyük bir millet haline getireceğini ve süt ve bal akan kutsal toprakları onlara vereceğini vadetmiştir. Tanrı, daha sonra bu vaadini Hz. Musa zamanında tekrarlamıştır. Bu yüzden Yahudilikte din ile milliyet iç içe girmiştir.

Yahudiliğin başka bir özelliği, kutsal bir toprakla kimlikleştirilmesidir. Yahudilik, bütün kurum ve kurallarıyla ancak kutsal topraklarda yaşanabilir. Bu kutsal topraklar da Filistin'dir. Yahudiliğin diğer özellikleri ise mabet ve mesihçiliktir.

Seçilmişlik

Yahudilere göre Tanrı, ataları İbrahim, İshak ve Yakup'la bir ahit yapmış ve onların soyunu kendisi için özel millet olarak seçmiştir. Bu yüzden Tanrı, tarihte onlara daima yardım etmiştir. Dört yüz yıllık Mısır esaretinden onları kurtarmak için Hz. Musa'yı görevlendirmiş ve kendisi de onların kurtuluşuna müdahalede bulunmuştur. Kutsal kitabı Tevrat'ı diğer milletlere vermemiş, onu özel milletine teslim etmiştir.

Seçilmişlik fikri, Yahudileri tarih boyunca daima diğer milletlerden farklı kılmıştır. Yahudiler, her türlü baskı ve zorlama karşısında millî ve dinî kimliklerini bu fikir sayesinde koruyabilmişler ve ideallerini canlı tutmuşlardır. Bu sayede onlar, yaklaşık iki bin yıllık sürgün hayatından sonra, 1948'de kutsal topraklarda bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmışlardır.

Dindar Yahudiler, seçilmişliği bir imtiyaz değil, külfet olarak görürler. Çünkü, tarlanın nasıl ekilip biçileceğinden, elbisenin rengine ve biçimine kadar hayatın her alanını kurallara bağlayan bir dini yaşamak ve yaşatmak zorunda olduklarını düşünürler.

Yahudilerin bu seçilmişliği, Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresi 47. âyette de söz konusu edilmektedir. Allah Yahudilere, bir zamanlar kendilerini seçtiğini, diğer milletlere üstün kıldığını ve onlara çeşitli nimetler verdiğini hatırlatmaktadır.

Kutsal Toprak Ve Mabet

Yahudilik, diğer dinlerden farklı olarak, belli bir toprakla kimlikleştirilmiş bir dindir. Yahudiliğin en temel kurum ve kuralları bu topraklara göre belirlenmiş ve şekillenmiştir. Tanrının seçip belirlemesi nedeniyle kutsal sayılan bu topraklar, Filistin topraklarıdır. Yahudilik bu toprakların dışında tam olarak yaşanamaz. Zorunlu sürgün hali hariç, Tevrat'ın buyruklarına kulak veren Yahudilerin mutlaka bu topraklarda yaşamaları gerekir. Yahudi din bilginleri, şartları uygun olup ta kutsal topraklarda yaşamayan Yahudileri Tevrat'ın buyruklarına karşı gelmiş bir asi olarak değerlendirmektedirler.

Yahudi geleneğine göre, kutsal topraklar içinde yer alan Kudüs, dünyanın merkezidir. Öldükten sonra tekrar dirilme buradan gerçekleşecektir. Dünyanın değişik bölgelerinde gömülmüş olan Yahudiler tekrar dirilme gününde yer altındaki kanallar yoluyla kutsal topraklara gelecek ve oradan dirileceklerdir

İşte bu nedenlerden dolayı Yahudiler, zorunlu kalmadıkça kutsal toprakların dışında yaşayamazlar. Hatta bu topraklardan başka bir yerde devlet kurmaları bile caiz değildir. Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, XIX. yüzyılda böyle bir teşebbüste bulunmuş, fakat dinî otoritelerin tepkisiyle karşılaşmıştır.

Yahudilik, kutsal sayılan Filistin topraklarıyla kimlikleştirilmiş bir din olduğu gibi aynı zamanda mabet merkezli bir dindir. Yahudilikteki bir çok kuralın mabette gerçekleştirilmesi gerekir. Bu mabet de her hangi bir mahalli sinagog (havra) değildir. Yerini Tanrının seçmiş olduğu ve onun istemesiyle Kral Süleyman tarafından yaptırılan Kudüs'deki meşhur mabettir. Süleyman Mabedi olarak da bilinen bu mabedin Yahudiler nezdindeki adı Bet-Hamikdaş'tır (Kutsal Ev). Bir çok defa tahribata uğrayan ve en son M.S. 70 yılında tamamen yıkılan Süleyman Mabedi'nden geriye bugün sadece batı duvarı kalmıştır. Mabedin yerine daha sonra Müslümanlar tarafından Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Süleyman Mabedi'nden kalan batı duvarı Yahudiler için önemlidir. Adı, İbranice'de "Kotel"dir. Yahudiler, bu duvarın önünde Mabedin durumu için ağıt yakarlar ve en kısa zamanda yeniden inşa edilmesi için Tanrıya yakarırlar.

Yahudiler, 1967 yılındaki savaş sonucunda Kudüs'e tamamen hakim olmalarına rağmen Mescid-i Aksa'yı yıkıp yerine Süleyman Mabedi'ni tekrar inşa etmemişlerdir. Bunun iki nedeni vardır. Bunlardan biri Müslümanların tepkisi, diğeri ve en önemlisi Yahudiliğin mesihçi karakteridir. İsrail devleti, İslam dünyasının tepkisinden çekindiği için şimdiye kadar bunu plânlamamıştır. İsrail devletinin bu tutumunda dinin de önemli katkısı vardır. Çünkü, Ortodoks Yahudiliğe göre Süleyman Mabedi'nin yeniden inşa edilmesi, mesihin gelmesine bağlıdır. Mesihin gelmesinden önce girişilecek böyle bir faaliyet, dinî otoritelerin tepkisini çekecek, din ile devlet karşı karşıya gelecektir. Bu nedenle Yahudiler, Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa etme teşebbüsünde bulunmamaktadırlar.

Mesihçilik

Mesih bir kurtarıcıdır. Uzun süre sıkıntıyla karşılaşmış, kendi çabalarıyla sıkıntıdan kurtulamamış tüm milletlerde bir mesih beklentisi olmuştur. Yahudilerdeki mesih beklentisi, M.S. 70 yılında Roma istilasından sonra belirgin hale gelmiştir. Romalılar, Yahudilerin Kudüs'deki mabedini yıkmış, önemli dinî kurumlarını ortadan kaldırmış ve Yahudiler üzerinde büyük bir baskı uygulamışlardır. M.S. 70 yılındaki bu yıkımdan sonra Yahudiler bir daha toplanma fırsatı bulamamışlar ve 1948 yılına kadar devamlı başka milletlerin egemenliği altında yaşamışlardır. Bu durum onlarda, Davud soyundan gelecek ve kendilerini kurtaracak olağan üstü güçlere sahip bir mesih inancının doğmasına yol açmıştır. Yahudi din adamları bu inancın temelini kutsal kitaplara dayandırmışlardır. M.S. XII. yüzyılda meşhur Yahudi bilgini Maimonides (İslam dünyasında Musa bin Meymun olarak bilinir), Yahudiler için belirlediği on üç maddelik iman esasları arasına mesih inancını da koymuştur. Yahudiler, her sabah ibadetinde "Geciktiği halde mesihin geleceğine inanırım" cümlesini iman ikrarı olarak tekrar ederler.

Mesih inancı, özellikle Ortodoks Yahudiler arasında yaygındır. Ortodoks Yahudilere göre, Yahudiliğin bir çok kurum ve kurallarının yeniden işlerlik kazanması mesihin gelmesine bağlıdır. Hatta bazı dinî gruplara göre devletin kurulması bile mesihle bağlantılıdır. Bu gruplar, mesih gelmeden kurulduğu için bugünkü İsrail Devleti'ni küfür devleti olarak değerlendirirmektedirler. Doğu Avrupa Yahudileri, her doğan erkek çocuğun mesih olabileceği beklentisi içerisindedirler.

Bu mesih beklentisi Yahudi tarihinde bir çok sahte mesihin çıkmasına neden olmuştur. XVII. yüzyılda Sabatay Sevi isimli biri İzmir'de mesihliğini ilan etmiş ve onun hareketleri dünya Yahudileri arasında heyecan uyandırmıştır. Fakat onun, sonradan bu iddiasından vazgeçip Mehmet ismini alarak Müslüman olması hayal kırıklığı yaratmıştır. Onun bu hareketinden sonra Türkiye'de Dönmeler adıyla bilinen bir dinî cemaat ortaya çıkmıştır. Bu cemaat, Sabatay Sevi'nin görünüşte Müslüman, içten Yahudilik temeli üzerine oturtulmuş ilkelerine bağlıdırlar.

TÜRKİYE'DE YAHUDİLİK VE YAHUDİLER

Yahudilerin Türkiye topraklarındaki mevcudiyeti oldukça eski tarihlere dayanır. Ege bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda M.Ö. IV. Yüzyıla ait Yahudi yerleşim bölgelerine rastlanmıştır. İzmir civarında Sart'ta, M.Ö. 220 yılına ait eski bir sinagog kalıntısı bulunmuştur. Ayrıca, Marmara'da, Akdeniz'de ve Karadeniz sahil şeritlerinde de eski çağ Yahudi yerleşim yerleri tespit edilmiştir. Yahudi tarihçi Josephus (M.S. 37-100?), Ön Asya seyahatlerinde Yahudilerle karşılaştığını ve onlarla görüş alış verişinde bulunduğunu yazmıştır. Osmanlıların Yahudilerle ilk karşılaşmaları, 1324 yılında olmuştur. Orhan Gazi Bursa'yı fethettiğinde, Bizans idaresinde yaşayan Bursa Yahudileri Osmanlıları kurtarıcı olarak karşılamışlardır. Orhan Gazi, Bursa'nın fethinden 50 yıl kadar önce çıkan bir yangın sonucu yok olan Etz-Hahayim (Hayat ağacı) sinagogunun yeniden yapılmasına izin vermiştir. XIV. Yüzyılın ilk yarısında Avrupa'daki soykırımdan kaçabilen Aşkenaz ve Karay Yahudileri Osmanlı'nın başkenti Edirne'ye sığınmışlardır. XV. Yüzyılda Sicilya'dan ve Selanik'ten kaçan Yahudiler de huzuru Osmanlı topraklarında tatmışlardır. Türkiye topraklarındaki Yahudi nüfusunun çoğalması, 1492 yılında meydana gelen İspanya sürgününden sonra gerçekleşmiştir. İspanya'yı Müslümanların elinden alan Hıristiyanlar, Yahudileri ve Müslümanları göçe zorlamışlardır. İspanya'yı terk eden Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Osmanlı idarecileri de onlara kucak açmışlardır. Dönemin Padişahı II. Beyazıt, eyalet valilerine ve sancak beylerine gönderdiği fermanda Yahudi göçmenlere yardımcı olunmasını istemiştir. Daha sonraki dönemlerde de Hıristiyan baskısından kaçan Yahudilerin Osmanlı topraklarına sığınması devam etmiştir. XVI. yüzyılın ortalarında İstanbul'daki Yahudi nüfusu sekiz bini aşmıştır. Bu sayı, İstanbul'un toplam nüfusuna oranla oldukça yüksek bir rakam teşkil etmektedir. Osmanlı topraklarında rahat bir yaşam süren Yahudiler, dinlerini ve kültürlerini geliştirmeye devam etmişlerdir. İstanbul, İzmir, Selanik ve Safed gibi Osmanlı Türk şehirleri Sefarad Yahudilerinin kültür merkezleri haline gelmiştir. Yahudiler, sanat ve ticaretin yanında devlet işlerinde de görev almışlar, dışişleri ve maliyede önemli mevkiler edinmişlerdir. Saray hekimlerinin çoğunluğunu da Yahudiler teşkil etmiştir. Yahudiler, Osmanlı yönetiminin bu hoşgörülü ortamında özellikle dinî edebiyat alanında dünyaca ünlü eserler vermişlerdir. Yosef Karo, Yahudilerin temel dinî hukuk kitabı olan Şulhan Arukh'u İstanbul'da tamamlamıştır. Yahudiler, Osmanlı'nın adil ve hoşgörülü yönetiminden her zaman memnun olmuş, Türklerin yönetiminde yaşamayı başka yönetimlere tercih etmişlerdir. Bu nedenle de, I. Dünya Savaşı'nın sonunda Türklerin elinden çıkan bazı bölgelerdeki Yahudiler, bugünkü Türkiye topraklarına göç etmişlerdir. Örneğin; Suriye yönetiminde kalmak istemeyen Yahudiler, Şam ve Halep'ten ayrılarak Türkiye'ye gelmişlerdir. Aynı dönemde, Kırım'da yaşayan Karay Yahudilerinden birkaç yüz aile de Türkiye'ye giriş yapmıştır. 1933 yılında, Hitler yönetimindeki Almanya'da görevlerinden uzaklaştırılan Yahudi akademisyenler Türkiye'ye sığınmışlar ve Türk üniversitelerinde görev yapmışlardır. II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa'dan da Türkiye'ye Yahudi göçü olmuştur. 1948 yılında Filistin'de bağımsız bir İsrail devleti kurulunca, Türkiye'deki 70.000 Yahudinin yarıya yakını İsrail'e göç etmiştir. Anadolu'daki Yahudilerin çoğu ya İsrail'e gitmiş veya İstanbul'a yerleşmeyi tercih etmiştir. Bu tarihten itibaren Anadolu'daki Yahudi nüfus, bazı yerlerde tamamen yok olmuştur.

aşküma
13-01-2009, 01:55
Çanakkale'nin Ölmez Hatıralarından: Namaz

İngiliz’in, vakit vakit gemilerden, siperden…
Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü.
Hızlı hızlı geçiyordum , tehlikeli bir yerden
Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü.
Böyle büyük görünen şey küçücük bir insandı.
Fakat bana çok dokundu, ayaklarım bağlandı.
Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler,

Güllelerin cehennemlik yağmurundan kaçarken;
Yolun biraz kenarında, tek başına bir nefer,
Pervasızca bombalardan, ateşlerden her şeyden…

Kendisine, süngüsünden bir mihrapçık kurmuştu,
Sonra onun karşısında namazına durmuştu.
Ne havada ıslık çalan ve düştüğü yerlere
Kızgın çelik sahnelerle ölüm saçan gülleler,
Ne semada ifrit gib vızıldayan tayyare…
Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku, ne keder

Onun demir yüreğini oynatmaktan acizdi,
Sanki toplar şarapneller tehlikesiz,,sessizdi!
Potinleri yanındaydı… Onun büyük saygısı,
Kunduralı ibadeti görmüyordu muvafık.
Böylesine bri yüreğin bütün işi kaygısı,
Elbet Hakk’ın rızasına olmalıydı mutabık

Kuru toprak üzerinde, kundurasız kılınan
Bu namazın, pek uygun bri kubbesiydi asuman!
Bir çam ona, gölgesinde yapmış idi seccade.
Sanki tekbir alıyordu vakit vakit top sesi…
Gözlerinin sade akı beyaz kalan yüzünde
Parlıyordu o sarsılmaz imanın gölgesi

Bir Müslüman nasıl olur? Bu levhadan anladım,
Hürmetlerle-yavaş yavaş-sokuldum beş on adım
Başındaki kabalağın gölgesine gömülen
Süzük gözler, dikmişti o süngüden mihraba
Hakk’ın büyük divanında, eli bağlı dururken
Artık, o can kaygısını almıyordu hesaba

Allah Allah, bu ne yüksek bir imandır ya Rabbi!
Kahramandır, çünkü toplar etrafında patlarken
Zerre kadar titremedi, namazını bozmadı
Dört yanında ateş saçan türlü türlü afetten
Sanki onu koruyordu bir meleğin kanadı.

Onun, böyle tevekkülü bana pek çok dokundu
Yüreğimi bir şey ezdi… iki gözüm sulandı.
Ey medeni İngilizler! Daha varsa getirin
İnsanları, küme küme öldürecek şeyleri…
Getirin de şu cenneti, cehenneme çevirin
Bakın onlar korkutur mu, bir Müslüman neferi

Bunu hala anlamıyor en Hamilton ne Garey
Müslüman’ı korkutamaz Allah’ından başka şey

Böyle dalgın, düşünerek geçerken ben yanından
Sağa sola selam verdi, namazını bitirdi
Sonra biraz kımıldadı.. ellerini –Yaradan
Tanrısına dua için-gökyüzüne çevirdi.

Şimdi artık Allah’ına döküyordu derdini
Gözlerini kapamıştı… Unutmuştu kendini.

Tanrısına karşı boynu bükük duran bir nefer
Korku bilmez bir yiğitti… Hürmetlerle eğildim!
Duasına, mutlak amin diyorlardı melekler
Kendimi pek fazla gördüm usul usul çekildim.

Ben giderken kulağıma, değdi onun sadası…
“Allahümme salli ala seydina”duası
Şimdi hala nerede bir kabaklı askeri,
Görse gözüm, hatırlarım o kahraman neferi

Ahmet Nedim

aşküma
13-01-2009, 01:55
Rusların Tatar soykırımı
İsmail Kahraman, Kırım'da, Akmescit, Karasubazar, Osmanlı'nın Sancak merkezi Kefe ve Sudak bölgelerindeki Osmanlı ve Tatar tarihi eserlerinin belgeselini çekti.

Araştırmacı Gazeteci ve TV5 Devr-i Alem program yapımcısı İsmail Kanhraman, Kırım'da yaşanan Tatar soykırımı, Sürgün ve Rus mezaliminin belgeselini çekti. Kahraman, Rusların Karadeniz filosunun üssü olan Sivastopol’u, Akyar körfezini. Kırım Savaşı’nın canlandırıldığı panoroma müzesini, Türk şehitliğini, Kökgöz Köyünü, Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray’daki Han Sarayı’nı, Zincirli Medresesini ve ünlü Türk aydını, gazeteci Gaspıralı İsmail Bey Müzesi'nde araştırmalar yaptı.

İsmail Kahraman, Kırım'da, Akmescit, Karasubazar, Osmanlı'nın Sancak merkezi Kefe ve Sudak bölgelerindeki Osmanlı ve Tatar tarihi eserlerinin belgeselini çekti. Eski sovyetlerin ünlü tatil beldesi Yalta’daki dünyanın paylaşıldığı Yalta konferansının yapıldığı Livadiye Sarayı’nı gezdi… Tatar Milli meclis başkanı Mustafa Cemil Kırımoğlu ile görüştü. Gözleve’de Tarih Müzesi, Tatar Han Camisi ile Fatih Sultan Mehmet'in heykelinin bulunduğu Gözleve Kahramanlar meydanında incelemelerde bulundu.

Tatar Hanları ve Osmanlı Medeniyetin'de Kırım

2-6 Eylül 2006 tarihlerinde Dest-i Kıpçak diyarı (Kıpçak Türkleri'nin ülkesi) Karadeniz’in karşı kıyısında bulunan Kırım’a yolculuğa çıktık. Kültür, medeniyet ve zaferler tarihimizi araştırmak üzere dünya coğrafyasındaki gezimizin ilk durağı Kırım’dı.

Kırım, tarihimiz açısından çok önemli dersler alınacak olaylara sahne olmuş bir yer. Kitap ve Romanlarda okuduğumuz; Bahçesaray, Akmescit, Akyar, Gözleve, Kefe, Yalta ve Sudak gibi Kırım illerini gezdik. Kırım, yıllardan beri görmek istediğim bir yerdi. Kırım’la ilgili ilk bilgiyi 1973 yılında 14 yaşında okuduğum haftalık Ufuk Gazetesi'nin kapağındaki büyük bir resim halen gözümün önünde. Rus gizli Servisi KGB'nin zehirlemeye çalıştığı Kırım Türkleri'nin lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu'nun çektiği sıkıntılar, çocuk yaşımda benim üzerimde büyük bir tesir bırakmıştı.

Rusların Tatar soykırımı ve mezalimi

Her dönemi birçok önemli olaya sahne olan Kırım tarihi ve Kırım ile ilgili araştırma yapmak üzere Kırım’a gittik. Rusların uyguladığı Tatar soykırımını belgeselleştirmekti amacımız. Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden, Ayasofya Müzesi Müdürü ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halik Dursun’un rehberliğinde araştırmalarımızı gerçekleştirdik.

Tatar Türkleri'nin anayurdu olan 300 bin Tatar’ın yaşadığı Ukrayna’nın özerk Cumhuriyeti Kırım'da çeşitli bölgeleri gezdik. Tatar sürgününü yaşayanlarla görüşüp araştırma yaptık. Rusların Karadeniz filosunun üssünün bulunduğu Akyar körfezi, Akyar’da Kırım Savaşı’nın canlandırıldığı panoroma müzesi, Kökgöz Köyü, Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray’da Tatar Elhamrası olarak bilinen Han Sarayı, Zincirli Medrese ve ünlü Türk aydını gazeteci Gaspıralı İsmail Bey Müzesi’ni gördük.

Bölgede sadece 300 bin Tatar kalmış

Televizyon'da Rus ve Ukrayna kanalları yayında. Bir zamanlar Tatarların hüküm sürdüğü Kırım'ın 2.5 milyon civarındaki nüfusunun sadece 300 bini Tatar. Televizyon'da Tatarca hiçbir program yok. Asırlarca bu bölgeye hüküm etmiş bir milletden geriye hiçbir şey kalmamış. Bu bölgede korkunç bir soykırım ve vahşet yaşanmış.

Odamın açık penceresinden Rus ve Ukrayna donanmasının konuşlandığı Akyar körfezindeki donanmanın ışıklarını seyrederken derin düşünceye dalıyor ve esen serin rüzgarla kendime geliyorum. Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan dünya, Rusya'nın Tatar ve Kafkas halklarına uyguladığı soykırımı acaba neden görmüyor?..

Kırım'da Rus vahşet ve Soykırımı 232 yıl önce başlamıştı

Türk kamuoyunda yanlış bir bilgilendirme var. Bizler, Kırım’da soykırımın ikinci dünya savaşından sonra 1945’te başladığını biliyoruz. Aslında bu bölgedeki soykırım ve vahşet 232 yıl önce, 1774 yılında başladı. Asırlardan beri Kırım'da yaşayan Tatarların Rus yayılmasına karşı ısrarlı direnişi, 1774’te son bulmuştu.

Kırım’ı Rusya’nın bir parçası haline getiren Çarlık, buraya verdiği özel önem gereği büyük yatırımlara girişti. Küçük bir kıyı kasabası olan Akyar, Sivastopol adıyla büyük bir limana dönüştü ve Rus ileri gelenleri için kıyılarda yazlık saraylar inşa edildi. Hepsi de Tatar yerleşimi olan kentlerin ve kasabalarin adları da değiştirildi. O zamanlar, tüm Batı yakasında olduğu gibi Rusya’da da Yunan hayranlığı ve Kırım’ın eski Yunan’ın bir parçası olduğu iddia ediyordu. Ruslar bu hayali kökene dayanarak Akmescit'i "fayda şehri" anlamında Yunanca kökten gelen Simferopol; Gözleve’ye Mihridates Eupator’a izafeten Toriya; Kefe’ye "Theodos Şehri" karşılığı olarak Ferahiye, Akyar’a da "muhteşem şehir" anlamında Sivastopol dediler. Amaç Kırım’ın ve kentlerinin Türk kimliğini silmekti. Nitekim sadece şehirlerin isimleri değiştirmekle kalmadılar, sarayları, hanları, camileri de yıktılar.

Türkiye’de yaşayan Tatarlar Kırım’dan ne kadar haberdar?

Türkiye'de bugün 2 milyona yakın Tatar Türkü yaşamakta. Gebze'de bir mahalleye bile adını veren Tatarlarla ve Kırım ile ilgili yeterli araştırma yapılmıyor. Kırım'ın Karasubazar bölgesinde yaşayan Tatar halkı ile tanışıp Eski Kırım’da Özbekhan camisini, Kefe’de Baybarshan Camii’nin ziyaret edip Sudak Kalesi ve şehrini gezdik. Eski sovyetlerin ünlü tatil beldesi Yalta’ya gidip İkinci Cihan Harbi sonrası dünyanın paylaşıldığı ünlü Yalta Konferansı’nın yapıldığı bu şehrin belgesel çekimlerinin ardından Yalta Konferansı’nın gerçekleştiği Livadiye Sarayı’nın gezerek iki kutuplu dünya ve soğuk savaş yıllarını hatırlamaya çalıştık. Tatarların efsanevi lideri Tatar Milli meclis başkanı Mustafa Cemil Kırımoğlu ile görüşüp Gözleve’de Tarih Müzesini gezdikden sonra, Mimar Sinan’ın Osmanlı cografyasının en kuzeydeki Osmanlı mimarisi ile yapılan tarihi eseri Tatar Han Cuma Camii’nin ve Mevlevi Tekkesi’nin belgesellerini çektik.

2

Tatar Hanları ve Osmanlı medeniyetinde KIRIM

Kırım, Anadolu’ya kucak açar

Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Akmescit'den gelerek Akyar Körfezi'nden Akyar (Sivastapol) şehrine girdik. Körfezi gördüğümde dilimden 150 yıl önce besetlenen ünlü Sivastopol marşının şu mısraları dökülüveriyor.

Sivastapol önünde yatan gemiler / Atar da İslam toplarunu yer gök inler...

Artık Sivastopol önünde Osmanlı donanması değil, Rus ve Ukrayna gemileri yatıyor.

Akmescit (Simferepol)'den Akyar (Sivastopol)'a Gidiyoruz. Uçağımız Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Akmescit (Simferepol) hava limanına inişe geçiyor. Sonbaharın ilk günleri. Uçağımız yemyeşil tarlalar üzerinden geçerek Akmescit hava limanına adeta Kırım'da yaşanmış soykırım ve mezalimlere isyan edercesine çok sert bir iniş yapıyor.

Akyar yani Sivastopol, Kırım'ın en büyük şehirlerinden birisi. Sivastopol; Rusya ile Ukrayna arasında tartışma konusu olmuş. Rus deniz üssü bulunmakta. Yakın zamana kadar yabancılara tümü ile kapalıydı. Bu yüzden turistler Simferepol yani Akmescit’e yönlendiriliyorlardı.

Hava limanından otobüslerle bir zamanlar askeri bölge olan Sivastopol yani Akyar’a doğru yola çıkıyoruz. Verimli mevye ağaçları ve üzüm bağlarından, yeşil ovalardan geçerek 2 saatlik mesafedeki Sivastopol'a giderken elimdeki Kırım tarihi ile ilgili notları okumaya devam ediyorum.

Sivastopol önünde yatan Osmanlı gemileri nerede?

Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Akmescit'den gelerek Akyar Körfezi'nden Akyar (Sivastapol) şehrine girdik. Körfezi gördüğümde dilimden 150 yıl önce bestelenen ünlü Sivastopol marşının şu mısraları dökülüveriyor..

Sivastopol önünde yatan gemiler...

Atar da İslam toplarunu yer gök inler...

Artık Sivastopol önünde Osmanlı donanması değil, Rus ve Ukrayna gemileri yatıyor.

Akyar, adını şehir girişinde beyaz kayalardan alıyor. Şehir merkezinde bir otele yerleştikten sonra Sivastopol şehrinin gece manzarasını görmek için geziye çıkıyoruz. Daha önce askeri bölge olduğu için halka kapalı olan şehir ve donanmanın bulunduğu körfez ve liman rahatlıkla geziliyor. Sahilde ve meydanda kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra tekrar otele dönüyoruz.

Tatarlar ve Kırım tarihi hakkında Türk kamuoyu yeterli bilgiye sahip değil. Tatarlar vatansız ve topraksız bir halk değildi. Büyük Bozkır’ın, Karadeniz’in Karşı tarafı Dest-i Kıpçak'ın Türkçe hikayesi onlarla başlamıştı.

Kırım, Anadolu’ya kucak açar gibi koşuyor

Anadolu’ya doğru kucak açar misali Karadeniz’in içine kollarını açarak giren Kırım, başlangıçta Kıpçak Ülkesi, sonra da Büyük Tataristan diye anılan Büyük Bozkır’ın parçasıydı. Bu coğrafya Karadeniz’in kuzeyinden başlayıp Rusya içlerine kadar uzanır; bir yandan Macaristan Ovası, bir yandan Asya bozkırlarıyla kucaklaşırdı. Burası daha 4. yüzyıldan itibaren kalabalık Türk kavim ve kabilelerinin batıya yönelik hareketlerinin toplanma ve geçiş merkezi olmuştu.

İlk olarak Hun atlıları geçti Kırım'dan. Onları Avarlar izledi; arkasından Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar, Tatarlar gelip yerleşti. Bin yıl boyunca bu muazzam coğrafyaya onlar hükmetti. Büyük Bulgar Kağanlığı, Hazar Kağanlığı, Altın Ordu Hanlığı gibi Doğu Avrupa’nın en büyük Türk devletleri bu topraklarda vücut buldu. Hepsi Büyük Bozkır’ın ve onun Karadeniz’e açılan küçük parçası Karadenizin karşı tarafı Kırım'da.

Dest-i Kıpçak diyarı Kırım

Kırım tarihimiz için çok önemli dersler alınacak olaylara sahne olmuş bir yer. Dest-i Kıpçak diyarı denilen ve Altınordu, Tatar ve Avarlar gibi 6 büyük Türk boyunun devlet kurduğu bölge. Rus Çarlığını bile uzun yıllar idare eden Kırım hanları Osmanlı ile birleştikten sonra çok önemli hizmetler yapmışlardı.

Tatar Türkleri'nin ana yurdu olan ve Ruslar tarafından 250 yıldır soykırım, sürgün ve mezalim uygulanan, bugüne kadar yüz binlerce şehit veren, bir zamanlar Tatar Türkleri'nin başkenti Bahçesaray'da Han sarayı başta olmak üzere, Akmescit, Akyar, Kefe, Gözleve ve Yalta'da zamanı durdurup tarihi yolculuğa çıktık. Kırım'ın çeşitli bölgelerini gezerek sürgünden dönen Kırım Tatarlarının çektiğı sıkıntıları yerinde inceledik. Ukrayna ve Rus mezalimi ve soykırımına karşı verdikleri özgürlük mücadelesi karşısında heyecanlandım.

Yalta Konferansı’nın yapıldığı Livadiye Sarayı’nın içinde belgesel çekerken soğuk savaş yılları hatırıma geldi. Yalta şehir merkezindeki Gaspıralı İsmail Bey’in öğretmenlik yaptığı Medrese ile Osmanlı kültür eserlerini araştırdık. Yalta sahilindeki Osmanlı çınarı altında Karadeniz’in karşı tarafındaki sahillerin belgesel çekimlerini yaptık.

Tatarların efsanevi lideri Tatar Milli meclis başkanı Mustafa Cemil Kırımoğlu ile Bahçesaray’daki evinde ropörtaj yaparken 15 yıllık hapis hayatını konuştuk. Osmanlı'nını liman kenti Gözleve’de Türk Yahudileri olan Karaim Türkleri'nin Tarih Müzesi'nde çekim yaparak Yahudi dinine mensup Karaim Türkleri'nin geleneklerini öğrendim. Gözleve’de Mimar Sinan’ın en kuzeydeki eseri tarihi Devlet Han Cuma Camii’ni, 1917'de bağımsız Kırım Cumhuriyetini kurduğu için Ruslar tarafından şehit edilen Numan Çelebi’nin, İkinci Cihan Harbi ve Kırım savaşında şehit olan Türk paşalarının mezarlarını ziyaret ettik.

Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde, işte birlik” mücadelesi

Gaspıralı bir Kırım Tatarıydı ve küçük ve zayıf halkının koca Rus İmparatorluğu’na tek başına karşı koyamayacağını biliyordu. Gaspıralı "dilde, fikirde, işte birlik" sloganıyla yola çıkarken, Türk toplumlarını etnik milli bir temelde bir araya getirmeyi ve modernleşme sürecine sokarak dönüştürmeyi tasavvur ediyordu.

Onun başlattığı milliyetçi hareket, kısa zamanda etkisini göstermeye başladı. Kırım ve Kazan Tatarlarının uyanışı dalga dalga yayıldı. Kırım’ın ilhak edilişinin tam yüzüncü yılında, 22 Nisan 1883’te, giderek Tatar Gaspıralı’nın deyimiyle sadece direnişe öncülük etmekle kalmıyor, "her su boyunda ayrı bir şive ile konuşan" Türk topluluklarına "sade ve anlaşılır" bir ortak şive sunuyordu. Bu dönemde İstanbul ile de yoğun bağlantılar kuruldu. İstanbul’un desteklediği "Vatan" adlı gizli bir örgüt Kırım’da örgütlenmeye başladı. Milliyetçi ve bağımsızlıkçı eğilimler giderek belirginleşti ve 1917’de Çarlığın çöküşünün ardından Kırım Tatarları bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ne var ki, artık yarımadada azıklıktaydılar ve bağımsız bir devleti ayakta tutmaları zordu. Bolşevikler ve Kızıl Ordu Kırım’a girdiğinde Sovyet yönetimi de el değiştirmemek üzere buraya yerleşti. Yeni bir göç dalgasıyla Tatarların önemli bir kısmı Romanya ve Türkiye’ye geçti. Kırım’daki nüfusları iyice azalmıştı.

Kırım'da asırlardan beri yaşanan bir kültür ve medeniyet nasıl yok olmuştu? Dest-i kıpçak diyarı Kırım'da bugün 300 bine yakın Tatar Türkü'nün ölüm kalım mücadelesini Kırım illerini gezerek yerinde araştırıp tarihe not düşeceğiz.

3

Kırım'da Türk şehitliği

160 yıllık vefasızlığımız
1853–1856 yıllarında yapılan Kırım savaşında Sivastopol’da şehit olan Osmanlı askerleri için 6 yıl önce Türkiye'nin Ukrayna-Kiev büyükelçiliği tarafından yapılan şehitliği ilk kez bu kadar kalabalık bir ziyaretçi heyeti geliyor. Burada mezarları tespit edilen elliye yakın şehit Mehmetçik var.

Sivastopol'da unutulmuş Kırım Savaşı şehitlerini ziyaret ediyoruz. Kırım'ın Rusya dönemindeki askeri başkenti Sivastopol (Akyar)'dan Kırım Hanlığı dönemindeki başkenti Bahçesaray’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Sivastopol'a hakim tepe üzerindeki çam ormanları içinde 6 yıl önce yapılan Osmanlı şehitliğini ziyaret edeceğiz.

1853-1856 yıllarında yapılan Kırım savaşında Sivastopol’da şehit olan Osmanlı askerleri için 6 yıl önce Türkiye'nin Ukrayna-Kiev büyükelçiliği tarafından yapılan şehitliği ilk kez bu kadar kalabalık bir ziyaretçi heyeti geliyor. Burada mezarları tespit edilen elliye yakın şehit Mehmetçik var.

160 yıllık vefasızlığımızın belgesi

Şehitler bulundukları yerden mezarları alınarak anıtın olduğu yere getirilmiş. Türkiye büyükelçiliği tarafından görevlendirilmiş Tatar görevli, şehitliğe son yıllarda az da olsa Türk ziyaretçilerin de geldiğini söylüyor. Kırım'a ve özellikle Yalta'ya giden Türk turistler Sivastopol şehitliğini mutlaka ziyaret etmeli.

Bu şehitlikte isimsiz ve kefensiz yatan Mehmetçikler acaba Anadolu'nun hangi ilinden bu bölgelere gelmişler? Hangi ana kuzuları Sivastopol toprağının karabağrında yatıyor? 150 yıl sonra hatırlanan, anıt ve mezarlık yapılan bu şehitler acaba vefasızlığımızı affedecekler mi? Şehitlikte Fatiha okuyup dua ettikten sonra belgesel çekimleri yapıyoruz.

Sivastopol'dan Bahçesaray'a giderken.

Sivastopol'dan Bahçesaray'a giderken yol üzerindeki boş alanlarda küçük evcikler ve çadırlarda Tatarların toprak kavgası verdiklerine şahit oluyoruz. Oysa Tatarlar bu toprağın gerçek sahipleriydi. Her şeye rağmen 250 yıldır süren bir sürgün ve soykırımdan kültürel bakımdan canlı kalabilmiş olmalarını anlamak kolay değildir.

Ayder Arıcan adlı bir Kırım-Tatarının sürgün yıllarında neler çektiğini çarpıcı bir şekilde şöyle anlatıyor:

"Gecenin yarısıydı. Saldatlar geldiler. Yirmi dakika vakit verdiler. Beş kilo gümüşümüz vardı, onları aldık. Kaşıkları aldık, yarım çuval tütün vardı; yastık, minder vardı; onları aldık."

Bu sözlerin sahibi Ayder Arıcan, o zaman 16 yaşındaydı; şimdi 74 yaşında. Aradan geçen onca yıla rağmen, o korkunç geceyi ve ardından hayvan vagonlarında 12 gün süren çileli yolculuğu ayrıntılarıyla hatırlıyor. Gözleri önünde yakınlarının öldürülmesini, insanların açlık ya da hastalıklardan kırılmasını ve sonra Özbekistan’da bir çölün ortasına bırakılmalarını... "Çölü ilk o zaman gördüm" diyor. Bağa bahçeye, Kırım’ın ılıman iklimine alışık insanları kırıp geçirecek bir ortama nasıl uyum sağlayacakları hiç hesaba katılmamıştı.

Bahçesaray yolunda gördüğüm acı manzaralar

Akyar'dan Bahçesaray’a doğru yolumuza devam ederken yolun sağ ve sol tarafında derme çatma evcikler bir mücadeleyi yansıtıyordu. Tatar kadınların sırtlarında taşıdığı taşlarla yapılan bu evciklerin çevresindeki çadırlarda gördügümüz acı manzaralar beni derinden üzdü. Tatarlar, Kırım'ın her yerinde babalarının elinden alınan toprakları zorla geri almak istiyor. Kırım-Tatarları'nın yaşadığı bu durumdan dünya kamuoyunun haberi yok. Bana göre dünyada Tatarlar'a uygulanan soykırımın bir başka benzeri yok.

Ceviz ve üzüm bağları arasından Bahçesaray'a doğru giderken yol kavşağında durup üzüm, elma, armut, incir ve Kırım fındığı satın almak istiyoruz. Tatar, Rus ve Ukraynalı kadınlar bizlere satış yapabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Tatarlar kadar olmasa da Kırım'da herkes fakir. Birçok Rus, Kırım'dan zorla olmasa da göç etmeye balşlamış. Tıpkı 45 yıl önce Tatarların zorla Kırım'dan sürüldüğü gibi.

Sürgünde geçen 45 yıl

Bugün Kırım'da toprak mücadelesi veren Tatarlar, sürüldüğü yerlerde ne başlarını sokacak evleri vardı, ne de onlara kapılarını açacak akrabaları. Ayder Arıcan sürgün günlerini şöyle anlatıyor. "Kolhozdan arabalarla gelip bizi aldılar, mektep binasına doluşturdular. Araya çul gerip odaları böldük. Bir horanta (aile), bir yanda bir horanta."

Ondan sonra geçen 45 yılı yaşanmamış gibi çok kısa geçti. Sinerek, köşelere çekilerek, gölgelerde gölge gibi dolaşarak, yazgılarına boyun eğerek geçirmişler yılları. “Emekli olduğumda Taşkent’te apartman dairesinde yaşıyordum" diyor. Geri dönüş olunca neyi varsa Taşkent’te bırakıp çocukluk yıllarında yaşadığı ülkeye döndüğünü söylüyor: "İş yoktu, para yoktu, ev yoktu. Ama gelmek gerekti." Ayrıca anlattıkları sadece kendi öyküsü değildi. Bu halkın öyküsüydü; bir gece içinde topyekun yurtlarından koparılıp atılan Kırım Tatarlarının öyküsü.

Ata Yurt'da yeniden vatan kurmak

Kırım'da bir toplum kendini yeniden kuruyor. "Sıfırdan vatan" meydana getiriliyor. Yüzyıllarca Çarlık baskısı altında yaşamış, nüfusunun çok büyük bir kısmı daha o zamanlarda bu toprakları terk etmek zorunda kalmış, Stalin döneminde toptan sürgüne gönderilmiş; dili, kültürü, gelenekleri, toplumsal bağları parçalanmış, üretimden ve topraktan koparılmış bir halk ısrarla ve inançla ulusal kimliğini arıyor.

Eski Kırım'dan ezan sesleri ile ayrılıyoruz.

Eski Kırım'da son durağımız minaresi ile ayakta kalma mücadelesi veren Özbek Han Camisi. Çiçekler ve ağaçlarla bezenmiş geniş bahçesinde kırılmış mezar taşları, harabe olmuş türbe, medrese ve hamam kalıntıları ile gönül yarası. Evliya Çelebi'nin satırlarından, daha 17. yüzyılda Solhat (Eski Kırım) şehrinin kısmen terk edilip sönmeğe yüz tuttuğu anlaşılmakta.

Evliya Çelebi, Ulu Cami veya Özbek Han Camii'ne bitişiğinde bizim yıkık duvarlarının belgeselini çektiğimiz medresenin 733 (1332)'de Kılburun Bey Kızı İnci Hatun tarafından camiden on sekiz yıl daha sonra yapıldığını belirtiyor. Mezar taşları kitabeler, yıkık duvar örgüleri ve ek yerlerinin incelenmesi gerekiyor. Eski Kırım'da ayrıca 661 (1262) tarihli Buharalı Hacı Ömer Camii'nden söz ediliyor. Evliya Çelebi, Altun Orda genel valileri zamanında yapılan camiin, 17 yüzyılda henüz ayakta olduğunu göstermekte. Biz bu camiyi bulamıyoruz. Eski Kırım'daki Özbek Han Camisi minaresinden ezan sesleri eşliğinde ayrılırken Kırım’ın geleceği adına ümidimiz tazeleniyordu...

aşküma
13-01-2009, 01:56
Cibiliyetsiz Diyemem, Ama Aldandılar”
Sultan Abdülhamit Han:
“Ne garip tecellidir ki, Amcam Abdülaziz Han’ı düşürmek için Avrupa’ya Genç Osmanlılar, eninde sonunda muradlarına ermiş, hem Abdülaziz Han’ı tahttan düşürmüş, hem de peşinden çıkan 93 Rus Harbi, Rumeli’nin yarısını alıp götürmüştü. Tıpkı onlar gibi, beni düşürmek için Avrupa’ya kaçan Jön Türkler de muradlarına ermişler, beni düşürmüş ve Cihan Harbi’nde Osmanlı İmparatorluğu’nu elden çıkarmışlardır. Her iki grup da memleketin okumuş, yazmışlarını içine alıyordu. Batıcılığa hayrandılar ve memleketin tek kurtuluşunu “Meşrutiyet”te görüyorlardı. Bu emellerine ordunun bir parçası da vasıta ettiler.
Böylece her iki grubun dayandığı ordu da içinden parçalandı. Evet, ne kadar garip bir tecellidir ki, ben bu olayların her ikisini de içinde yaşadım. Amcamın öfke ile yapamadığını ben, sabırla yapmayı denedim. Amcamın ceza ile yapamadığını ben, bağışlayarak elde etmeye çalıştım. Ama yine de muvaffak olamadım. Ve daha garip bir tecelliye bakın ki, Genç Osmanlıları da, Jön Türkler’i de Osmanlı’yı parçalamak isteyen büyük devletlerin hepsi arkalıyordu. Bu devletlerin gözünde ümit, bu gençlerdeydi. Bunların dediği yapılırsa. Osmanlı kurtulacak, dediklerine kulak asılmazsa batacaktı. İki kere istemeyerek de olsa dediklerini yaptık. Ve işte battık. Bâri son kalan bir avuç vatan toprağında yaşayanların gözü açıldı mı? İnşallah!
Evladım sayılan bu çocuklar, benim bir sarayın dört duvar arasında gördüğüm hakikatı, koskoca yeryüzünü gezip tozdukları halde nasıl görmediler? Nasıl görmediler de ecdat kanı ile sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi elleri ile batırdılar. Suçlamaya dilim varmıyor. Fakat görmüyorlardı ki İngilizler, Fransızlar, Ruslar, hatta Almanlar ve Avusturyalılar yani bütün büyük Avrupa devletleri menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardı. Görüyorlardı ki, bu devletler birbirleri ile dalaşıyor,ama Osmanlı’yı üleşmekle birleşiyorlardı. Söyledim. Yine söyleyeceğim. Anlattım, yine anlatacağım. Düşünmüyorlar mıydı ki, Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya gelmesinden oluşmuştur.
Böyle bir ülkede meşrutiyet, ülkenin unsur-u aslisi için ölümdür. İngiliz Parlamentosu’nda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap, mebus bulunmasını istemeye kalkıyorlar hayır. Bunca okumuş düşünmüş, kendisini davasına cermiş vatan evladının cibilliyetsiz çıkacağını kabul edemem.
Sadece aldandılar derim. Aldandılar, ama cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca masum vatan evladı çekti. Hem öldüler, hem vatanlarından oldular.

aşküma
13-01-2009, 01:57
Osmanlı ve diplomasi
Diplomasiyi üstünlüğünü kabul ettirme sanatı ya da üstünlüğü kabullenme kepazeliği olarak adlandırmak mümkün! Devletler arası ilişkilerde diplomatik yaklaşımlar -incelikler- tarihin asla unutmadığı ve geleceğe taşıdığı konulardandır.
Şimdi size iki diplomatik dip not aktaracağım biri Osmanlı'dan, diğeri Türkiye'den;
Türkiye'den başlayalım: Lozan Barış görüşmeleri sırasında Türkiye'yi İsmet İnönü temsil etmektedir. Bugün hala bam telimiz olan Kerkük ve Musul konusu görüşülmektedir. İsmet İnönü Musul ve Kerkük'ün Türkiye'ye bırakılması için İngiliz heyetinden ricada bulunur; "Efendim malumunuz Türkiye fakir bir ülkedir, bu bölgelerden çıkacak petrol gelirlerine ihtiyacı vardır. Bunun içindir ki Musul ve Kerkük'ün Türkiye'ye bırakılması daha uygun olur."
Osmanlı'da diplomasiyle üstünlüğün kabul ettirilmesine örnekler çoktur ki; Yavuz Sultan Selim Han'dan bir örnek verelim: İran şahı Osmanlı sultanına verilmek üzere çok kıymetli eşyalardan oluşan bir sandık hazırlatır ve Selim Han'a gönderir. Sandık Padişahın huzuruna geldiğinde açılır, içindeki eşyalar tek tek çıkarılmaya başlanır ama bi yerden sonra odanın içini oldukça pis bir koku kaplar, burunların direkleri sızlamaktadır. Sandığın dibine gelindiğinde insan pisliğine rastlanır, haliyle herkes öfkelenir ve Sultanın buna nasıl tepki vereceğini merak eder.. Yavuz Sultan Selim Han çok kıymetli eşyalardan müteşekkil bir sandık hazırlanmasını ister en alta da bir paket ve bir de not bırakılır. Hediye sandık Şah'a gönderilir. Şah'ın sarayına giden sandık açılır, hedişeyer tek tek çıkarıldıkça sandığın içinden gül kokuları yayılır. En alta gelindiğinde bir paket lokum ve bir de not bulunur: "Herkes yediğinden ikram eder"..

aşküma
13-01-2009, 01:57
Senin istifa ettirdiğini bizde istifa ettirdik...
-Olayı bizzat M.Akif nakleder yanlışım varsa Allaha sığınırım-
Sabah namazına ne zaman gitsem Süleymaniyeye hep ağlayan bir adam görürüm ne kadar erken gitsemde o adam hep oradadır.Bir gün adama sordum niye böylesin diye adam anlatır:
Zaman karışık zamandır ve tamda Abdulhamit han gibi bir deha başedebilir anca fitne fesatla...O zamanın komutanlarından biride bendim istifa etmek istedim şöyle çocuklarımla bağımla bahçemle ilgileneyim dedim ve istifamı verdim ancak cennetmekan Abdulhamit han hz.kabul etmedi ancak defalarca rica edip en son kabul ettirdim istifamı...
Zaman geçer işte bir gün rüyamda Peygamberimiz sav. ile Abdulhamit hanı gördüm Peygamberimiz Osmanlı ordusunu teftiş etmektedir ve Abdulhamit Han Efendiler Efendisine Sav.bilgi vermektedir.Düzenli giden ordu bir anda bozulur.Peygamberimiz bu olayın nedenini sorar Abdülhamide...
Abdülhamit cevap verir:Efendim der o alayın sahibi istifa etti biz de kabul ettik...Peygamberimiz şöyle der:
Senin istifa ettirdiğini bizde istifa ettirdik...
İşte der adam o günden bu yana acaba beni tekrar ümmetine alacak mı diye hep buna ağlıyorum...

aşküma
13-01-2009, 02:00
Çağdaşlaşma Yolunda

1930'lu yılların Türkiyesi'nin Urla gibi bir Ege şehrinde dahi açlıktan insanların öldüğünü... Ortalama bir memurun aylık maaşının 50 lira olduğu bu dönemde, çağdaşlaşma yolunda(!) 75 000 lira gibi büyük paranlar ödeyerek heykel yaptırdığımızı (1)

Kendinizi Türklere Emanet Edin

16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hıristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde: "Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini …(2)

Talan Edilen Mirasımız

Şanlı Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazinin mübarek anası Hayme Hatunun Domaniç’teki türbesini ulu hakan Abdülhamid Han'ın, ecdadına hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina ile tamir ettirip pencerelerini atlas perdelerle kaplattırdığını ve zeminini de Hereke dokuması muhteşem bir halı ile, döşettiğini . . . Daha sonraları iş başına gelen Halk Partisi döneminde ise o muhteşem halının türbeden gasp edilerek, partinin İnegöl ilçe yöneticilerinin kapılarına paspas yapıldığını ve atlas perdelerinin de kaymakamlık binasında kullanıldığını... (3)

Ecdadımızın Silinmez İzleri

1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen'in bir ara söze: "Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisidir" diye başlaması üzerine Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak:"No... Sör... Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlılar'ın 1800.lü yılların sonunda yaptığıdır" diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini ,,(4)

Bitmeyen Osmanlı Sevgisi

Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı, Osmanlı " diye sayıkladığını .. Budapeşte'den gelen bir yazarımıza bir Boşnak,ın'. "Madem ki İstanbul'a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul'u görmeden . alması!" dediğini Trablusgarp'daki ihtiyar Cezayirlilerin , boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını…(5) Biliyor muydunuz.

Avrupa'da Akıncı Korkusu

1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde. Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyetin ihdas edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince. Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur" diye bir karar alınarak iptal edildiğini...(6)

Cennette Yer

Osmanlı Devleti'nin zirvelerde şahlandığı, akıncılarının Avrupa içlerinde at oynattığı bir dönemde. kilisede bir papazın vaaz verirken"Dünya hakimiyetinin Türklere fakat Cennet'in de kendilerine ait olduğunu... " söylemesi üzerine. bu taksime aklı yatmayan cemaatten bazılarının büyük bir ümitsizlik içinde: "Dünyada bizi yurtlarımızdan çıkaran Türkler hiç Cennet'te yer bırakırlar mı?" dediklerini...(7)

Batışın Remzi

Yükseliş dönemimizin ruhunu yansıtan mütevazı Topkapı Sarayına karşılık, yıkılışımızı remzeden Varsay taklidi Dolmabahçe Sarayının Avrupa'dan borç alınan para ile, 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanılarak inşa edildiğini... (8)

Şefzade'nin Dolmabahçe Sefası

İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde, oğlu Ömer İnönü nün gerek talebelik gerekse daha sonraki yıllarda koskoca Dolmabahçe Sarayını ikametgah olarak kullanıp, yattığı bir oda için bütün sarayın kaloriferlerini yaktırdığın ve ayrıca bu şefzadenin sarayda kadınlı kızlı gece alemleri düzenlediğini... Bütün bu olanların dönemin Millet Meclisinde ciddi tartışmalara yol açtığını ve o gün mecliste bulunan baba İnönü nün kulaklığı takılı olduğu halde müzakereleri işitmemezlikten geldiğini (9)

Ağaca Asılan Zekat Parası

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de: "Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını.. Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını (10)

Nebiler Sultanı nın Güzellikleri

Aşk bahçesinin yanık bülbülü Hazreti Mevlana'nın, Peygamberimiz'in (sav) üstün vasıflarıyla alakalı olarak: Nebiler Sultanı'nın (sav) vasıflarının şerhini. eğer ben devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez. " dediğini... Sahabi efendilerimizden Amr bin As'ın (ra): "Benim gözümde Resulullah'dan (sav)daha sevgili, benim gözümde Ondan daha büyük bir kimse yoktur. Ne var ki, Ona olan tazimimden gözüm doya doya Ona bakamıyordu " dediğini. . . İmam Kurtubi'nin de "Nebiler Nebisi'nin (sav) güzellikleri bize tamamıyla gösterilmemiştir. Gösterilmiş olsaydı, gözlerimiz Ona bakmaya takat getiremezdi " diyerek İki Cihan Saadet Güneş’inin güzelliklerini bir nebzecik olsun anlatmaya çalıştıklarını..(11)Biliyor muydunuz?

Osmanlı Arması

Merhum Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatıldığını ve kendisinin de suçlanarak mahkemeye sevkedildiğini Necip Fazıl'ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde: İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye haykırdığını (12) Biliyor muydunuz?

Pasaport Farkı

Şanlı Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: "Herkes bu pasaportla alay ediyor Eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb'asıyım ne olur bunu değiştirin" diye sefaret yetkililerine yalvardığını… (13)

Türk Köşesi

Devlet i Aliye yi Osmaniye'nin üç kıtada at oynatıp buyruk yürüttüğü ihtişamlı dönemlerinde, Avrupa'da Türk hayat tarzı ve modasının çok tesirli hale geldiğini Evlerinde Türk köşesi bulundurmayan sosyete mensuplarının ayıplandığını (14)

Reformun Böylesi

0 zamana kadar sadece batılıların kendi aralarında düzenledikleri balolara, yanlış batılılaşma hareketinin bir parçası olarak Türk devlet adamları da katılınca 11829), baloda bulunan bir Fransız kadının oldukça doğru bir teşhiste bulunarak Türkler reforma, bitirmeleri gereken yerden başladılar dediğini ...(15)

Birinci Dünya Savaşının Vahşet Yılları

Birinci Dünya savaşı sıralarında Musul'da halkın açlıktan perişan durumlara düşüp hergün sokaklarda kadın-erkek çocuk-ihtiyar birçok insanın inleye inleye ölüme gittiklerini ve buna bir çare bulunamadığını… Açlıktan ölen bu zavallı çocukların etlerini kasap dükkanlarında koyun ve kuzu eti diye satan veya aşçı dükkanlarında pişirip halka yedirme vahşetini gösteren on-oniki kişinin idam edildiğini . (16)

Amerikan Yardımı (!)

Truman doktrini çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri'nden aldığımız 69 milyon dolar askeri yardım ile elde edilen askeri techizatın bakımı için ABD'ye her yıl 400 milyon dolarlık bakım ve ithalat parası harcaması yaparak ne kadar karlı bir anlaşma (!) yaptığımızı (17)

Hayal Müessesesi

Teb'asını "Emanetullah" olarak gören Osmanlı Devleti'nde, akıl hastalarına bimarhanelerde son derece şefkatle muamele edilip ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musiki ile tedavi edildiğini. Aynı dönemde Avrupa'da ise, akıl hastalarının ruhuna şeytan girmiş denilerek diri diri yakıldığını. . (18/a) İstanbul'daki bimarhaneleri giren Mongeri Pere'nin: "Burası Avrupa'nın asırlar sonra tahayyül edeceği bir hayal müessesidir dediğini ve Osmanlı'nın uyguladığı bu musiki ile tedavi metodunun ABD'de ancak 1956 yılında uygulamaya geçebildiğini (18/b

Üçüncü Dünyanın Kobayları

Batıda ilaç üretmekle ilgili yönetmeliklerin son derece ağır olup, bir ilacın piyasaya çıkarılmadan önce kobaylar üzerinde yeterince deneme yapılması gerektiğini ve bunun ise uzun ve pahalı bir süreç olduğunu . Buna çare bulan batılı hümanistlerin(!), yeni geliştirdikleri denenmemiş ilaçları üçüncü dünya ülkelerine pazarlayarak hem para kazanıp, hem de milyonlarca gönüllü kobay üzerin de ilaçlarını denediklerini İlaç iyi çıktığı takdirde mallarını batıda pazarladıklarını, kötü çıktığında ise foyası çıkana kadar üçüncü dünya ülkelerine satmaya devam ettiklerini . . (19)

İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri

Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid' ın icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini.. Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı.. (20)

Tanzimat Dönemi Ordusu

II Mahmut döneminde Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için danışmanlıkta bulunan Alman komutanı Helmuth von Moltke'nin Tanzimat dönemi ordusunun halini "Bu ordu: kaputları Rus, talimatnameleri Fransız, tüfekleri Belçika, sarıkları Türk, eğerleri Macar, kılıçları İngiliz ve öğretmenleri her milletten, Avrupa sisteminde bir ordudur" diyerek tarif ettiğini .(21)

Bediüzzaman,ın Rızık Hususundaki Hassasiyeti

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin 1924 yılı yazında Van'daki Erek dağına çıkarak bütün vaktini tesbihat ve münacat ile geçirdiği günlerde, yanında bulunan talebelerinin dağlardaki yaban elmalarını koparıp yemek istemeleri üzerine Üstad'ın onlara izin vermeyip "Bizim hissemiz bağlar ve bahçedekilerdir Bizim rızkımızı Cenab-ı Hakk oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız gerekir" dediğini… (22)

Milletlere Göre Fiyat Farkı

Osmanlı'nın son döneminde (1850) İstanbul'da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M A Ubicini'nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında: "Bir kaide olarak, Ermeni ye istediği paranın yarısını, Ruma üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslümanla alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz"diye yazdığını… (23)

Batıda ve Osmanlı'da Yalan

1717 - 1718 yılları arasında İstanbul' da İngiliz elçiliği yapan G.Montagu nun hanımı Lady Montagu nun Osmanlı toplumundaki ticaret ahlakı ile alakalı hatıraların da, oldukça enteresan bir şekilde: "İngiltere'de yalancılar yaptıklarıyla öğünürler. Burada ise (Osmanlı'da) yalan söylediğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızgın demir basılıyor. Bu kanun eğer bizde uygulanırsa ne kadar güzel yüzün bozulduğu, ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görülür. diye yazdığını… (24)Biliyor muydunuz?

Marks'ın Hayranlığı

Şeyh Şamil liderliğindeki Kafkas halkının, istilacı Ruslara karşı olan istiklal savaşlarında göstermiş oldukları büyük direniş karşısında Karl Marks' ın: "Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlılarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Milletler, onlardan ders alınız. .. " diyerek hayranlığını itiraf etmek zorunda kaldığını... (25)

Osmanlı Devleti'nde ağaçlara çok kıymet verilip koruma altına alındığını

Sultan ll. Abdülhamid devrinde, Belgrad ormanlarına zarar verip ormanı tahrip ettikleri için bir köyün kitle halinde sürgün edildiğini. . .(26)

Kin

İkinci Dünya Harbi sonlarında yapılan lise mezunlarının olgunluk imtihanlarında sorulan "Ormanlar ve Ormanların faydaları" isimli kompozisyon sualine talebelerim bazılarının enteresan bir şekilde:"Türkiyemiz ormanlık bir ülkeydi, fakat o zalim padişahlar, yurdumuzu ormansız bıraktılar , gibi cevaplar verdiklerini . . . Sebep olarak da; bu zavallı öğrencilerin öylesine bir kin terbiyesi içinde yetiştirilerek Osmanlı'yı kötülemeye öylesine alıştırıldıklarını ve böylece eğer bir fırsatını bulup da padişahlara hakaret ederlerse iyi not alacaklarına inandıklarından dolayı böyle cevaplar verdiklerini... (27)

Ecdad Nesline Hürmet

Merhum Adnan Menderes'in, İstanbul'un imarı faaliyetlerinin başlatıldığı l950'li yılların birinde, gece yarısı cennetmekan Sultan Abdülhamid Han'ın muhterem kerimeleri Ayşe Osmanoğlu ile annesi Müşfika Kadınefendi'nin kaldığı evin kapısını çalarak gizlice içeri girip her ikisinin de ellerini öptükten sonra : "Siz bize veli nimetlerimizin emanetlerisiniz. Fakat maalesef sizlerle bugüne kadar alakadar olamadım. Çok özür dilerim Çevremiz böyle tavırları hazmedemeyecek insanlarla dolu!... " dediğini... Daha sonra da, Osmanlı'nın bu aziz analarına, kimseye muhtaç olmamaları için, içinde 10.000 lira bulunan bir zarf bırakıp ayrıca tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) maaş bağladığını ve 2 7 Mayıs'da bu paranın kesildiğini... (28)

Peygamber Evine Benzeyen Ev

Gönüller sultanı Mevlana Hazretleri'nin hizmetçisine: Bu gün evimizde yiyip içecek birşey var mı?" diye sorup, hizmetçisinin de "Hayır hiç birşey yok" diye cevap vermesi üzerine sevince garkolup ellerini Yüce Dergah'a açarak: "Allahım, sana şükürler olsun ki, evimiz bugün Peygamber evine benziyor" diye Muhammed Mustafa'nın(sav) yolunun tozu olduğunu gösterdiğini,,. (29)

Eşsiz Misafirperverlik

Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmış olmakla meşhur Comte de Marsigli'nin, Türk toplumunun misafirperverliği ile alakalı olarak : "Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hali vakti yerinde olanlar öyleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve hatta çok defa misafirin hangi evde ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile tutuşurlar." dediğini (30)

Vahşetin Böylesi

1096 yılında Haçlıların Kudüs'e girerek 40. 000 Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom' un Papa II Urban' a yazdığı mektupta: `Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman Mabedi'nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz. " diyerek barbarlıklarını belgelediklerini...(31)

İnsanlığın En Muhteşem Harikası

Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta : "Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un: "Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini. . .(32)

Enderun Okulu

Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı Arşivi'ni, bizler doğru dürüst incelememişken, bine yakın Amerikalı ile yüze yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini. .. Bugün ABD'de sadece "Enderun okulu" hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu. . .(33)

Ziya Gökalp'in Ölümü

Türkçülük fikrinin ünlü simalarından biri olan Ziya Gökalp'in hayatının son anlarında Fransız hastanesinde yatarken ebedi aleme intikal etmeden bir gece önce, mukaddesata galiz küfürler ederek başını duvarlara vura vura öldüğünü Cesedinin de hastane morgunda Hıristiyan geleneklerine göre muamele yapılarak kaldırıldığını... (34)

Sözünün Eri Olmak

Mehmet Akif Ersoy'un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka hiçbir şeyin onu engellemediğini... İstanbul Vaniköy'de oturan bir ahbabı ile öyleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde, o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif' in binbir zorlukla sırılsıklam vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gittiğini... Ertesi gün. özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: "Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir" diyerek tam altı ay o arkadaşıyla konuşmadığını... (35) Biliyor muydunuz.?

Kızılca Buğdayı

ABD'nin 1890 yılına kadar bizim Tuna boylarımızda yetişen "kızılca" ismi verilen buğdayımızı ithal ederek tohumluk olarak kullandığını ve bununla halkını beslediğini. .. (36)

Bir Yanlışın izahı

Padişahların, Osmanlı topraklarındaki muhtelif yerleri devletin ileri gelenlerine: "Sana orayı , bahşettim " demesinin. "Verilen yeri imar et!' manasına geldiğini ve bu varlıklı Osmanlı paşalarının, o toprakların mamure haline gelmesi uğrunda servetlerini tükettiklerini . . . (37)

Hakiki Nişan

Kırım Savaşı'ndaki büyük hizmetlerinden dolayı Fransız hükümetince kendisine nişan verilen Deli Hasan Ağa'nın bu nişanı takmadığını farkeden Fuat Paşa'nın ona takmama sebebini sorması üzerine: "Paşam, benim vücudumda harpte kazandığım yedi nişan(yara izi) var. Onlar varken elin Frenk'inin nişanını ben ne yapayım!" diye cevap verdiğini

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği'nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara'da bulunan S. İ. Aralov'un, Lozan Konferansı' nın sonuçları ile alakalı olarak yazmış olduğu hatıratında : "... İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye'nin olan Musul'u ve daha başka yerleri Türkiye'den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde İngiliz planını gerçekleştirmeyi başardı. Türkiye'nin Musul'u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi Bundan başka batılı devletler , Türkiye'yi, Osmanlı Devleti'nin batılı kapitalistlere olan borçlarının, Osmanlı Devleti'nden ayrılan ülkeler arasında bölünüşünden sonra, payına düşen bölümünü 20 yıl içinde ödemeye ikna ettiler" diye yazdığını...(39)

Acı İtiraf

Lozan Konferansına İsmet İnönü ile birlikte katılarak Türkiye aleyhine birçok entrikalar çeviren Hahambaşı Hayim Naum’un,daha sonraları hükümet erkanı ile araları çok iyi olmasına rağmen: Bu memlekete bu millete çok kötülük ettim, artık aralarında yaşayamam diyerek pişmanlık içinde Mısıra gittiğini...(40)

Mehterin Büyüleyici Tesiri

Batı musiki şaheserlerini yazmış olan Mozart,Bizet gibi büyük bestekarların mehter musikisinin büyüleyici tesiri altında kalarak,Türk tarzında Alla Turca denilen kısımlarını yazdıklarını....(41)

Türkiyede Türk Müziği Yasağı

Tek parti iktidarı döneminde,devletin açmış olduğu müzik okullarının bir tanesinde,öğrencilerden bazılarının ders arasında kendi öz müziği olan Türk müziği çalmaya teşebbüs ettikleri için yabancı uzman Herr Zuckmayer tarafından okuldan atıldıklarını....(42)

Senfoni Zulmü

1930lu yılların birinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının,Anadoluyu tenviretmek için çıktığı turnenin Sivas durağında,bir konser verdikten sonra gazetecinin birinin konseri izleyen bir vatandaşa: Konseri nasıl buldunuz? diye sorması üzerine zavallı adamcağızın, sağına soluna ürkekçe bir göz attıktan sonra gazetecinin kulağına: Valla beyefendi,Sivas,Sivas olalı,Timurdan beri böyle zulüm görmedi! diye cevap verdiğini....(43)

Bizim Dinazorlarımız

Bizim ülkemizde çağdaşlık ve bilimsellik(!)adına başörtülü öğrencilerin üniversitelere sokulmayıp,İmam Hatip Okulu öğrencilerinin varlığından ve devletin diğer okullarından daha başarılı olmasında rahatsızlık duyulduğu halde,dünyanın süper gücü sayılan ABD nin en iyi üniversitelerinden biri olan Massachussets Institute of Technology(M.I.T.)nin öğrenci yönetmenliğinde: Dini inançların gereğini yerine getirmekten dolayı bir derse veya imtihana giremeyen öğrenciye telafi imkanı tanınır....diye hüküm bulunduğunu ve bu hususlarda alabildiğine müsamahalı davranıldığını....(44)

İlahi İkaz

Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu karargahında Mekke ve Medine yi kurtarmak için Hicaz Seferi Kuvveti hazırlanması meselesi görüşülürken,Harbiye Nazırı Enver Paşa nın bu iş için Mustafa Kemali atadığını ve bunun üzerine Mustafa Kemal in: Değil Hicaza asker sevketmek,hatta oradaki askerleri de geri almak ve kuvvetleri verimsiz yönlere dağıtmamak gerek diyerek görüşünü belirttiğini ve sonunda M. Kemal in bu görüşünün kabul edilerek Medinenin boşaltılmasına karar verildiğini... Tam bu sırada ışıkların aniden sönerek ortalığın zifiri bir karanlığa bürünmesi üzerine bunu İlahi bir İkaz kabul eden Cemal Paşa nın birden ürperip sarsıldığını ve daha sonra Hicazın boşaltılmasından vazgeçilerek Fahreddin Paşa nın Medine ye gönderildiğini....(45)

Medine Muhafızı

Osmanlı'nın edeple taçlaşmış iman anlayışının gereği olan Hazreti Peygamberi'nin(sav) şehrini bir valinin adının altına sokamayacağı saygı ve edebi ile, oraya göndereceği idareciyi `Vali " yerine "Medine Muhafızı " diye isimlendirme hassasiyetini gösterdiğini . . . (46)

Dünyanın ilk Toplu Sözleşmesi

Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirildiğini. Kütahya Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57'ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendinin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalandığını . Bu sözleşmeye göre, "Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri"nin tesbit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tesbit edildiğini...(47)Biliyor muydunuz?

Osmanl Topçuluğu

Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul'da kalan ve yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı II Filib'e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalon'un, dönemin Osmanlı topçuluğu hakkında: "Dünyada hiçbir devletin,Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul'da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi. Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum dediğini . . . (48)

En Mütekamil ikmal Teşkilatı

Kore Savaşı sırasında bir Amerikan bataryasının isabet alıp parçalanmasından sonra, dört dakika gibi kısa bir süre içinde Amerikalıların bataryayı tekrar kurup ateşe başladıklarını ve bu çok süratli ikmal karşısında Türk binbaşısının hayretler içinde kaldığını gören Amerikalı generalin: "Biz bu sistemi kurmadan önce bütün dünya ikmal teşkilatlarını etüd ettik. En mütekamil olanının Osmanlıların ki olduğunu görerek onu kabul ettik. Bu, sizden gelme bir usulün günümüze tatbikinden başka birşey değildir." dediğini, . .(49)

Gözyaşı Medeniyeti

İslam'ın ilk dönem zahidlerinin en belirgin niteliklerini Allah korkusunun tesiri ile çok ağlamaları, çok mahzun olmaları ve dünyaya hiç değer vermemeleri olduğunu. Bunlardan Veysel Karani'nin Allah'tan korktuğu ve utandığı için başını hiç semaya kaldırmayıp, daima çenesi göğsün de bitişik gezdiğini... "Ümmetin Rahibi" diye tanınan Amir bin Abdullah ın çok ağlayıp geceleri ayakları şişecek kadar ibadet ettiğini.. "Dünyayı üç talakla boşadım, ricat yok" diyen ve ruhbanlar gibi ibadet ettiği için "Gulam" adını alan Utbe bin Eban'ın çok ağlayan bir zahid olduğunu... Zühdüne sevgi ve aşk hakim olan Rabiatü'l Adeviyye nin secde de başını koyduğu yeri çamur edecek kadar gözyaşlarını ceyhun ettiğini... (50)

Haram Yemeyen Ordu

Osmanlı ordusunun, İslam'ı tek bir bayrak altında toplamak gayesiyle Mısır seferine giderken Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arazide mola verdiğinde Yavuz Sultan - Selim'in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiçbirinde meyve cinsinden birşey çıkmaması üzerine ellerini Ulu Dergah kaldırıp : "Allahım, sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi sahibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım Mısır seferinden vazgeçerdim'.' diyerek Rabbine sonsuz hamd ü senalarda bulunduğunu. ... (51)

Ecdadımız Yüz Akımız

Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hükmünü yürüten ecdadımızın medeniyet mirasını inceleyip araştırmadan içte ve dıştaki bazı gafil ve hainlerin ona, "emperyalist" yaftasını yapıştırarak mahkum etmeye çalışmalarına mukabil, Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti'nin Macaristan'da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe 21 milyon vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan'a 21milyon akçe yatırım yaptığını... (52)

Tuz ve Ekmek Hakkı

Osmanlı sarayındaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere"muallime-i selatin-" (sultan hocası) olarak tayin edilen Safiye Hanım' a padişah Vl. Mehmed Reşad'ın ilk iradesinin: Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin" olduğunu. . .(53)

Bir Savaşın Bedeli

1991 yılında meydana gelen Körfez Savaşı'nın bir günlük maliyeti ile 3 milyon çocuğun 2, 7 yıllık süt ihtiyacının karşılanabildiğini... Bu savaşın otuz günlük savaş gideri ile 50 milyon insanın 4 yıllık ekmek ihtiyacının giderilebildiğini... 1 adet Stealth avcı uçağının bedeli ile 13 milyon kitap alına bildiğini . . . Ve 1 adet Patroit füzesi ile 74 milyon adet fidan dikildiğini .. (54)

Ne Sen Baki Ne Ben Baki

Kanuni Sultan Süleyman' ın, bir meseleden dolayı dönemin şairi Baki'yi, ``Baki bed - Nef-yi ebed Bursa ya red" diyerek Bursa'ya sürgüne gönderdiğini ve Baki'nin de buna karşılık: "Öldünse ey Baki Değildir cihan mülkü Süleyman'a baki Buna çarkı felek derler Ne sen baki, ne ben baki" diyerek şairane bir şekilde cevap verdiğini . . . (55)

Barbar Kim?

Bizans'ı kurtarmak üzere İstanbul'a çağrılan Haçlı ordularının Hristiyanlığın mukaddes kilisesi Ayasofyanın tepesinde ki altın haçı sökerek eritip sattıklarını... Yıllar sonra Osmanlı ordusunun İstanbul'un fethi sırasında bir yeniçerinin, fetih hatırası olarak saklamak maksadıyla Ayasofya nın küçük bir çini parçasını koparmak istemesini, Fatih Sultan Mehmed'in "tahribe teşebbüs"le suçlayıp cezalandırdığını ,..(56)

Serdengeçti'nin Ayasofya Müdafaası

Yazmış olduğu"Ayasofya". isimli şiiri yüzünden tutuklanarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Osman Yüksel Serdengeçti' nin kendini müdafaa ederken: "Müddei umumi(savcı) tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor. Ayasofya`nın tekrar cami haline yetirilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya'yı kiraya mı vereceğim, yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin. Böyle bir yazıyı yazdığımdan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanıyorum ." diye hayıflanarak cevap verdiğini. . .(57)

Sanata Hürmetin Böylesi

Osmanlı'nın meşhur hattatlarından Hafız Osman'ın(1642 1698), Sultan İkinci Mustafa' nın hat hocası olup, Hafız Osmanın hat meşkederken, Sultan İkinci Mustafa'nın büyük bir hürmet içinde hocasının hokkasını tuttuğunu ve yapılan hattın güzelliği karşısında gönlü ihtizaza gelen Sultan İkinci Mustafa'nın: "Artık bir Hafız Osman daha yetişmez" demesine mukabil, büyük hattat Hafız Osman'ın : "Efendimiz gibi, hocasının hokkasını tutan padişahlar bulundukça daha çok Hafız Osmanlar yetişir" diye cevap verdiğini...(58)

Sultan Vahdeddin'in Vatanperverliği

Osmanlı ordusunun silahlarının elinden alındığı , düşman filolarının Çanakkale Boğazı' nı aşıp İstanbul'a dayandığı felaketli bir dönemde halife sıfatıyla Osmanlı tahtına oturan Sultan Vahdeddin'in, Osmanlı askeri olarak, şahsını korumak için bırakılmış olan biricik taburu Ayasofya Camii' ne göndererek: "Aziz İstanbul'un fethinin sembolü olan Ayasofya'ya çan takmak isteyenlere ateş ediniz!... " emrini verdiğini... (59)

Yavuz'un izinden Gidenler

1967 Mısır-İsrail savaşında, Mısır askerlerinin, düşmanlarını beklerken İsrail ordusunun bir anda Süveyş'in öbür yakasını geçerek dünyayı şaşırtığını... Mose Dayan'ın bu muazzam başarıyı daha sonra bir basın toplantısında : "İsrail in bu başarılı stratejisi, Yavuz Sultan Selim in yıllar önce Mısır'ı fethederken uyguladığı harp planının bir kopyasıdır" diye açıklayıp gafletimizi yüzümüze vurduğunu...(60)

Eşsiz Sevgi

Türkiye' de, Türk Dili ve Edebiyatı üzerine doktora yapmış genç Pakistan alimlerinden Muhammed Sabir'in, Pakistanda bir cuma günü hutbede Sultan Abdülhamid Han'ın adının okunup ve ona "Zeyyedallahü ömrehu" yani "Allah onun ömrünü artırsın diye dua edilmesi üzerine camiden çıktıktan sonra cemaata bu duanın manasız olduğunu zira, Sultan Abdülhamid Hanın vefat etmiş olduğunu söylemesi üzerine halkın"Seni gidi İngiliz casusu! "diyerek hışımla üzerine yürüdüklerini . . . (61)

Hilafetin Gücü

31 Mart hadisesinin tertipçileri arasında bulunan şair ve filozof Rıza Tevfik'in bu meş'um hadisenin ardında İngiliz parmağı olduğunu itiraf edip, ihtilal hadisesinden sonra İngiliz konsolosluğuna gittiğinde çok soğuk bir şekilde karşılandığını ve o zaman bunun sebebini anlayamayan Rıza Tevfik'in çok sonraları Londra'ya uğrayıp bunun sebebini o dönemin İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi Lord Nikılsın'a sorduğunda bu İngilizin çok ibretli bir şekilde"Rıza Tevfik Bey, Biz bilhassa Hindistan'da İslam ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyarlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki Sultan Abdülhamid, her yıl bir 'Selam-ı Şahane', bir de 'Hafız Osman hattı Kur'an-ı Kerim' gönderiyor ve bütün İslam ümmetini, hududsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor. Biz bu ihtilalle siz jön Türkler'den hilafet kuvvetinin ortadan kaldırılmasını bekledik ve aldandık. İşte bundan dolayı siz soğuk karşılandınız?" cevabını verdiğini. . .(62) Biliyor muydunuz?

Bu Köyde Nur Talebeleri Var mı?

1961 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi mensuplarının, Doğu Anadolu köylerine propaganda yapmak için gittiklerinde, köyde ilk rastladıkları insana: Bu köyde Risale-i Nur talebesi var mı?" diye sorduklarını ... Köyde Risale-i Nur talebesi olduğunu öğrendikleri takdir de , o insanlara tesir edemeyeceklerini bildiklerinden dolayı köye girmeyip geriye döndüklerini (63)

Bir Hazır Cevap

Fransa Kralı III Napolyon'un, Paris'te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde "Sen kendini Yavuz Sultan Selim'in elçisi mi zannediyorsun?" demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa'nın da büyük bir hazır cevaplıkla: "Öyle olsaydım, siz Fransa'da imparator olarak bulunamazdınız" cevabını verdiğini . . . (64)

Cihad Tuğlası

Yavuz Sultan Selim'in babası Sultan II. Bayezid'in, İla-yı kelimetullah için çıktığı seferlerde üstüne bulaşan tozları silkip, biriktirerek bunlardan bir tuğla döktürdüğünü ve böylece Allah'ın "cihat" emrine uyduğunun işareti olarak bu tuğlayı yanından ayırmadığını . . . (65)

Mehmed Reşadın Hassasiyeti

Trablusgarp ve Balkan Savaşı ile Birinci Cihan Harbi'nin talihsiz padişahı Sultan Mehmed Reşad' ın, şehzade Ziyaeddin Efendi'nin doğum müjdesini aldığı zaman sevineceği yerde: "Memleketin başına bir masraf kapısı daha açılması hoş değil..." diyecek kadar devlete yük olmaktan üzüntü duyan hassas bir hükümdar olduğunu... (66) Osmanlı Azameti 1754'de bile, Sultan III. Osman Han'ın bir namesi Leh kralına ulaştırıldığında, kralın nameyi üç kere öperek başının üstüne koyduğunu ve kralın yanında bulunan devlet erkanının da derhal başlarını açarak saygı duruşuna geçtiklerini. (67)

Yahudinin Erkekliği(!)

İsrail dışişleri bakanlarından A. Sharon'un arkadaşı ve suç ortağı olan Meir Har-tzion'un, l950'li yılların başında Gazze'de yapılan bir İsrail baskınında masum bir Arabı sırtından bıçaklayarak öldürmesinden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda , yaptığından vicdan azabı duyup duymadığının sorulması üzerine: "Vicdan azabı mı? Hayır! Neden vicdan azabı duymalıyım ki? Bir adamı tabancayla öldürmek çok kolayadır Tetiği çekersin hepsi bu kadar. Ama bıçak bambaşka birşey, gerçek bir silah. Fantastik bir duygu bu, erkek olduğunu hissettiriyor insana. " diye cevap verdiğini...(68)

Türbedar ve Ulu Hakan'ın Rüyası

Cennetmekan Sultan Il. Abdülhamid Han döneminde Yavuz Sultan Selim' in türbedarlığını yapmakta olan bir zatın, şiddetli geçim darlığının kendisine verdiği sıkıntılı bir ruh haleti içinde : 'Bir de evliyadan olduğunu söylerler Yıllarca türbedarlığını yaptım yoksulluk içindeyim" diyerek türbeye hiddetle vurduğunu . . . Ertesi sabah aniden Abdülhamid Han' ın türbedarı huzuruna çağırarak bir yıllık ihtiyacının hepsini karşıladığı, çünkü Abdülhamid Han'ın, gece rüyasında ceddi Yavuz Selim tarafından haberdar edildiğini . . (69)

Abdülhamid Han'ın İstihbarat Gücü

Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek: "Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz. " cevabını verdiğini...Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını... (70)

Türk kafası

Kendilerine tarih boyunca sempati beslediğimiz ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde donanma gönderip yardım elini uzatarak yok olmaktan kurtardığımız Fransızların bitkilere büyük zarar veren bir kurt nevine "Türk adını verdiklerini... Kazancı kuyumcu düğmeci gibi sanatkarların perçin yaparken altlık olarak kullandıkları perçin kıskacına da şamar oğlanı manasına "Türk kafası adını verdiklerini...(71)

Halifeye İthaf

Sonradan ll. Sylvestre olarak papalık tahtına oturan Gerbert' in 9. asır İspanya'sında Arap uleması nezdinde üç yıl tahsil gördüğünü . . . Dönemin Avrupalı rahiplerinin yazmış oldukları eserlerini Kurtuba halifesine ithaf ettiklerini... Almanya Fransa ve İtalyadaki rahip adaylarının, ilim öğrenmek için İspanyadaki Müslüman mekteplerine akın akın koştuklarını. . .(72)

Samanoğlu İsmail Bey'in Türbesi

9. asırda Buhara da yapılan Samanoğlu İsmail Bey'in türbesinin İslam dünyasının ilk türbelerinden olduğunu... Bu türbenin yapımında kullanılan tuğlaların deve sütü ile yumurta akı karıştırılarak bunların çeşitli derecelerde pişirilmesinden elde ve edildiğini günümüze kadar sapasağlam dimdik ayakta kaldığını . . . (73)

Engizisyon Gerçeği

1481-1808 yılları arasında batıda,Katolik kilisesinin siyasi baskı aracı olarak faaliyet gösteren Engizisyon mahkemelerinin Yakılarak öldürülme cezasına çarptırılan insanların sayısının 34.024 e ulaştığını....(74)Biliyor muydunuz?

Ayyıldızlı Şapka

Şapka inkılabından sonra Ankara Valisi Yahya Galip Bey'in İsmet İnönü'ye gelerek: Şapkanın ortasına bir ay-yıldız koyalım ki, diğer milletlerden farkımız belli olur demesi üzerine İnönü'nün: Canım biz bu inkılapları farkımız olmasın diye yapıyoruz. Sen ne teklif ediyorsun! diye çıkıştığını...(75)

Milli Kıyafet

Bundan kırk yıl önce İngiltere'den "Dünya Kıyafetleri Sergisi" için Türk milli kıyafeti örneği istenildiğinde, fötr şapkalı, kravatlı ve ütülü pantolonlu bir kalem efendisi fotoğrafı gönderildiğini . . (76)

Dağistan Kartalı

Yıllarca Kafkasya'nın istiklali için yılmadan mücadele vermiş olan büyük dava adamı İmam Şamil' in, vefatından sonra gasledilirken vücudunda cihat meydanlarında savaşırken meydana gelmiş yüzyirmi yara görüldüğünü... (77)

İnka Medeniyeti

Batılı sömürgeci barbarların servet uğruna kökünü kuruttukları Güney Amerikalı kızılderili kavim İnkaların, gelişmiş bir tarım sistemlerinin olduğunu... Gübrenin ehemmiyetini bilip, Chinoha adasından sağladıkları gübreyi tarım bölgelerine adilane dağıttıklarını ve gübresinden faydalanılan deniz kuşlarını öldürenleri idama mahkum ettiklerini. . (78)

Nereden Nereye

Birinci Dünya Savaşı'ndan bir hafta önce, 1914 yazında.1 Türk lirasının karşılığının 3.7 dolar ve 18.45 marka tekabül ettiğini. . .(79)

İlmin Değeri

Son devrin kıymetli alimlerinden Hüsrev Efendi'nin, ders okuturken üzerinde hasıl olan durgunluğun sebebini soran öğrencilerine : Buraya geleceğim sırada yatağında dehşetler içinde yatmakta olan kızım vefat etti. Onun cenazesi, defin işi vardı ortada. Dersinizi ihmal ederim diye Allah'dan korktum. Bu durumda yine geldim. Onun için üzerimde durgunluk var, hemen gidip onun defni ile meşgul olacağım. Kusura bakmayın o yüzden biraz cansız konuştum" diyerek ilim öğretmenin ehemmiyetini nefsinde yaşayarak gösterdiğini...(80)

İngiliz Mantığı(!)

Hindistan'ın Amir şehrinde, bisikletle dolaşan bir İngiliz kızı ile alay ettikleri bahanesi ile, askerlerin hadise mahallindeki halktan 700 kişiyi oracıkta kurşunlayarak katlettiklerini... Bölge valisinin, ceza olarak bütün şehir halkını günlerce yerde sürünmeye mecbur ettiğini ve böyle davranmasının sebebi sorulunca da valinin de: Onlar ilahelere tapıyorlar, bir İngiliz kızı, onların taptıklarından daha azizdir!." diye cevap verdiğini..(81)

Hak Takası

Kominist rejimin devam ettiği günlerde, sanat faaliyetleri için Taşkent'te bulunan meşhur solcularımızdan birinin, bir Özbek yazarının yanına gelerek: "Ah ne güzel, size imreniyorum.! Burada, böyle bir rejimin altında, böyle imkanlarla yaşamaktan kimbilir ne kadar mutlusunuzdur.! demesi üzerine, Özbek yazarın bizim meşhur edibimizin kulağına sessizce: Sen Türkiye'de sahip olduğun hakların ve imkanların yarısını bana ver; ben Sovyetlerdeki bütün hak ve imkanlarımı sana memnuniyetle devredeyim! Var mısın beyim .? diye fısıldadığını... (82)

Yıkık Mabedler

1936-1957 yılları arasında, komünizm rejiminin kasıp kavurduğu Sovyetler Birliği'nde ondört bin mabedin yıkılarak yerle bir edildiğini . . . (83)

Milli Temeller Üzerine Yükselme

Nihat Sami Banarlı'nın Amerikalı Profesör Rufi ile sohbet ederken söz batılılaşmadan açılınca Profesör Rufi'nin: "Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? Biz yeni bir millet olduğumuz için, tarihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır, bulduğumuz ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbik ederiz. Sizden de aldığımız kıymetler vardır. Eğer ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle hangi usul ve teşkilatınızla kazandınız? Bunları araştırınız bulduklarınızı modernize ediniz, Kendi milli ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz" diyerek bizi utandırdığını . . . (84)

Surre Alayları

Osmanlı'nın, mukaddes beldelere verdiği büyük kıymetin ifadesi olarak Yıldırım Bayezid döneminden itibaren her yıl Mekke ve Medine'ye Surre Alayları tertip ettiğini... Bu Surre Alayları ile birçok hediyeler ve mukaddes belde fukarasına dağıtılmak üzere binlerce altın gönderilerek Allah'ın rızasının kazanılmasının gaye edinildiğini... Ayrıca en önemlisi de, bu Surre-i Hümayun'da, padişahın yaptırıp gönderdiği Kabe örtüsünün bulunup bu örtünün merasimle yerine takılarak, eskisinin geri getirilip paylaşıldığını . . . Osmanlı'nın, binbir güçlük ve darlık içinde bulunduğu dönemlerde dahi bu an'aneyi terketmediğini...(85) Biliyor muydunuz?

Hümanist Batı

Hümanist( ! ) Hollandalıların l905'de yeni icat ettikleri bir bombanın tesir gücünü, Afrikalı zavallı yerli halkın makatlarında deneme barbarlığını gösterdiklerini.. (86)

Anadolu' da Medeniyet Vesikası

Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz Başvekili Lloyd George'nin: Türklerin, şimdi hak istedikleri Anadolu'da nesi var? Orada medeniyet vesikası olarak ne kalmışsa Yunan'ın, Roma'nın, Bizans'ındır Türklerin Anadolu 'daki evleri sazdan ve kerpiçten harabelerden ibarettir. Şimdi böyle bir alemi veya onun güzel parçalarını Türklere nasıl bırakırsınız?" demesi üzerine henüz aklını ve vicdanını yitirmemiş bir batılı düşünür olan Eugene Pitard ın Cenevre'nin ünlü bir gazetesinde Lloyd George'a cevap olarak: Efendiler, Konya'daki İnce Minare'nin kapısı ile, İstanbul'daki muhteşem Süleymaniye'nin kubbelerini yapan millete karşı böyle söylenemez. Haddinizi biliniz..." diye harika bir cevap verdiğini...(87)

İmam Buhari nin Çocukluğu

İmam Buhari Hazretleri' nin küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp, subyan mektebinde iken 15.000 hadis ezberlediğini ve buluğa ermeden de İbn-i Mübarek Hazretleri'nin kitaplarını ezberlediğini . . . Telif eser yazmaya başladığında henüz daha yüzünde sakal çıkmadığını... (88)

Mimar Koca Sinan 'ın Büyüklüğü

Bütün Rönesans mimarlarının arayıp durdukları merkezi plan şemasını en mükemmel bir şekilde gerçekleştirmenin ancak Mimar Koca Sinan'a nasip olduğunu. . .(89/a) Koca Mimar'ın fütuhat, saltanat, ilim ve sanat bakımından en muhteşem devrinde büyük bir imar kudretinin başında, şöhretli bir insan olmasına rağmen, yazma nüshalarda mur-u natuvan"(güçsüz karınca). imzasında El-fakir Sinan Sermamaran-ı Hassa"; beyzi mührünün ortasında imzasında El-fakir ü'l-hakir Sinan"; kenarında ise: , Serm imaran-ı hassa müstemend Bende-i miskin kemine dermend" (Fakir, aciz, hassa sermimaranı Dertli , değersiz, miskin bendeleri) diye kendisini tanıtarak yalnız mimarinin değil, tevazuun da üstadı olduğunu gösterdiğini. . (89/b) Biliyor muydunuz.?

Nasipsiz Ahmak

Necip Fazıl Kısakürek merhumun, kendisine. "İslamiyet deyince burnuma ayak kokusu gelir" diyen ihtiyar gazeteciye; Senin o burnuna gelen, İslamiyet'in değil; kendi ciğerinin pis kokusudur. Sen, bir mücerredi, bir müşahhastan ayıramayan ahmaksın!" diye cevap verdiğini...(90)

Velkanlı Hoca Mehmed Efendi

Muş halkının çok sevip saydığı Velkanlı Hoca Mehmed Efendi , nin 'Evinde Kur'an okutuyor" diye şikayet edildiğinde, dönemin Muş valisi tarafından,sırtına bir jandarma bindirilip sakalından da başka bir jandarma tarafından çektirilerek Muş çarşısında dolaştırıldığını. . .(91)

Yunandan İnsanlık Dersi(!)

İstiklal Harbi senelerinde, Yunanlıların Ege bölgesini işgal etmesinden sonra İzmir'e gelen Yunan Kralı'nın civar kasabalardan birini teftiş ederken, şehit edilerek hendeğe atılmış bir sivilin cesedini gördüğünde. Bu kokmuş ölüyü neden gömmüyorsunuz?" diye sorduğunda, yanındakilerin de "Halka ibret olsun diye bırakıyoruz" karşılığını vermeleri üzerine bir krala değil, bir cellada bile yakışmayan: Başka öldürecek Türk mü yok? Bu pisliği kaldırın ve başkasını öldürüp onun yerine atın!" emrini verdiğini...(92)

"Sıfır Neye Derler?"

Daha sonraları Milli Eğitim Bakanı olacak olan zamanın Maarif Müfettişi Hasan Ali Yücel ile Mustafa Kemal arasında bir gece Kayseri'de sofra sohbeti başlayınca Mustafa Kemal'in Hasan Ali Yücel'e:"Bugün lisede sizin mantık kitabınızı karıştırırken,Matematikte Usul' diye bir bahis gördüm... Demek siz riyaziyeden de anlıyorsunuz..." diye sorunca Hasan Ali Yücelin Biraz paşam" diye cevap verdiğini...Bunun üzerine Mustafa Kemal'in: "Peki söyleyin sıfır neye derler?" diye ikinci bir soru sorması üzerine Hasan Ali Yücel'in gayet mütevazı bir şekilde: "Huzurunuzda bana derler paşam!"cevabını verdiğini... (93)

Bez Parçası

İskilipli Atıf Hoca'nın İstiklal Mahkemesi'nde yargılanırken savcının, dini kıyafetlerden bez parçası" diye bahsetmesi üzerine Atıf Hoca'nın hiddetli bir şekilde duvarda asılı olan bayrağı gösterip : İşte o da bez, hadi indirip yırtsana" diye haykırdığını.. (94)

Bibliyoman

18. yüzyıl sonlarında yaşamış ve bugünkü İstanbul Millet Kütüphanesi'nin kurucusu olan Ali Emiri Efendi'nin bir bibliyoman(kitap hastası) olduğunu . . . Elinde bulunan güzel bir Arapça kitabın kendisindeki noksan olan ikinci cildini temin etmek için,mevcut olduğunu öğrendiği Yemene tayinini çıkartmak istediğini ...(95)

Hakkı Tesbit

Ahmet bin Hanbel Hazretleri'ne: Tehdit altındasın, kalbinle imanında sabit kalarak yalnız dilinle istediklerini söylesen olmaz mı ? " dediklerinde, Büyük İmam'ın: Olmaz. Alimler hakkı söylemekten kaçarsa, cahiler ne yapar? Böyle olursa hakkı tesbit nasıl olur? "cevabını vererek gerçek alimin nasıl olması gerektiğini gösterdiğini (96)

Akif i Büyük Yapan Meziyet

Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, İstiklal Marşı müsabakasındaki birinciliğinden dolayı kendisine zorla verilen 500 lirayı, fakr u zaruret içinde olmasına rağmen, fakir kadın ve çocuklara bir maişet temin etmek üzere kurulmuş olan "Darü'i Mesa i "ye bağışladığını... Halbuki İstiklal Marşı kabul edildiğinde, Mehmet Akif'in cebinde , Zonguldak milletvekili Hayri Bey'den borç aldığı iki lirasının olduğunu ve milli marş için 500 lira teklif edildiği günler de 140 lira ile Ankara'da bir çiftlik alınabildiğini... Paltosu dahi olmadığı için kışın bile ceketle dolaşan bu idealist şairin, çok soğuk günlerde ise, arkadaşı Baytar Şefik (Kolaylı)'dan muşambasını ödünç olarak giydiğini ... Baytar Şefik'in bir gün : Akif Bey, hiç olmazsa kendine bir palto alsaydın" demesi üzerine, ona darılıp iki ay konuşmadığını. Burdur Meb'us'u olarak I. Millet Meclisi'ne seçildiğinde ailesine: "Biz bu maaşı hak etmiyoruz ya... Ama, pek hak etmiyoruz da denemez. Elimizden geldiği kadar nihai zafer için çalışıyoruz. " dediğini .(97)

Pis Kokusundan Dolayı Kovulan Elçi

Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı. döneminde İstanbul'a, Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini . . . Bu adamın, insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde, bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı ve kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı İstanbul'dan kovulduğunu... (98)

Batıda Yemek Kültürü

İsviçre , nin Branderburg Prensi, ziyafete çağırdığı bir derebeyine gönderdiği davetiyenin meşruhat (açıklama) hanesine: ""Eti yedikten sonra kemiği arkaya atmak yok! Yağlı ağzını yenine silmek yok! Tabağı kaldırıp altına tükürmek yok" diye yazmak mecburiyetinde kaldığını...(99)

Orta Çağda Temizlik Farkı

Orta çağda Müslümanların yaşayışları üzerine yapılan bir araştırmada,İslam dünyasındaki kimya sanayii anlatılırken: ""... Sabuncular loncası, en önemli loncalardan biriydi. Çünkü Orta Çağ Müslümanları hergün yıkanırlardı ve çamaşırları da sarıkları da her zaman bembeyazdı. Bu bakımdan onlar o çağın diğer ülke insanlarından ayrılırlardı. 1600 yıllarına doğru İspanya'da Engizisyon Mahkemeleri Müslüman İspanyollarla Hristiyan İspanyolları temizliklerine bakarak ayırt ediyordu... " diye yazdığını...(100)

Adalet Kavramının Şümulü

Osmanlı Devleti'nde adalet kavramının ; milliyet, cins, zümre yahut din farklarını aşan çok şümullü bir değer ifade ettiğini. . . Bu adaletin sadece insanlara has değil, kurda, kuşa, toprağa ve suya şamil bulunduğunu ve bu yüzden Osmanlı kanunnamelerinde : ""... ve ayağı yaramaz beygiri işletmeyeler'. at, katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar, zira dilsüz canavardurlar, her kangısında eksük bulunur ise sahibine tamam itdüre, eslemeyanı tamam gereği gibi hakkından geline ve hammallar ağır yük urmayalar, mütearef (örf) üzere ola..." diye hükümler konularak bu meselenin beygirin sakat ayağından eşeğin semerine kadar gözden uzak tutulmadığını. . .(101)

Risale-i Nur' un Dili

Merhum Albay Hulusi Yahyagil'in, Barla'da Bediüzzamar Üstadımıza, Risale-i Nur'un dilinin orijinalliği ile alakalı olarak: ""Üstadım, sen Türkçe'yi dahi zor konuşuyorsun, bu Risale-i Nur'daki Türkçe nasıl oluyor.?" diye hayretini ifade ettikten sonra Bediüzzaman ' ""Kardeşim, bir hakaiki imaniye kalbe ihtar edildiği vakit ikiyüz ayat-ı Kuraniye imdadıma koşmak için birbirleriyle yarış ediyorlar. Önce bana lisanı maderzadım(anne lisanım) Kürtçe geliyor. Arapçaya çeviriyorum ve Türkçe yazdırıyorum" cevabını verdiğini...(102)

Hacizli Cenaze

Son Osmanlı Padişahı Sultan VI. Mehmed Vahdeddin Han'a, ""Altıncı Mehmed sözündeki ""Altıncı kelimesinden kinaye olarak ""Altın seven adam manası çıkartılarak ithamlarda bulunulduğu . . . Halbuki Sultan Vahdeddin Han'ın, hayatının tehlikeye girmesinden dolayı memleketinden ayrılmak zorunda kaldığında şahsi mirası mahiyetinde babasından intikal eden bütün serveti beraberinde götürme imkanı varken, dasitani bir namusluluk örneği göstererek bu serveti Hazine-i Hümayun'a gönderdiğini... İtalya'da geçirdiği fakr -u zururet içindeki bir hayattan sonra 1926 yılında San Remo'da vefat ettiği zaman 120 000 lira borcu kaldığı için alacaklıları tarafından tabutuna haciz konuduğunu . . . Tahnit edilmiş cesedinin, kızı Sabiha Sultan'ın bu parayı binbir güçlükle temin etmesinden sonra Şam 'a naklolunarak Yavuz Sultan Selim Camii avlusuna defnedildiğini. .. (103)

Milletin Sigorta Lambası

Tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun, Sultan Vahideddin'in kaderi ile ilgili oldukça orijinal bir değerlendirmesinde : ""Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra işbaşına geçen, ağır mesuliyetler yüklenen, yenik milletleri daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler. Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder diye yazdığını. .(104) Biliyor muydunuz.?

İttihatçıların Akılsızlığı

Sultan II. Abdülhamid'in dahice bir politika güderek, her hangi bir isyan çıkartmalarını önlemek için Arabistan'ın Hicaz ileri gelenlerini, Şura-yı Devlet üyesi olarak İstanbul'da tuttuğunu. . . Bunlardan Şerif Hüseyin'in, Mekke'ye emir olmak isteğini defaatla reddetmesine karşılık Ulu Hakan'ın tahttan indirilmesiyle birlikte İttihat ve Terakki yönetiminin, Şerif Hüseyin'in bu isteğini yerine getirerek onu emir olarak tayin ettiğini ve hemen ardından da Şerif'in Osmanlı'ya karsı isyan bayrağını açtığını... Çok sonraları İngiliz Başvekil Lloyd George'un Avam Kamarası'nda: ""Şerif Hüseyin Mekke emiri olduktan sonra kendisi ile Arap milliyetçiliği ve isyan konusunda anlaştık. Bu isyana karşı ayda 40 bin altın vermiştik" dediğini ... (105)

Acı HatıraIar

İtalyanların Libyayı bizden koparmak için Avrupalı müttefikleriyle siyasi alanda anlaştıktan sonra, bize karşı açacakları savaşın (Trablusgarp Savaşı) masraflarını karşılayacak yeterli hazinelerinin olmadığını... Buna karşılık Duyun-u Umumiye'ye başvurarak, bu savaşın masraflarını karşılamak için Anadolu'dan toplanan birikmiş paradan beş milyon altın lira çektiklerini ve bu bizim paramızla sağladıkları imkanlarla bizim toprağımız olan Libya'yı istilaya başladıklarını. . .(106)

Lavrens'in İtirafı

Arapları aldatarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıp isyana sevkeden İngiliz casusu Lavrence'in, yardımcıları Nuri Said, Faysal ve Şerif Hüseyin ile birlikte Şam'da Türkleri katlettikten sonra: "'Evet onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım;tiksindim bu vahşetten..." diyerek itirafta bulunduğunu . . (107)

Vicdan Azabı

Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'yı arkadan vurduğunu ve mükafat olarak da İngilizler tarafından Hicaz Krallığı'na getirildiğini.. Daha sonra Vehhabiler tarafından alaşağı edilerek İngilizlerin himayesinde Kıbrıs'a yerleştirildiğini ve hastalandığında da oğlu tarafından Amman'a getirildiğini... Ve günün birinde adet vechile saray bandosunun bahçede konser verirken "İzmir Marşı"nı çalması üzerine, oğlunun babasının üzülmemesi için pencereleri kapattırmak isterken baba oldukça ibretli bir şekilde: "Evlat, neden o pencereyi kapıyorsun? Ben velinimetine ihanet etmiş asi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı düşündüm. Allah beni sürgünlüğe düşürdü. Hastayım diye kapatıyorsun. Bırak pencereyi aç, şu marşı dinleyeyim. Duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile büsbütün artsın; bu dünyada çektiğim ızdıraptan vicdan azabıyla büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı Hakk. bu günahkar kulunu dünyada affederek, ahirette hesap gününde cezadan korusun"dediğini.. .(108)

"Milletimin Ocağı Yanıyor"

Sultan Vahdeddin Han'ın ikamet etmekte olduğu Yıldız Sarayı'nın, bir elektrik arızasından dolayı yanmaya başlaması üzerine, orada vazifeli bulunan bekçibaşının hüngür hüngür ağladığını ve bunun üzerine Sultan Vahdeddin in: "Benim milletimin ocağı yanıyor, ben onu düşünüyorum, kendi evim yanmış ne ehemmiyeti var' dediğini...(109)

"Ayağını Yüzüme Bas ki .

Yüzüm Allah Katında Şeref Kazansın" Hintli Müslüman kardeşlerimizin, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşı'nda yüzlerce şehit ve binlerce yaralı verdiklerinin haberini almaları üzerine, kilometrelerce ötedeki kardeşlerinin acılarını bir nebze olsun dindirebilmek için bir Kızılay heyeti teşkil ederek Türkiye'ye gönderdiklerini... Bu heyetin savaş boyunca birçok din kardeşinin yaralarını sarıp başarılı hizmetlerden sonra 1913 Temmuz'unda Hindistan'a döndüğünü. . - Kızılay heyetine Bombay'da büyük bir karşılama merasimi hazırlanıp, gemi limana yanaştığında o günkü Hintli Müslüman liderlerden Muhammed Ali Cevher' in, heyet başkanı Doktor Ensari'ye : "Sen mücahit Osmanlı ordusuna hizmet edip geldin Ayağını Hindistan topraklarına basmadan bu benim yüzüme bas da, yüzüm Allah katında şeref kazansın" diyerek başını yere koyup yüzünü Dr. Ensari'nin ayakları altına uzattığını...(110)

Osmanoğullarının Dramı

Son Halife ll Abdülmecid. Han'ın, sürgün edildikten sonra diyar-ı gurbette vefat etmesi üzerine, kızı Dürrüşehvar Sultan'ın. İstanbul' a gelerek Savanora yatında. İsmet İnönü'yü ziyaret ettiğini ve kendisinden babasının vatan toprağına gömülmesini rica ettiğini... Altı asır cihanı aydınlatan bir neslin son temsilcisinin bu vatan toprağına gömülme isteğinin ; halk tarafından mezarının bir ziyaret yerine dönüştürebileceği endişesiyle İsmet İnönü tarafından reddedildiğini ve Hindistan Hükümeti'nin araya girmesiyle Suudi Arabistan makamlarından izin alınarak Medine'deki Cennetü'l-Baki kabristanının içindeki Ali Aba'nın ayak ucuna defnedildiğini. . .(111)

Tökeli İmre

Osmanlı idaresinde bir krallık olan Erdel Kralı Apafi ile birleşerek Osmanlı ordusuyla aynı safta çarpışan Orta Macar Kralı Tökeli İmre'nin Osmanlı Devleti'ne karşı itaat ve bağlılığını göstermek için mührüne: "Muin-i Ali Osman'a itaat üzreyim emre Kral-ı Orta Macar'ım ki namım Tökeli İmre" beyitini kazıttığını . . (112)

"O Kendi Kaderini Kendi Yazmış Oldu"

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin 1960 Mart'ında ağır hasta vaziyette Urfa'ya gelmesi üzerine, bunu haber alan İçişleri Bakanlığı'nın, derhal Üstad'ı geri gönderme emri çıkardığını... Halkın yoğun baskısı üzerine Urfa valisinin "Efe Nedim, Said Nursi çok hasta ve müsaid bir araba da yok. " demesine karşılık İçişleri Bakanı Namık Gedik'.in: "Çöp arabasıyla da olsa göndereceksiniz!" talimatını verdiğini ve bunu öğrenen Bediüzzaman Hazretleri'nin ibretli bir şekilde: "O kendi kaderini kendi yazmış oldu" dediğini ve ,çok kısa bir zaman sonra İçişleri Bakanı Namık Gedik' in Genelkurmay binasından kendini atarak intihar edip, cesedinin de çöp arabasıyla taşındığını. . .(113) Biliyor muydunuz.?

İsrail ve Orman Kanunu

1953- 1955 yılları arasında İsrail Başbakanlığı'nı yürüten Moshe Sharett'in, İsrail askerlerinin yaptığı katliamlarla ilgili olarak tuttuğu özel günlüğünde: "İsrail devleti, dünyanın gözünde çağdaş toplumların geliştirip benimsediği temel hukuk kanunlarını tanımayan ve orman kanunlarına göre davranan bir devlet haline gelmiştir" diye yazarak itirafta bulunduğun . (114)

Yahudilerden Müthiş İtiraf

1967 yılında Pariste düzenlenen dünya Yahudi Kongresi'nin zabıtları arasında bulunan bir belgedeki kayıtlara göre bir delegenin : "Evet bugün bağımsız bir devletimiz var ama mesut muyuz? Osmanlı'nın devrindeki gibi huzurlu muyuz? Samimiyetle ve hepinizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki hayır! Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız. ( Osmanlı'yı yeniden kurmaya bağlıdır!" diyerek bir gerçeği itiraf ettiğini (1 l5)

Müfti,s Sakaleyn

Kanuni Sultan Süleyman devrinin büyük Şeylhülislamı İbn i Kemal'in, çeşitli sahalarda yazmış olduğu 300 kadar eseri olduğunu Hergün bin kadar fetvaya cevap verip kendisine insanlardan başka cinlerin de fetva almak için müracaat ettiğini ve bundan dolayı kendisine: "Müfti's Sakaleyn" (İnsanların ve cinlerin müftüsü) denildiğini (116)

Batının İslam,la Kavgası

Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther'in, Osmanlı'nın Avrupa içlerine kadar ilerleyip, ortaya koyduğu adilane sistemle yerli halkın gönlünde taht kurması üzerine, halkını acımasızca sömüren yöneticileri:" Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Türk idaresi fakirlere daha hayırlı gelebilir" diyerek Hristiyanları uyardığını.,, (1 17 /a) Yine Luther'in Hristiyanları Türklerle savaşmaya teşvik etmek için çıkardığı bir emirnamede "Türklerin başlattığı bir savaşta o ara karşı savaşan bir kimsenin, Tanrının bir düşmanı ve İsa'ya hakaret eden biriyle hakikatte bizzat şeytanla savaşmakta olduğunu düşünmeli ve bundan dolayı, masum bir kimsenin kanını döktüğü veya bir Hrıstiyanı öldürdüğü zehabına kapılmamalıdır" diye yazdığını,,(117/b)

Nüfusun Önemi

Nüfusun, milletler ve medeniyetler arasındaki mücadelede çok önemli bir faktör olduğunun idrakinde olan Roma İmparatoru Sezar'ın , çok çocuğu olan aileleri mükafatlandırdığını ve çocuk yapmayan kadınları da bazı haklardan mahrum ettiğini(118)

Endülüs ve Batıda İlim

10. yüzyılda Endülüs'te ilim ve irfanın Avrupa ile kıyaslanamayacak kadar gelişmiş olduğunu ve Halife elHakem kütüphanesinde altıyüzbin yazma kitabın bulunup, bunların kırk dördünü katalogların teşkil ettiğini... O tarihten dörtyüz sene sonra bile Avrupa'da bilgili Charles diye tanınan Fransa Kralı V. Charles'in krallık kütüphanesinde sadece ve sadece dokuzyüz eser bulunduğunu... (1l9)

Batıda Karanlığın Saltanatı

19. Y üzyılda bile batıda karanlık fikirlerin hüküm sürdüğünü ve Klönische Zetung(18 Mart 1819) gazetesinin bir yorumunda, "Geceleri yolların sokak lambalarıyla aydınlanmasının teolojik sebeplerle ayıp birşey olduğu, İlahi nizam ve karanlığı insanın bozamayacağı" düşüncelerin ileri sürdüğünü.. Bundan yıllar önce 950 yılında Endülüs'teki Kurtuba şehrinin arabalarla düzenli de temizléndiğini ve evlerin dış duvarlarına yerleştirilen lambalarla caddelerin aydınlatıldığını . (120)

Teravih Şerbeti

Sultan Dördüncü Mehmed'in annesi Hatice Sultan'ıın, Galata köprüsünün başını süsleyen ve Sinan mektebinin bir şaheseri olan Yeni Cami'yi ve yanına da onun kadar muhteşem bir vakıf yaptırdığını 116 kişinin vazife aldığı bu cami ve vakıfta, yaz ayları boyunca içine kar atılıp soğutmak suretiyle halka dağıtılıp bu iş için her sene yirmi bin akçe tahsis edildiğini Ayrıca Hatice Sultan'ın: "Bu vakfiye şartlarını her kim değiştirirse günahı onların üzerine olsun. Allah, duyuran ve bilendir" diye başlayan bu vakfiyesine: "Ramazanlarda, teravih namazından sonra, caminin üç kapısından Atina balından yapılmış şerbet dağıtılsın. Eğer Ramazan yaza rastlarsa şerbete kar konsun. Her sene şerbet için 3000 okkalık Atina balı alınsın ve her kapı için , her gece 33 okkalık baldan şerbet yapılarak ikişer şerbetçi tarafından cemaata dağıtılsın" diye hayır hasenat için yapılması gerekenleri yazdırdığını . (121)

Misyonerler ve Sinsi Planları

İzmir'e yerleşmiş ve Bergama, Marmaris ve Bodrum civarında maden işletmeciliği yapmakta olan İngiliz ailelerinden Percy Hatkinson'un II. Dünya Savaşı yıllarında, Cizvit papazlarıyla birlikte Türkiye aleyhine casusluk yaptıklarını. Bergama'da ele geçen bu casusluk şebekesinin belgeleri arasında, harpten evvel İsviçre'nin Friburg şehrinde toplanan Beynelmilel Hristiyan Misyonerler kongresinde alınan kararlar bulunduğunu . . . Bunların bir tanesinde: "Türkleri Hristiyan yaparmıyız. Bu is için sarfettiğimiz paranın yarısıyla onlara papaz yerine şantöz gönderelim. corription(fesat) yolu ile. Böylece zaafa sürüklenirler ve biz de kuvvetimizi artırırız. diye yazdırdığını. . (122)

Osmanlı'nın Parlayan Kılıçları

16. yüzyılın kudretli padişahı Yavuz Sultan Selimin huzuruna girerek yer öpüp itimatnamesini sunan Venedik elçisi Antonio Jüstiniani'ne ülkesine döndüğünde Padişahın nasıl biri olduğu hakkında bilgi istediğinde elçinin şaşkınlık içinde: 'Kılıcı öyle parlıyordu ki yüzünü göremedim" diye itirafta bulunduğunu Elçinin bu itirafının daha sonraları Yavuz Selim tarafından öğrenilmesi üzerine Haşmetli Hünkarım,Paşalarım Osmanlının kılıcı parladığı sürece düşmanların başı daima önde olur. A m a Allah korusun bu kılıç kınına girer ve paslanmaya başlarsa o zaman bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve birgün bize yukardan bakar dediğini... (123) Biliyor muydunuz?

Japon İmparatoru ve AbdüIhamid Han

Japon İmparatorunun Sultan Abdulhamid'den:İslam dininin bilhassa tefekkür, gaye, felsefe ve manevi terkibi üzerinde şahsen kendisine izahat vermek için japonca bilen yoksa tercihen İngilizce Fransızca ve Almancası kifayetli Osmanlı alimleri, istemesi üzerine. Ulu Hakanın çaresizlik içinde, karşı tarafa menfi müsbet arası, zaman kazandıran dolaylı bir cevap verdiğini... Abdülhamid Han'ın kalbinde yara olan bu hadise hakkın da, daha sonraları(sürgün yıllarında) Ali Fethi Bey'e: "Eğer ben, Japon İmparatorunun istediği kıymette din ve maneviyat şahsiyetleri bulabilseydim evvela kendi memleketimi kurtarırdım " dediğini...(124)

İhtilal Mantığı

Sık sık ihtilal yapılan Güney Amerika ülkelerinin birinde,batılı bir gazetecinin, kaldığı otelin müdürüne: "Burada niçin bu kadar çok ihtilal yapılıyor?" diye sorması üzerine otel müdürünün : "Anayasamıza göre herkesin devlet başkanı olmaya hakkı var. Bu yüzden her vatandaş bir defa devlet başkanı olmayı deniyor" diye cevap verdiğini. .(125) "Ruhu Batırmamak İçin" Yunan filozof ve ahlakçısı Sokrat'ın (M. Ö. 47 0-3991 hayranı olan zengin bir tüccarın, bütün serveti olan bir çuval altını bu filozofa bağışladığını... Tüccarın ölümünden sonra, vasiyeti gereği aldığı bir çuval altını, bir kayığa yükletip, denizin ortasına teker teker atan Sokrat'ın : "Ey para! İşte seni batırıyorum ki, benim ruhumu batırmayasın!" hikmetli sözünü2 söylediğini...(126)

Kızılderililerin Ataları

Kanadalı Tarihçi, Profesör Miss. Ethel G. Steward'ın 1987 yılında Türkiye'de düzenlenen tarih kongresinde sunduğu bildiride ve yazdığı "Cengiz Han'dan Amerika'ya Kaçış" isimli kitabında "Kızılderililerin atalarının Türk olduğunu " yazdığını. . . Kitapta anlatıldığına göre, 13.yüzyılda Orta Asya'daki Moğol baskısından kaçan bazı Türk boylarının iki koldan Alaska'ya ulaşarak oradan da kıtanın güneyine yayıldıklarını. . . Yine Steward'ın araştırmalarına göre Kızılderililer ile Türk boyları arasında gerek fiziki, gerek sosyolojik ve gerekse kültürel açıdan büyük benzerlikler bulunduğunu tesbit ettiğini...(127)

Kızılderili Medeniyeti

Sömürgeleştirmek gayesi ile gittikleri Kuzey Amerikada, Kızılderili kabilelerinin hayat tarzlarını ve kültürlerini araştıran bir misyonerin : "Son derece hayret uyandırıcı nokta şu ki karşılıklı münasebetlerde, medeni dünyanın alelade insanları arasın da görülemeyecek şekilde nazik ve lütufkarlar. Bu da şüphesiz, bizim kalplerimizdeki cömertlik şefkat hissini söndüren 'benim , ve 'senin' kelimelerinin bu insanların dilin de bulunmadığı için" diyerek itirafta bulunduğunu...(128)

Gaflettekine İmdat

Hazreti Mevlana'nın, müridi Siraceddin'in evinde misafir kaldığı gün sabaha kadar namaz kılıp Rabbine niyazda bulunması üzerine, müridinin: "Sultanım sabah oldu. bir nefes dinlenseniz" diye ricada bulunduğunu.. Bunun üzerine Hz. Mevlana'nın:"İyi ama, eğer biz de uyursak, bunca uyuyana kim imdat edecek?" diye hikmetli bir cevap verdiğini...(129)

Türk Vergisi

Osmanlı Devleti'nin l521'de Belgrad'ı, l522'de Rodos'u fethetmeleri ve 1526'da da Mohaç'ta büyük bir zafer kazanmalarının ardından batı dünyasında büyük bir panik yaşandığını... Çeşitli kentlerde toplanan Alman Meclisleri' nin (Reich stag) , Türklere karşı ordu toplayıp sefer düzenleyebilmek için "Türk Vergisi" adı altında yeni bir vergi konulmasını kararlaştırdıklarını. (130)

İade-i Ziyaret

Meşhur bir politikacımıza Fransa'da: "Siz Osmanlıların Viyana kapılarında ne işiniz vardı?diye sorması üzerine, o politikacımızın gayet veciz bir şekilde: "Haçlı seferlerinin iade-i ziyaretiydi diye cevap verdiğini ...(131)

Paspas

Sultanüş-şuara Necip Fazıl Kısakürekin yürekten bağlı olduğu Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerine: "Efendim! Ben kurtulacak mıyım?" diye sorması üzerine Arvasi Hazretleri'nin : "Bir gemi giderken, paspas da içinde gider. Yeterki o geminin içinde ol Necip!'diye cevap verdiğini...(132) Biliyor muydunuz?

Sibirya'ya Sürgün

Tarihin en korkunç emirlerinden birinin 1799 yılında Rus Çar'ı I Paul tarafından verildiğini... Bir sabah, önünde resmi geçit yapan birliğin yürüyüşünü beğenmediği için: "Sibirya'ya marş marş!" diye emir verdiğini ve dörtyüz kişilik bu birlikten bir daha haber alınamadığını... ( 133)

Keçeli Beni Orman Korucusu mu Yaptın?"

Bediüzzaman Hazretleri'nin Barla'da Nur risalelerini telif ettiği yıllarda, Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkması üzerine orada bulunan Sıddık Sabri Efendi'nin yangını söndürmek için çok uğraştığını... Yangının sönmemesi üzerine sırtındaki Üstadı'ndan yadigar olan cübbeyi çıkartan Sabri Efendi'nin, onu alevlere doğru savurup yandan da: "Yak işte yakabilirsen bu Bediüzzaman'ın cübbesi" diye haykırdığını ve ardından alevlerin yavaş yavaş azalarak söndüğünü... Daha sonraları bu hadisenin Bediüzzaman Hazretleri'ne intikal ettirilmesi üzerine, Nurlu Üstad'ın tebessüm buyurarak Sabri Efendi'ye: "Keçeli beni orman korucusu mu yaptın!diye latifede bulunduğunu... ( 1 34)

Miskinler Tekkesi

Sari ve tehlikeli bir hastalık oluşundan dolayı, toplum tarafından istiskal görerek tecrid edilen cüzzamlılara, Osmanlı vakıf medeniyetinin şefkat elini uzatarak, onlar için . . her türlü bakım ve görümünün yapıldığı miskinhaneler kurduğunu... Bunların ilkinin de, 1421-1451 seneleri arasında Edirne'de II. Murat tarafından yaptırıldığını ve buralara "Miskinler tekkesi " denildiğini...(135)

Son Halife Abdülmecid Han'ın İnkisarı

Son halife Abdülmecid Han'ın, Osmanoğulları'nın yurt dışına Sürülmesi ile ilgili çıkartılan kanun gereğince apar topar İstanbul'dan çıkartılmasına müteakip ziyaretine gelen bir dostunun kendisine Halife Hazretleri!" diye hitap etmesi üzerine, Abdülmecid Han'ın büyük bir inkisar içinde: "Bizim hilafetmeablığımız artık kalmadı. Bir gece apar topar hanedanımızın altıyüz sene hükümdar olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler' dediğini. .(136)

Akif ve Destanı

Mehmet Akif merhumun: "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi." diyerek başlayan muhteşem Çanakkale Destanı"nı yazmadan önce ellerini Yüce Dergah'a açıp: Allahım! Bana, bu aciz kuluna, bu destanı yazma imkanı bahşet... Bu ulvi vazifeyi bana nasib et. Sonra canımı al. Ya Rabbi!.. Bana bu lütfu çok görme. İn'am ve ikramının hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını barigah-ı uluhiyetinde kabuleyle!.." diye gözyaşları içinde dua dua yalvardığını. .(137)

Asla Dönüş

Pakistanlı iş adamı Abdullah Delhi'nin Sovyet havayolları ile seyahat ettiği esnada uçakta namaz vaktinin girmesi üzerine hosteslerden birini çağırıp namaz kılması için kendisine bir yer göstermesini istediğinde hostesin ancak kaptan pilotun yanında müsait bir yer bulabildiğini ve Abdullah namazını bitirip Rus pilotu ile göz göze geldiğinde, pilotun gözlerinden yaşlar süzülmekte olduğunu görüp de sebebini sorması üzerine pilotun: 4-5 yaşlarında iken babam da senin yaptığın gibi bir şeyler yapardı. Bunun namaz olduğunu şimdi anladım ve birden hem babamı, hem de dinimin ne olabileceğini düşündüm Din konusu ile alakalı bugüne kadar bana hiçbirşey anlatılmadı. Ancak şu anda düşündüm ki, babam, senin yaptığın gibi namaz kıldığına göre Müslüman olmalı. Dolayısı ile benim aslım da Müslüman olabilir. Yılardır içimde bir düğümdü bu. Ama ilk defa namaz kılan birisini, sizi görünce kafamdakiler çözülmeye başladı. Bunun üzerine gideceğim ve aslımı araştıracağım. " dediğini...(138)

Trablusgarp Mücahitleri

Trablusgarp Savaşı,nda Osmanlı askerlerinin arasında bulunmuş olan Fransız gazetecisi Georges Lemo nun gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak: Türk subayları içinde on iki kez yaralanmış olanlar vardı. Müthiş birşey kendileri ile konuştuğum zaman edindiğim intiba şu oldu: Türk subaylarında yenmek ve ölmek duygusu, cinnet derecesine varmış bir istek halinde yaşıyordu" diye hatıralarında intibalarını yazdığını... (139)

"Çadır İçinden Savaş İdare Etmeyüz"

Merc-i Dabık Savaşı öncesi Büyük Hünkar Yavuz Sultan Selim'in ordusunun önünde askerleriyle beraber göğüs göğüse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlaması üzerine, sadrazam Sinan Paşa'nın padişahın ellerine sarılıp: "Şevketlü hünkarım, olmaya ki heyecana gelir, kendinizi ateşe atarsınız, yüreğimiz dilhun olur" diye gitmemesi için yalvardığını... Alem-i İslam'ın birliğini sağlama adına hayatı at sırtında geçmiş olan bu büyük dava adamının bunun üzerine: "Biz cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Han,ın torunuyuz, çadır içinden savaş idare etmeyüz" diye haykırdığını. . .(ı40) Biliyor muydunuz?

Halkını Düşünen Gerçek Devlet Adamı

Okkası 30 paraya satılan ekmeğin fiyatına 10 paralık bir zam yapmak isteyen fırıncıları huzuruna çağıran müşfik sultan Abdülhamid Han'ın onlara: Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devam edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim. Çünkü bir memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa, bunu bütün zaruri ihtiyaçların pahalılaşması gibi bir hareket kovalar ki, halkımız bundan büyük ızdırap çeker" diyerek, halkını gerçek manada düşünen bir devlet adamlığı örneği sergilediğini. . .(141)

İbret

Mevlevilerin piri Mevlana Hazretleri'nin vefat tarihi olan ve 'İbret" kelimesinin ebcet değerine tekabül eden Hicri 672 tarihinin; "İbret, İbret" diye iki defa tekrarının 672+672=1344(Hicri)/ 1925(Miladi) tekkelerin kapatıldığı Miladi 1925 " tarihine tekabül ederek enteresan bir tarih cilvesi oluşturduğunu. . .(142)

Yavuz Çocuk

Yavuz Sultan Selim'in asıl isminin "Selim " olmasına karşılık çocuk iken çok hareketli yerinde durmayan, cevval bir yapıya sahip oluşundan dolayı kendisine "Yavuz" lakabının takıldığını. . . Bu çelik çavak çocuğun idman yaparken kafesten uçurulan güvercinleri, çift elle fırlattığı hançerlerle havada vurduğunu. . .(143)

Sultanlık Stajı

Osmanlı Şehzadelerinin küçük yaşlardan itibaren, ileride devleti yönetebilecek şekilde çok ciddi bir eğitime tabi tutulduklarını ve buluğ çağına gelince de (yani günümüz nesillerinin sokakta çember çevirdikleri bir yaşta) bir nevi "sultanlık stajı" anlamına gelen önemli vilayetlerin başına Sancakbeyi olarak tayin edilip devlet idaresini tatbiki şekilde öğrenmelerinin sağlandığını . . . Böylece ilerisi için onlar devleti tanırken, devletin de onları tanıma fırsatı bulduğunu. . .(144)

Türklerin Korkutan Hatıraları

Çarlık Rusyası'nın Balkanlar'ı Osmanlı'dan koparmak gayesi ile Balkan milletlerine gizliden gizliye silah dağıtıp, bir yandan da fitne tohumları ekerek ayaklandırmaya çalıştığını... Bu iş için vazifelendirilen Rus generali Çirnayev'in 1877 yılında Bulgaristan'dan Çar'a gönderdiği gizli raporda "Buralarda hiç yoktan ordular meydana getirdim. Bu askerleri ölüme sevkediyorum. Fakat bu insanları sendeleten bir engel var Türklerin yaşayan hatıraları! Ölümden korkmayanlar bu hatıralardan korkuyorlar. Yalnız Türkleri değil, onların tarihlerini de yenmek lazım. Onlarda herhalde bir sihirbaz zekası var. Bir değil birkaç istila bile, onların iliklerine işleyen gizli üstünlüklerini yıkmaya bence kafi gelmeyecektir" diye yazarak oldukça ibretli bir itirafta bulunduğunu...(145)

Kervansaraylar

Osmanlıların, yaptıkları her işte Allah'ın rızasını gözetme düşüncesinin bir eseri olarak, yolcuların istifade etmeleri için, o zamanın şartlarına göre bir günlük yolculuk mesafesi olan 50_60 kilometre aralıklarla kervansaraylar inşa ettiklerini... Bu kervansaraylarda ırk, din, millet ayrımı gözetmeksizin herkesin misafir kabul edilip üç gün müddetle ücretsiz yedirilip, içirilip hayvanlarına bakıldığını . .-. Yolcuların istirahattan sonra, sabah mehteran eşliğinde uğurlandığını ve uğurlama esnasında kervansaray vazifelilerinin "Ey ümmeti Muhammed! Canınız, malınız tamam mıdır?" diye nida etmesi üzerine yolcuların da: "Cümlesi tamamdır, Cenabı Hakk, hayrat sahibine rahmet eyleye diye karşılık vererek dualarla yolcu edildiklerini...(146)

Yedi Ben

Yavuz Sultan Selim Han'ın doğumundan az bir zaman önce babası ll. Bayezid'in sarayına gelen bir dervişin: Bugün bu hanedandan bir erkek çocuk dünyaya gelecektir ve babasının yerine geçecektir. Vücudunda yedi ben bulunacaktır ve onların miktarınca alişan beylere galebe edecektir diyerek ortadan kaybolduğunu. Hakikaten de Yavuz Sultan Selim'in altı yıl gibi kısa süren hükümdarlık döneminde yedi tane devleti yeryüzü haritasından sildiğini. . .(147)

Bir Siyaset Dahisinin Ölümü

Devrinin en buhranlı döneminde devraldığı Osmanlı Devleti'ni 33 yıl süreyle dahice politikalar takip ederek yöneten Ulu Hakan Abdülhamid Han a .kıblesi batıya ayarlı yerli aydınlarca birçok iftiralar atılıp batılı ağzıyla "kızıl sultan" denmesine karşılık dönemin İngiltere Hariciye Nazırı Sir Edvvard Grey'in Sultan Abdülhamid'in vefatını öğrendiği zaman: "Ne büyük kayıp! Hasmımdı ama onun ölümü ile diplomasi mesleği artık şevkini kaybetti" dediğini...(148)

Cihad Nişanları

Kafkasya istiklal mücadelesinin efsanevi dava adamı Şeyh Şamil'in, bu mukaddes cihatda ölümü göze alarak büyük fedakarlıklar gösteren gazilerine hatıra olarak, hilal şeklinde ve üzerinde Arapça olarak : "Kılıç Cennet'in anahtarıdır.", "Sonunu düşünen cesur olmaz" "Yiğide Cennet yeri açıktır" ve "Ecel gelmedikçe ölüm olmaz" yazan nişanlar hediye ederek taltif ettiğini...(149)

Halkın Sağduyusuna Güven(!)

27 Mayıs ihtilalinden sonra Cemal Gürsel Paşa'nın, Anayasa komisyonu başkanı 0rd.Prof Sıddık Sami 0nar'a: "Cumhurbaşkanı 'nın tek dereceli ve halk tarafından seçilmesini temin edecek bir anayasa yapılsın" diye mesaj göndermesi üzerine Sıddık Sami Onar'ın: "Laikliği pekiştirecek tadilatı. yapalım, ama bu seçim usulünü getirecek olursak halk ya Said Nursi'yi seçer, yahut da onu destekleyen profesörü..." diye cevap vererek halka ne kadar güvendiklerini(!) gösterdiklerini...(150)

Yavuz Sultan Selim'de Kulluk Şuuru

Makedonya kralı Büyük İskender'in, Mısır'ı işgal ettiği zaman kendisinin Yunanlılar için haşa ilah kabul edilen Jüpiter yıldızından geldiğini iddia ederek, uluhiyet davasında Firavun'u taklit ettiğini . Buna mukabil Yavuz Sultan Selim'in, Mısır tahtına nail olduğu zaman : Mülk, Allah'ındır. şayet benim veya başka bir kimsenin yeryüzünde parmak ucu kadar toprağı olsa bu Allah'la ortaklık değil midir?" diyerek kulluk şuuruyla secde-i şükre kapandığını. . .(151) . . .

Gazneli Mahmüd'da Mana Buüdu

İ'la-yı Kelimetullah için durup dinlenmeden arka arkaya yaptığı seferler ile tevhidin bayrağını Hindistan içlerine kadar ulaştırarak tarihin kaydettiği ender komutanlardan biri olan Gazneli Mahmud'un, maddenin fatihi olduğu kadar mananın da fatihi olduğunu... . Her gece üzerindeki padişahlık elbisesini çıkartıp eski bir elbise giyerek sabaha kadar kulluk şuuruyla Rabbine yalvarıp yakardığını ve kendini daima kusurlu görüp ; Ben ne emreden sultan, ne büyük bir fatihim, Bu dergaha yüz süren, zavallı bir fakirim. Elimden, amelimden hiçbirşey hasıl olmaz Ancak Sen'in lütuf elin, inşaallah olur yarim." diyerek Yüce Mevla'dan mağfiret dilendiğini... (152)

Nurdan Zülmete

Batılı sömürgeci ülkeler tarafından vatanımızın dört bir yandan kuşatılarak Türk milletinin kaderinin tayininin söz konusu olduğu İstiklal Savaşı'nın o kan kokulu günlerinde : Her çehre bize yabancı Bari Sen bir parça acı Süründürme altın tacı Bize yardım et Ya Rabbi!..." diyerek Kabe'ye yönelip Rabbine yalvaran şair Kemaleddin Kamu'nun, savaş sonrası Cumhuriyet döneminde ise: "Ne örümcek ne yosun Ne mucize ne füsun Kabe Arab'ın olsun Bize Çankaya yeter..." diyebilecek kadar özünden uzaklaşıp değerlerimizi yitirerek tefessüh ettiğini. . .(153)

Toprağın Bereketi Artar

Bir yazarımızın askerlik yaptığı yıllarda Gaziantep'de bir köylünün tarlasında tank manevrası yapmak zorunda kalıp daha sonra tarla sahibinden özür dilediğini ve o Anadolu köylüsünün bütün samimiyetiyle : Ayıp ettin yeğen... Devletin tankının tarlamızı çiğnemesi bizim için şereftir. Toprağımızın bereketi artar diye cevap verdiğini (154)

Dilim Bu Özelliğni Kaybetmesin !

Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden rahmetli Zübeyr Gündüzalp'in tam bir dava şuuru ve sadakati içinde: Kardeşim ben hasta olduğum ve Üstad'ı kimseye anlatamadığım zamanlarda, odamdaki eşyalara Üstad'ı anlatırım. Ta ki dilim bu özelliğini, bu kabiliyetini kaybetmesin." diyerek eşsiz bir bağlılık örneği gösterdiğini...(.155)

Neuzü Billah

Timur'un, Nasreddin Hoca'yı huzuruna çağırıp onunla sohbet ederken bir ara: "Abbasi halifelerinin isimlerinin sonunda 'Allah' lafzı da var. Kimine el-Mu'tasım Billah, kimine, el-Mütevekkil Alellah ve kimine de el-Kaim Biemrillah deniliyor. Bu lakaplar bizim için de adet olsa acaba bana ne isim yaraşırdı diye sorması üzerine Nasreddin Hoca'nın büyük bir pervasızlık ve hazırcevaplılıkla: Neuzü-Billah!(Allah 'a sığınırız) lakabı yakışır."diye cevap verdiğini...(156)

Milli Şahlanışın Ruhuna Tükürmek

Kendi yaşadığı dönemde de kız öğrencilerin başörtüsü takmaları yüzünden üniversitelere alınmaması üzerine, merhum Necip Fazıl Kısakürek'in bu haksızlığa: Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklal Savaşı başlarında ve Maraş'ta düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan milli şahlanışın ruhuna tükürmektir" diye yazarak kalemini kılıç gibi kullandığını...(157)

84' lük Bedbaht

Çıkardığı dergileri kapatıp, kendisini hapishane hapishane dolaştıran bir iktidarın en üst makamındaki bir şahıs için, Necip Fazıl merhumun: "Bundan üç çeyrek asır önce Tophane'de talebeyken zabitleri görsün de iyi not versinler diye seccadesini koridora atıp namaz kılan çeyrek asır önce de başbakanına, gazetelere tamim edilmek üzere: 'Allah ve ahlaktan bahsetmek yasaktır' emrini dikte ettiren seksendörtlük bedbaht" dediğini. . .(158)

Diyojen ve İnsanın Kıymeti

Yunan-Pers savaşları sonunda esir edilen Pers (İran) askerlerinin Atina meydanında satılığa çıkarılması üzerine, esirlerin üzerindeki göz kamaştırıcı elbiselerin bir çırpıda satılmasına karşılık, esirlere alıcı çıkmaması üzerine, orada bulunan Diyojen 'in düşünceli düşünceli : "İnsan ne garip mahluk! Arızi meziyetler üzerinden sökülüp atılınca kendisi on para etmiyor" dediğini (159)

Hamid ve Hamit

Latin harflerinin kabulüyle birlikte isminin "Hamit " diye yazılmasına müthiş tepki gösteren şair Abdülhak Hamid'in: "Ömrümün sonunda ismimin sonuna bir de' it' taktılar" dediğini. . .(160)

Cahız'da İlim Aşkı

Büyük alim Cahız'ın (vefatı 255/868) ilim aşkıyla yanıp tutuştuğunu kitap satın alıp okumaya para yetiştiremediği için, kitapçı dükkanlarını kiralayıp, gece üzerinden kilitleterek sabaha kadar kitap okuyarak ilmini geliştirmeye çalıştığını.. . (161)

Batılıların Gerçek Yüzü

Aşırı beslenme sonucu her yıl binlerce insanın hastalanıp tedavi gördüğü batı ülkelerinden biri olan Almanya'da, Stern dergisinin okuyucuları arasında yaptığı bir araştırmada sorduğu: Devletinizin hangi giderlerinin azaltılmasını istersiniz? sorusuna. Almanların % 68'lik bir çoğunluğunun:Üçüncü dünya ülkelerine yapılan yardımların cevabını verdiğini... Yine dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan İsviçre' de yapılan bir referandumda sorulan:"Üçüncü dünya ülkelerine yapılan seksen milyon dolarlık bir yardım yapılmasını onaylıyor musunuz?" sorusuna İsviçrelilerin % 56'sının "Hayır diye cevap vererek ne kadar insan sevgisi ile dopdolu( ! ) olduklarını gösterdiklerini. . .(162)

Bayezid Cem Kardeşler

Fatih Sultan Mehmed Han'ın aniden vefat etmesi üzerine, Osmanlı tahtına oturan II. Bayezid'in hükümdarlığını kabullenemeyerek isyan bayrağını açan kardeşi Cem Sultan'ın, ağabeyine : "Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan Ben kül döşenem külhan-r mihnette sebeb ne? diye sitem dolu bir beyit yazması üzerine, Ağabeyi Sultan II Bayezid'in de: "Çün ruz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet Takdire rıza virmiyesün böyle sebeb ne? Haccül-Harameynüm diye ben davi kılursun Bu saltanat-ı dünyeviye bunca taleb ne? " diye hikmetli bir cevap verdiğini...(163)

Ufuk Farkı

1877'de İstanbul'a gelen Avusturya-Macaristan büyükelçisi Viktor Graf Dubsky'nin önce Bab-ı Ali'deki hükümet erkanı ile görüşüp ardından da Sultan II. Abdülhamid ile görüştüğünü ve bu görüşmelerden sonra Abdülhamid Han hakkındaki düşüncelerini : Hayret verici birşey ama doğruydu. Devlet erkanı sadece kısa mesafede ileri görebiliyordu Geniş zaviyeli bir ihata kabiliyetleri yoktu. Abdülhamidin ise aksine fazla ihata niteliği vardı. Bu zıtlık telafi edilemezdi. Edilemeyince de devlet idaresinde başlayan aksaklıklar ileride daha vahim sonuçlar verecekti. Biz bunları iyi kullanmalıydık" diye hatıralarında yazdığını... (164)

Osmanlı' da Fikir Hürriyeti

Osmanlı medreselerinde öğretimini tamamladıktan sonra icazetini yani diplomasını alan yeni müderrislerin, hocalarının elini öptükten sonra isterlerse biraz evvel saygıda kusur etmedikleri hocalarının düşüncelerinden farklı fikirleri müdafaa edebildiklerini. . . Onları bu eğitim ve fikir hürriyetinden mahrum edebilecek hiçbir makamın olmadığını.. (165)

Dinden Bahsetmenin Yasak Olduğu Devir

1945 yılında Matbuat Umum Müdür Muavini İzzettin Nişbay'ın dönemin gazetelerinde tek tük dini muhtevalı yazılar görülmesi üzerine İstanbul gazetelerine: "Gazetelerinizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahseden bazı yazı mütalaa ima ve temsillere rastlanılmaktadır Bundan sonra din mevzuu üzerindeki gerek tarihi, gerek temsili ve gerekse mütalaa kabilinden olan her türlü makale, fıkra ve tefrikanın neşrinden kaçınılması ve başlanmış olan bu gibi tefrikaların en geç on gün içinde nihayetlendirilmesi... diye yazılı tamim yolladığını...(166)

İbni Cevzi nin Vasiyeti

Büyük alim İbni Cevzi'nin, tedris, telif ve fetva ile dolu dolu yaşadığı ömrünün tek anını bile boşa geçirmeyip, bazısı yirmi cildi bulan 340'dan fazla eser vererek, kitap yazmadık hiçbir ilim dalı bırakmadığını - ve yazmış olduğu eserlerinin toplamı ömrünün günlerine bölündüğünde bir güne dört defter(forma)düştüğünü... İbni Cevzi'nin, bu ilimlerle içli dışlı geçen ömrü boyunca, bıraktığı birbirinden kıymetli eserleri yazarken kullandığı kalemlerin yontulmasından ortaya çıkan talaşları biriktirip, bu talaşların vefatında gasıl suyunun ısıtılmasında kullanılmasını vasiyet ettiğini . Bu büyük alimin vefatında vasiyeti yerine getirilerek biriktirdiği talaşların gasıl suyunu ısıtmaya kafi geldiğini...(167)

Yunus Nadi' nin Kulakları

Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi'nin ortak olduğu bir şirketin, Müdafaa-i Milliye'ye çürük eğer ve koşum takımları satması üzerine Millet Meclisi'nde hakkında soruşturma açıldığını, fakat Yunus Nadi'nin birçok eşikleri öpmekle bin bela bu işten yakasını kurtarabildiğini... Bu devleti dolandırma hadisesi üzerine Reis-i Cumhur Mustafa Kemal'in kendisini çağırarak: "Yunus Nadi Bey, hangi Yahudi şirketini tetkik etsek. kulakların o şirketin arkasında görünüyor. Sen, Cumhuriyet gazetesini çıkaracak şahsiyet değilsin. Yarından itibaren gazeteyi çıkarmayacaksın. Aksi takdirde seni toprak altı ederim " dediğini...(168)

Osmanlı Devleti ile Ticaret Yapmanın İmtiyazı

Osmanlı Devleti'nin, kurmuş olduğu muhteşem devlet sistemini, tekke-medrese-kışla sacayağı üzerine sağlam bir şekilde oturtup, doğruluk ve adalet üzerine cihana ışık saçtığını . . . Osmanlı tesirinin dört bir yanda hissedildiği bu günlerin birinde Hollanda Ticaret Odası'nda bir karar alınırken, oyların eşit çıkması halinde, ticaret odası başkanının karar verebilmek için: "İçinizde Türklerle alış veriş eden var mı?" diye sorduğunu ve herhangi birinden "evet" cevabı alınca da onun oyunu iki oy yerine kabul edip kararı neticelendirdiğini...(169)Biliyor muydunuz.?

Mazi ile Alakasını Kesenler

Hamdullah Suphi Tanrıöver'in tek parti hükümetinin Maarif Vekilliği'ni yaptığı yıllarda, yabancı bir heyete Süleymaniye Camii'ni gezdirdikten sonra misafirlerin Kanuni Sultan Süleyman 'ın türbesini ziyaret etmek istediklerini... . Memleketteki bütün türbeler 30.11.1925 tarih ve 677 sayılı kanunla kapatıldığı için, Hamdullah Suphi'nin bu yabancı misafirlere kaçamak cevaplar verdiğini, fakat sonunda: "Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik. Onun için türbeleri kapattık" diyerek gerçeği açıklamak zorunda kaldığını... Misafirlerin "Ciddi mi söylüyorsunuz?" diye hayretler içinde kalıp, ardından da oldukça ibretli bir şekilde: Tarihi olmayan milletler tarih huzurunda esatir ve efsane " , uydurarak kendilerini tatmin ederler. Sizin ise büyük bir tarihiniz var. Bu tarihi yapanların türbelerini nasıl kapatıyorsunuz?" diyerek Hamdullah Suphi'yi yerin dibine batırdıklarını. . . (170)

İlim Uğruna

Büyük alim İbn-i Teymiye'nin(1263/1328), kitap okumaya başlamadan önce beline kadar uzayan örgülü saçlarını duvardaki bir çiviye asıp öyle kitap okumaya başladığını... Uykusu gelip de başı önüne düştüğünde çiviye asılı saçlarının canını yakarak kendisinin uyumasına engel olduğunu... Bu ilim aşıkının, böyle azimli çalışmaları neticesinde vefat ettiğinde ardında bin kadar muazzam eser bıraktığını...1171)

Beyaz Adamın Afrika'ya Yardımı

Ünlü İtalyan film yönetmeni Marco Ferrari'nin "İşiniz İş Beyazlar" isimli filmiyle ilgili büyük yankılar uyandıran bir röportajında : "Avrupalıların Afrika'ya başlattıkları yardım seferberliği şeytanca bir tuzaktır ve bu yardım sömürgecilikten daha tehlikelidir. Bizim siyah kıtada artık yapabileceğimiz birşey yok. Çabuk terkedelim orayı ! Artık beyazların iktidarının sonu gelmiştir. Bizler ihtiyarların yoksulların Paris'te, Roma'da,Londra da zenci muamelesi gördüğü bir medeniyetin için de yaşarken, nasıl olurda Afrikalılara yardim etme iddiasında bulunabiliriz. Bugün, Afrikalı insanlara Yardım adı altında köpekler için hazırlanmış konserveler gönderilmektedir. Bizim medeniyetimizin ne olduğu görülüp bilinirken, tutup da yardımseverlikten bahsetmesi için insanın yüzsüz olması gerekir. Asıl yardıma muhtaç olanlar bizleriz" diyerek gayet ibretli bir şekilde batı medeniyetinin gerçek yüzünü gözler önüne serdiğini..(172)

"Ya Rab! Beni Ameliyat Masasından Kaldırma"

Osmanlı Devleti'nin yıkılmaya yüz tuttuğu talihsiz bir döneminde 35. Osmanlı padişahı olarak tahta geçen Sultan Mehmed Reşad'ın ( 1 844- 1918) mesanesindeki bir rahatsızlıktan dolayı ameliyat olacağı zaman, kıbleye yönelip ellerini Ulu Dergah'a açarak: Ya . Rab! Milletimin ve memleketimin bütün mukadderatını hayırlara tahvil et! Eğer memleketim ve milletim için zararlı olacaksam beni bu ameliyat masasından kaldırma!" diyerek bütün samimiyetiyle Rabbine münacatta bulunduğunu. . .(173)

Picasso ve İslam

İslam dininin pek çok hikmete mebni olarak resme cevaz vermemesi neticesinde, Osmanlı'da daha çok hat sanatı, tezhib gibi, bugün dünyanın nofigüratif dediği sanatların geliştiğini . . . Avrupa ressamlarına bizim hat sanatı örneklerimiz gösterildiğinde, İspanyolların son büyük ressamı Pablo Picasso'nun(1881-1973): Varmayı düşündüğüm hedefe Müslümanlar beş yüz sene önce ulaşmış" diyerek hayranlığını ifade ettiğini. . .(174) Biliyor muydunuz?

Bediüzzaman ve Resim Yasağının Hikmeti

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin bir akşam üzeri İstanbul'un Sirkeci mevkiinde dolaşırken birdenbire bir gayr-i müslimin ona yaklaşıp elini tutarak: Dininizde resim niçin haramdır?" diye sorması üzerine Üstad Bediüzzaman,ın : İnsan, Allah'ın sikkesidir. Padişah ve kralların sikkelerinin taklidine kanuni yasak olduğu gibi, Allah'ın da sikkesini taklide şeri cevaz yoktur" diye veciz bir cevap verdiğini ve gayr-i müslimin de cevaptan çok memnun kalarak "bravo ! " deyip Bediüzzaman Hazretleri'nin elini sıktığını...(175)

Kıyas

Onuncu Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman ( 1495- 1566) döneminde Sivas vilayetimizin bütçesinin 20 milyon altın olduğunu . . . Buna karşılık yine aynı dönemde Fransa Birleşik Krallığı'nın bütçesinin 4 milyon altın ve Birleşik İngiltere Krallığı'nın bütçesinin de 3,5 milyon altın olduğunu...(176)

Kitap Okumadan Geçen İki Gece

Onuncu yüzyılın büyük alimlerinden Endülüslü İbn-i Rüşd ün ömrü boyunca kitap okumadan geçen sadece iki gecesinin' bulunduğunu...Bunlardan birinin evlendiği, diğerinin de babasının vefat ettiği gece olduğunu. . .(177)

Veli Sultan

Yavuz Sultan Selim Han Gazi'nin, İslamiyet'i tek bir bayrak altında toplamak gayesi ile çıkmış olduğu Mısır seferi sırasında, daha önceleri Cengiz ve Timur'un geçemeyip yüz geri döndükleri korkunç Tih çölünü mucizevi bir şekilde onüç günde geçtiğini. . . Bu geçiş esnasında askerinin önünde yaya vaziyette mütevazı bir şekilde iki büklüm olarak yürüyen Koca Yavuz"a vezirlerin: Hünkarım atınıza binseniz" demelerine karşılık, Büyük Sultan'ın gözyaşları içinde:Nasıl binerim... Görmüyor musunuz? Resulullah Efendimiz (sav) önümüzde bize yol gösteriyor" diyerek velayetinin ayan beyan ortaya çıktığını...(178)

Osmanlı 'ya İhanetin Cezası

Meşhur Mısırlı İslam alimi Muhammed el-Gazali'nin, Mescid-i Aksa'nın işgalinin 25.yılı münasebetiyle Kahire'de verdiği bir konferansta : "Şu bir hakikat ki, Müslümanlar, Osmanlı hilafet devletine hıyanet ettiler. İngilizler, bir milyona yakın Mısırlıyı Osmanlı hilafet devletini parçalamak için aldılar ve Müslüman Türklere karşı onları kullandılar ve Türkler perişan oldu. Türkleri, ihanet eden Araplar perişan etti ve biz bu yaptığımız hıyanet ve ihanetin cezasını Filistin ve Mescid-i Aksa topraklarının İngilizlerin eline geçmesiyle çok pahalı ödedik, Filistin ve Kudüs elimizden çıktı" diyerek çok acı bir itirafta bulunduğunu ! (179)

Arnavut Yemini

Osmanlı'dan itibaren asırlardır topraklarımız içinde kalmış olan Balkanlar ve Rumeli'nde yaşayan kendi soydaşlarımıza dini milli kültürümüz adına gözle görülür bir yardım eli uzatmamamıza rağmen "Muhteşem Osmanlı!" düşüncesinin gönüllerden silinmediğini . . . Bugün Arnavutluk'ta "Türk" kelimesinin onlar için doğruluk, dürüstlük , yiğitlik, efendilik ve hakbilirlik manalarına geldiğini, . . . Hatta o kadar ki, bazı Arnavutların kendi aralarında bile yemin ederken: "Doğru söylemiyorsam Türk olmayayım!"diyerek birbirlerini inandırmaya çalıştıklarını. . .(180)

Mahluk

Yunus Nadi'nin, Ankara'da Yeni Gün isminde bir gazete çıkartarak Anadolu'daki Milli Mücadele hareketine destek verip devamlı M. Kemal'in lehinde yazılar yazdığını.. Daha sonraları ise aleyhte yazılar yazması üzerine bu çarpıklığın sebebini anlayamayan Dr. Rıza Nur'un, işin hikmetini Mustafa Kemal'e sorması üzerine onun: "Haaa,o böyle bir mahluktur ki, aldığı yetmez. Arada bir avucu kaşınır. O vakit aleyhte yazar. Fakat son zamanlarda çok kaşınıyor. Matbuat idaresinin parası ve benim verdiklerim yetmiyor. Vire istiyor. Ne çare bunu böyle idare etmek lazım" dediğini. . (181)

Ecdadın Vakıf Çağlayanı

Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi arzusundan doğan ve diğergamlığın müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sayesinde cemiyetimizin yıllarca huzur içinde varlığını devam ettirdiğini . . . Bu ecdad vakıfları arasında:Kışın aç kalan kuşların beslenmesi, Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi, -Koyun cinsinin ıslah edilmesi, -Et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması, -Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi, -Çalışan kadınlara sütanne bulunması, -Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması, -Cami ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi, -Ramazan-ı Şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması, -Köy ihtiyarlarına elbise temin edilmesi, -Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi, Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması, Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icab eden yerlere su küplerinin konulması...gibi insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıfların olduğunu. . .(182)

Bir Devrin İçyüzü

Aziz ecdadımızın, öldükten sonra arkalarında bir sevap kapısı bırakmak düşüncesiyle binbir emekle yaptırdığı vakıf eserlerinin, bir dönemde sadece hava parası beşyüzbin lira yaparken yok pahasına , onsekiz liraya , Ermenilere kiraya verildiğini... Yapılan devrimlerden sonra "şapka inkılabına aykırıdır" gerekçesiyle o güzelim sanat eseri mahiyetindeki ecdad mezar taşlarımızın "fesli-sarıklı" olan baş kısımlarının kırdırıldığını. . . Koskoca İstanbul'da, namaz kıldırabilecek kadar dahi bilgiye sahip insan bulunamadığından bir dönemde Süleymaniye Camii'ne mahalle bekçisinin imam yapıldığını . .(183) Biliyor muydunuz.?

Hak ve Batıl

Fi Zilalil-Kur'an" tefsiri yazarı büyük alim Seyyid Kutub'a, idam edilmeden önce devrin başkanı Nasır'dan özür dilemesi istenildiğini ve bunu yaptığı takdirde bağışlanacağını söylediklerinde Seyyid Kutub'un tam bir dava adamına yaraşır şekilde : , Eğer bu idam kararı hak ise, ben bu hakka razı oluyorum. Yok eğer batıl ise, ben batıldan özür dileyecek kadar alçalmadım" diye müthiş bir cevap verdiğini...(184)

Kardinalin Cuma Namazı

Yunus Emre hakkında bir oratorya düzenlendiği zaman bunu dinleyen büyük şair Yahya Kemal Beyatlı'ya oratoryayı nasıl bulduğu sorulduğunda, Yahya Kemal'in: Kardinalin cuma namazı kıldırmasına benziyor" diye cevap verdiğini... (185)

İmam Malik'te İman Şuuru

Peygamber Efendimiz'in (sav): 'Beni Allah'a yaklaştıran ilmimin artmadığı bir gün yaşayacak olsam, o günü hayırla geçirilmeyen bir gün sayarım" hadis-i şerifiyle amel etme şuuruyla zamanın hakkını vermeye çalışan İmam Malik Hazretleri, nin, yemek meselesinden dolayı kaybedeceği zamanı dahi hesap ederek def-i hacette geçecek zamanı asgariye indirme yollarını aradığını . . .Bu gaye ile üç günde bir defa helaya gidecek şekilde yemek yemeyi azalttığını...(186)

Şaraplı İftar Yemeği Tarifi

Tercüman gazetesinin genel yayın müdürlüğünü yapan solcu Oktay Verel'li günlerin birinde Ramazan vesilesi ile hazırlanan özel sayfanın "İftar Sofrası sütunundaki yemek tarifinde: 500 gram kuşbaşı et, yarım bardak şarap bir kaşık tereyağı. .. vs. " diye yazması üzerine o dönemin Büyük gazetesini çıkaran Mehmet Şevket Eygi'nin: 'Müslüman mahallesinde salyangoz mu satılıyor?" diyerek Tercüman gazetesini topa tutup, genel yayın müdürünü gazeteden ayrılmak zorunda bıraktırdığını . . . ( 1 87)

Altından Nohutlar

Fatih Sultan Mehmed'in Vezir-i Azamı Mahmut Paşa'nın, ilme hürmetinin ifadesi olarak devrin alimlerine haftada iki defa ziyafet verdiğini. . . Sofradaki Vezir-i Azam Mahmut Paşa' nın bu ziyafetlerde , pilavın içine önceden altından yapılmış nohut taklidi taneleri karıştırdığını ve bunlar kimin kaşığına isabet ederse ona hediye ettiğini. . .(188)

Harem Yalanı

Osmanlı Harem Hayatı hakkında yazılan eserlerin pek çoğunun ya tamamiyle uydurma veya çok eksik olduğunu... 18.yüzyılda İstanbul'da bulunmuş olan İngiltere sefirinin eşi Lady Montagunun, "Şark Mektupları" isimli kitabında anlattığı Osmanlı Harem hayatı hakkındaki bilgilerin, yine bir batılı olan ve Türkiye'de yirmiüç yıl vazife yapmış olan Mareşal Moltke tarafından tekzib edildiğini... ( 1 89)

Bağdat Fatihi'nin Mütevazı Hayatı

Osmanlı padişahlarının en cihangirlerinden olan Sultan lV. Murad'ın savaşa giderken seferlerde, neferler gibi pek sade bir hayat yaşadığını Yemek hususunda bile askerinin karavanasına kaşık salladığını ve çok defa kırlarda atını eğerini başının altına yastık yaparak uyku ihtiyacını giderdiğini...(190)

Günde Üç Yumurta Veren Tavuk

Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin Barla'daki sürgün günlerinin birinde vakit akşama yaklaşırken elinde bir sopayla tavuk kovaladığını ve orada bulunan köy halkından bazılarının Üstad' a gelip tavuğu niçin kovaladığını sormaları üzerine, Bediüzzaman'ın gayet ibretli bir şekilde: "Bu tavuk dün iki tane bugün ise üç tane yumurta getirdi. Benim iktisat kaidemi bozuyor. Bu sebepten kovuyorum " cevabını verdiğini...(191)

Bir Tarihi Yanlış Daha

Osmanlı devlet ricalinin, giydikleri samur kürkten dolayı bazı tarihçilerin işin aslını ciddi araştırmadan Osmanlı'nın bu devinin sefahat dönemi olarak adlandırıp, adını Samur Devri "koyduklarını.. Halbuki gerçekte ise, normalde giyilen kaftana kışın ısıtıcı olması için (bugün pardesülerde muflon kullanıldığı gibi) samur kaplandığını ve böylece soğuk rutubetli taş mekanlarda yaşayan o günün insanı için kış aylarında samurun bir nevi kalorifer vazifesi gördüğünü. . .(192)

Milletin Sırtındaki Yük

Sultan Mehmed Reşad'ın ortanca oğlu Şehzade Necmeddin Efendi vefat ettiğinde, padişahın yakınlarının büyük üzüntüye kapılmaları üzerine Sultan Reşad' ın tam bir tevekkülle : Bizler zaten milletin sırtında büyük bir yük halindeyiz. Ben bir evlad kaybettim, fakat millet bir yükten kurtuldu " dediğini...(193)Biliyor muydunuz?

Hür Bir Esir

17. yüzyılda Ruslarla yaptığı savaşı kaybederek Osmanlı Devleti'ne sığınan İsveç Kralı 12. Charles(Demirbaş Şarl)' ın, Türklerden gördüğü alicenaplık karşısında Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü. Kurtuldum Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde ateşler püsküren güneş. . . Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu, yine kurtuldum. Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm ve istediğimi yapıyorum. Lakin yine esirim asaletin nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli , bu kadar yüksek kalpli, bu kadar asil ve bu kadar nazik milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilseniz ne kadar tatlı" diyerek şükranlarını ifade ettiğini...(l94)

Yirmi Yüzlüler

Viranelerin yascısı" milli şairimiz Mehmet Akif Ersoyun cemiyetteki bozuklukları görüp, insanlar arasındaki münasebetlerdeki riyakarlık ve sahte tavırlar karşısında dayanamayarak: Artık iki yüzlüleri sever oldum çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım " diyerek hayıflandığını....(195)

450 Yıllık Çevre Nizamnamesi

Çevremizin gitgide yaşanmaz hale gelip bunun ekolojik felakete yol açan neticelerinin hergün biraz daha fazla ortaya çıkmasıyla birlikte çevreyle ilgili haftalar tertip edip, hukuki düzenlemelerin gündeme yeni yeni gelmesine karşılık, Osmanlı Devleti'nin bizden tam dört buçuk asır önce, meselenin ehemmiyetini idrak ederek Çevre Temizliği Nizamnamesi " hazırlayıp uygulamaya koyarak problemi çözdüğünü. . .(196)

Lüks Gemi ve Tuvalet

Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek'e sahilde rastlayan bir hayranının : Üstad, senin bütün mücadelelerin güzel, hizmetlerin eşsiz... Ama şu.... . .... tarafın olmasa!" diyerek tenkit etmesi üzerine Necip Fazıl'ın tebessüm ederek: Şu Boğaz'dan geçen lüks ve güzel gemiyi görüyor musun? Bak ne kadar lüks ve konforlu değil mi. İşte böylesine lüks geminin tuvaleti de vardır" cevabını verdiğini... (197)

Abdülhamid'in Haremi

ll. Abdülhamid Han'ın karısı Müşfika Sultan'ın, kocasının vefatından sonra ve kızının da Avrupa'ya sürgün gitmesi üzerine, İstanbul'da yıllarca yalnız yaşadığını... Ayşe Sultan'ın annesini defaatle Avrupa'ya yanına çağırmasına rağmen gitmediğini ve bunun sebebini soranlara:Efendim pek kıskançtı. Harem ağaları bile başlarını kaldırıp yüzüme bakmaktan men edilmişti. Avrupaya gittiğimi yüzümü yabancı erkeklerin gördüklerini kabrinde hissederse güceneceğini, azap duyacağını düşündüm. Onun için de kalbime taş basarak yıllar yılı dar-ı dünyada evladımın hasretine katlandım" diye ibretli bir şekilde cevap verdiğini. . .(198)

Oğlumdan Devlet Sorumludur

16 Nisan l992'de, polisin yaptığı bir operasyonda öldürülen Dev-Sol militanı Sinan Kukul'un babası Musa Kukul'un, gazetelere verdiği beyanatta: "Oğlum benim yanımdayken inanıyordu. Namazını kılıyordu. Onu devlete güvenip yatılı okula verdiğimde kaybettim Tavuk bile kesemeyen oğlum, nasıl bu yola düştü? Sormak istediğim devlet yatılı mekteplerinde okuyan bir çocuk nasıl oluyor da devlet aleyhinde yönlendirilebiliyor. Sinan 'dan ben değil, devlet sorumludur" dediğini.. .(199)

Bismark'ın Parlemento Anlayışı

Alman birliğinin kurucusu büyük devlet adamı Prens Otto Von Bismark'ın(1815/1898), Sultan ll. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapattığını öğrendiğinde, kendisine Padişah adına nişan getiren Ali Nizami Paşa'ya: İyi ettiniz de meclisi fesheylediniz. Bir devlet millet-i vahideden (tek bir miletten) teşekkül etmedikçe, parlemento o devlete ve millete yarardan çok zarar getirir... " dediğini. . .(200)

Mehmet Akif ve Kalpak

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'ya çağırıldığını ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken "kalpak " meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılan Akif'in: "Ben de bu adamların başımın içine bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine baktılar" diye hayıflandığını. . .(201)

Osmanlı'nın Adalet Şemsiyesi

Kurtuluş Savaşı'ndan önceki İstanbul'un işgal yılları sırasında, birçok yerli Rum'un taşkınlıklar yaparak Türk düşmanlığını körüklemesine mukabil , İstanbul'da yıllarca Osmanlı'nın adalet şemsiyesi altında huzur içinde hayat sürmüş hakperest bir Rum olan Alerko Mandacı'nın, elinde tesbihi, başında fesi ile dolaşıp : ``Ben bu fesin altında doğdum, bunun altında ölürüm!" diyerek soydaşı diğer Rumlara muhalefet edip onlarla yaka paça mücadele ettiğini . . . (202)

Batıda Kilisenin Serveti

Bugün Avrupa'da kiliseye kayıtlı olan milyonlarca insanın maaş, ücret veya gelir vergilerinden bir bölümünün kiliseye aidat olarak kesildiğini. . . Bu aidatların 1991 yılı toplamının sadece Almanya'daki karşılığının 15 milyar 700 milyon markı bulduğunu... Ayrıca Almanya'da aynı yıl kiliseden kaydını sildirenlerin sayısının 300.000 kişiyi bulduğunu. (203)

Kadının Ruhu Var mı?

16. Yüzyıl Avrupa'sında, kadınların ruhlarının olup olmadığı ve Cennet'e gidip gidemeyecekleri meselesinin Hristiyan çevrelerde durmadan tartışıldığını... Yine o dönemde bir üniversite hocasının, kadınların insan türünden olmadıklarını ispat etmek üzere Latince tezler yazdığını ve o dönemin kraliyet fermanlarında, kadınların dövülme meselesi ile alakalı olarak: "Dövme aletinin ucu keskin demir olmasın ve açılan yara da makul bir cezanın hudutlarını aşmış olmasın" diye hükümler yer aldığını... (204)

Zekanın Böylesi

Bediüzzaman Hazretleri'nin bir lütf-u İlahi olarak çok zeki bir yaratılışa sahip olduğunu... Bir defasında ikibinbeşyüz alternatifli bir ihtimal hesabını iki saat zarfında zihninden hesap edip çözdüğünü... Yine gençlik yıllarında giriştiği bir münazaradan sonra misafir kaldığı ev sahibine dert yanarak: Acem Ağa, bu adamlar benimle münazaraya girişiyorlar. Vallahi azim ben, yerden ta asumana kadar, buğday taneleri birbirine binip eklenseler, kaç tane edeceğini zihnim de hemen bulabilir çıkartabilirim" dediğini...(206)

Osmanlı Saray Kadınları

Tarihi hadiselere önyargılı bakan birçok batılı yazarın. Osmanlı kadınlarının saray hayatını kendi hayat felsefelerine göre değerlendirip,"kafes edebiyatı" çerçevesinde senaryolaştırmasına mukabil, yıllarca İstanbul'da yaşayan"Muhteşem İstanbul" kitabının yazarı Gerard de Nerval'in Osmanlı saray kadınları hakkında : "Saray kadınlarına gelince, bunların gerçekten birer alim olduklarını söyleyebiliriz ve bu sözümüzde mübalağa yoktur. Çünkü saraya giren her kadın, tarih, edebiyat. müzik, resim ve coğrafya konularında çok ciddi bir eğitime tabi tutulur. Bu kadınların birçoğu, sanatkar veya şairdirler diye yazdığını. . .(205)

"Sol Kolumuzu Yiyip Sağ Kolumuzla Çarpışırız"

Lid kalesinin İspanyollar tarafından muhasara edilip kale içindeki şehirde açlığın baş göstermesi üzerine, başları sıkışan halkın .kale muhafızı Jan Vanderev'e müracaat ettiklerinde, kale muhafızının : "Sizin elinizden ölmekle, düşman eliyle ölmek benim için aynıdır. Eğer benim etim sizi doyuracaksa, beni parçalayıp yiyiniz" cevabını verdiğini... Jan Vanderev'in bu söz ile yüreklenen halkın sonuna kadar kaleyi muhafaza edip, İspanyolların teslim tekliflerine karşı Erzakımız bitse bile sol kolumuzu keser yeriz ve düşmana karşı sağ kolumuzla mücadele ederiz" cevabını verdiklerini. . . "(207)

İdeal ve Menfaat

ABD eski başkanı George Bush'un, West Point Askeri Akademisi'nde son yaptığı konuşmada "ideal" ile "menfaat" arasındaki farkı vurgulayıp tam bir makyavelist batılı zihniyete yakışır şekilde : "Her şiddet hadisesine karşı koymak durumunda değiliz... Bir milletin idealleri menfaatleriyle çatışma halinde olmamalıdır" diyerek maskesinin altındaki gerçek yüzünü gösterdiğini. . .(208)

Batının Pis Parmağı

"Arap Birliği " düşüncesinin, İngilizlerin, Osmanlı Devleti'ni parçalamak için kullandığı bir vasıta olduğunu ve böylece İngilizlerin Arapları, İslam ümmetinden ayırmayı hedeflediklerini... Nitekim "Baas Arap Milliyetçiliği" fikrinin de bir Hristiyan olan Misel Eflak tarafından ortaya atıldığını... Yine Osmanlı'yı İslam aleminden koparmak için ortaya atılan "Pantürkizm" düşüncesinin fikir babasının da Vambery isimli bir Avrupalı olduğunu... (209)

Mevlana ve Uğursuzluk

Halk arasında yaygın olan batıl inançların birinin de: Üzerinde dikiş dikilen kimsenin ağzına birşey almamasının uğursuzluk getireceği " olduğunu... Mevlana'nın hanımı Kira Hatun'un, kocasının feracesini üzerinde olduğu halde dikerken içinden 'Acaba Mevlana'da mübarek ağzına birşey aldı mı?" diye geçirmesi üzerine, Büyük Veli'nin karısına dönerek ibretli bir şekilde: "Bunun ehemmiyeti yok, sen adamakıllı dik. İşte ben ağzıma , Kulhuv'allahü ahad (O Allah tekdir)' lafzını aldım.'.dediğini. . .(210)

Büyük Musibetin Haberi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlenin Vandaki Horhor medresesindeki talebelerine ders verdiği esnada bir karınca yuvasındaki karınca kolonisinin,ölülerini dışarı attıklarını görünce:Büyük bir musibet başımızda dolaşıyor. Nasıl ki bu karıncalar ölülerini dışarı atıyorlar,aynen öylede bu musibette de millet ölülerini dışarı atıp sahip olamayacak diyerek,cihan harbinin o müthiş musibetini keşfen haber verdiğini...(211)

İstiklal Mahkemeleri

Birinci Büyük Millet Meclisinin unutulmaz imanlı hatibi, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaşın,Elazığ İstiklal Mahkemesinde yargılanıp hakkında beraat kararı verilmesi üzerine büyük bir celadetle yerinden fırlayarak:Bu mahkeme çok namuslu insanları asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü ki,bizi asmadı diye haykırması üzerine,Elazığ İstiklal Mahkemesinin Hüseyin Avni Bey i ömür boyu sürgün cezasına mahkum ettiğini....(212)

Dört Kıtada Kerim Devlet

Osmanlı Cihan Devleti hakimiyetinin Orhan Gazi devrinde Asya dan Avrupa ya...Yavuz Sultan Selim devrinde buralara ilave olarak Afrika kıtasına....İkinci Selim tarafından gerçekleştirilen Sumatra seferiyle de Okyanusya ya dayandığını...Bu suretle de Devlet i Aliye yi Osmaniyenin azamet devrinde dünyanın dört kıtasında boy gösterdiğini...(213) Biliyor muydunuz?

Ben Bu Tefsiri Yazmazdım

Cumhuriyet hükümetlerinin ilk Şer'iyye Vekili 'Hülasa tül Beyan" isimli Kur'an tefsiri yazarı Konyalı Mehmed Vehbi Efendi'nin, Bediüzzaman Said Nursi'nin İhlas Risalesini okuduktan sonra, kendisine bu eseri veren Konyalı Hacı Sabri Halıcı'ya: "Sabri Bey, Allah'a kasem ederim ki, sen bu eseri bana tefsirimi yazmadan evvel verseydin ben bu tefsiri yazmazdım " dediğini. . .(214)

Paramparça Olan Kalp

Hayatını, memleket gençliğinin ebedi hayat prensiplerinin rehberliğinde yetiştirilmesine adamış büyük dava adamı rahmetli Zübeyr Gündüzalp'in, asılsız ithamlarla çıkarıldığı bir mahkemede : "Teessür ve ızdırap karşısında kalpten bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş' haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması gerekirdi" diye haykırdığını. . .(215)

Sünnetdaşlık

Osmanlı'nın çok güzel sünnet geleneklerinden birinin de varlıklı ailelerin, çocuklarını sünnet ettirecekleri zaman kendi çocuklarının sünnet düğününe fakir aile çocuklarını da davet ederek onları da sünnet ettirdiklerini... Böylece sünnet edilen çocuklar arasında hayat boyu sürecek bir kardeşlik bağı(sünnetdaşlık) tesis etmiş olduklarını.... (21 6)

Bir Mandaya Değişilen Devlet

İstanbul'un batılı emperyalistlerce işgal edildiği yıllarda "manda" fikrinin hararetli bir şekilde tartışıldığı günlerin birinde , o devrin Zaman gazetesinin baş yazarlığını yapmakta olan şair Yahya Kemal'in, kendi köşesinde bir arkadaşının ifadesi olan "Bu şehre girmek için Fatih Sultan Mehmed'in her topuna doksan manda koşmuştuk. Koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz" diye yazması üzerine bu makalesinin sansüre uğrayarak köşesinin beyaz çıktığını. .. (217)

"Onların Herşeyini Berbad Ettik"

Haçlı seferlerinin başarısızlıkla neticelenmesinden sonra batı sömürgeciliğinin İslam ülkelerine yerleştirmenin başka yollarını arayan kilisenin, geliştirdikleri Oryantalizm metodlarıyla yılarca sabırla çalışarak İslam alemini ne hale getirdiklerini, yine bir batılı olan Louis Massignon'un. "Onların herşeyini berbad ettik felsefelerini, dinlerini berbad ettik. Şahsiyetlerinde büyük bir boşluk meydana getirdik. Artık anarşiye ve intihara hazır haldedirler. Ruhlarını kaybettiler" sözleriyle ifade ettiğini...1218)

Bir Dinsizin Papaz Olan Oğlu

"Beşerin böyle dalaletleri var. Putunu kendi yapar kendi tapar. diyen bir dönemin edebiyat dünyasının önemli simalarından biri, inançsız şair Tevfik Fikret'in(1867-l915): "Sen bize bol bol ışık kucakla getir diyerek elektrik mühendisi olmak üzere İngiltereye gönderdiği oğlu Haluk'un, dininden ve vatanından tamamen koptuğunu ve içindeki inanma ihtiyacından dolayı önce bir Hristiyan, daha sonra da bir kilisede papaz olduğunu... Yıllar sonra Amerika'da izini bulup kendisiyle görüşmek isteyen birine de: Siz Türk veya Türkiyeli olabilirsiniz bu beni ilgilendirmez Ben Amerikalıyım Amerikan vatandaşıyım. Türkiye ile iyi-kötü bir ilişkim yoktur , diyebilecek kadar tefessüh ettiğini.. Nihat Sami Banarlı'nın bu hadise üzerine: "Fikret ailesinin talihsizliği galiba 'mendel kanununun tezahürüdür, Bu soya çekim' kanunu, Fikretin ruhuna belki hüsran duygusunun acısın! tattırdı. Çünkü Fikret'in ailesi henüz Müslüman olmuş bir Rum ailesinin kızıydı ve bu ailenin tarihinde sağa veya sola doğru birtakım iman ve ideal değişimleri 0lmuştu. Haluk'un Müslümanlıktan yedi asır eski bir dine geri dönmesi, belki de böyle bir kan mirasının tecellisidir" diyerek enteresan bir yorum getirdiğini... (219)

Tito' dan Müthiş İtiraflar

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu davasında şöhreti yurt dışına taşmış bir insan olan Salih Gökkaya'nın, daha sonra İslam'la müşerref olarak Hakk'a rücü ettiğini . Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde Salih Gökkaya'nın "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun şeref misafiri olarak Belgrad'a gittiğini... Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde , hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin büyük bir pişmanlık içinde: "Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş... İşte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızda sevdiklerimizden, ünvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek.. Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz? Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar? Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor. İtiraf etmek zorundayım Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır,mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz Ben bunu vicdanen hissediyorum Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!" diyerek müthiş bir itirafta bulunduğunu...(220)

"Asrın Müceddidinin Büyük Bir Talebesi Geçiyor"

Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden Albay Hulusi Bey'in tayininin Kars'a çıkması üzerine, bindiği tren Erzurum Alvar köyünün yakınlarından geçerken Şeyh Muhammed Lütfi Efendi'nin kerametkarane ayağa kalkıp:Asrın müceddidinin büyük bir talebesi geçiyor" deyip takdir ve ta'zimde bulunduğunu. .(221)

Çatırtı

Fransa İmparatoru III. Napolyon'un, o sırada Paris'te Osmanlı Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa'ya:"Paşa, işitiyorum, Osmanlı Devleti çatırdıyor" demesi üzerine, Vefik Paşa'nın gayet vakur bir şekilde: "İstanbul buraya uzaktır , ses duyulmaz... O duyduğunuz sizin imparatorluğunuzun çatırtısıdır" cevabını verdiğini . . . (222)

Şarap İmalatçısı Elçilerimiz

Eski Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Vural Arıkanın Tahran Büyükelçiliği'nde diplomatlık yaparken, memleketimizin dış politikası ile alakalı meseleleri üzerinde oldukça faydalı (!) faaliyetlerde bulunduğunu , Bu faydalı(!) faaliyetler arasında, içkinin yasak olduğu İran'da, dışarıdan iki kamyon .üzüm getirterek büyükelçiliğin mahzeninde bizzat üzümlerin üzerinde tepinerek şarap imal etmenin de bulunduğunu... (223)

İzmir'de Vahşet

15 Mayıs 1919 tarihinde, İngilizlerin kışkırtmalarıyla Ege bölgemizin incisi İzmir'i işgal eden Yunan askerlerinin Kordon boyu'nda genç-ihtiyar, çoluk-çocuk demeden yüzlerce insan vahşice katlettiklerini , . , Sahil kıyısındaki askeri gemilerde beklerken, olanları gören ve Türk düşmanlığı ile şartlandırılmış İngiliz askerlerinin dahi yapılan insanlık dışı vahşete tahammül edemeyerek gemide isyan alametleri göstermeleri üzerine, gemilerin denize açılmak mecburiyetinde kaldığını (224)

Abdest Suyu

Otuzikinci şehit Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han'ın çok dindar bir padişah olduğunu ve ömrü boyunca hiç namazını hiç terketmediğini... Fransa Kralı ve İngiltere Kraliçesi'nin daveti üzerine çıktığı Avrupa seyahatinda -Frenklere itimat etmeyerek abdest suyunu dahi beraberinde götürdüğünü. . (225/a) Daha sonraları bazı menfaati zedelenenlerce, cinayet şebekesi kurdurularak hunharca öldürülüp hadiseye intihar süsü verildiğini... . Abdülaziz'in vefatını öğrenen İstanbul halkının çok sevdikleri padişahları için "Babamız öldü!" çığlıklarıyla sokaklara döküldüklerini . , , (225/b) Biliyor muydunuz.? İnönü ve Karabekir Başvekil İsmet İnönü'nün, eski silah arkadaşlarından Kazım Karabekir Paşa'nın Erenköy'deki evini polis kuvveti ile bastırıp, Paşa'nın "İstikIal Harbinin Esasları" isimli hatıralarını gasbettiğini , . . Bu hadise üzerine Cafer Tayyar Paşa ile dertleşen Kazım Karabekir'in teesürünü ifade ederek: "Ah İsmet!.. Her türlü insanlık hissinden sıyrılacak kadar haris olacağına, biraz ileriyi görmek hassasına sahip olsaydın, ne olurdu?" dediğini...(226)

Şapkanın Serencamı

Falih Rıfkı Atay'ın ifadeleri içinde: "Müslümanlar, Hristiyanların iyisine 'makul kefere', kötüsüne 'gavur', beterine şapkalı gavur' "denildiği bir dönemde, 25 Kasım 1925 tarihinde şapka inkilabının yapıldığını ve bu inkılaba karşı geldikleri için 57 kişinin idam edildiğini,.. (227 /a) .İngiliz araştırmacı yazar Paneth'in, "Turkey at the Gross roads "ın (Türkiye Yol Ayrımında) , , isimli kitabında o günler ile alakalı olarak: "Avrupa şapka imalatçıları altın günler yaşadılar. Gemiler dolusu fötr panama, kasket,ne varsa İstanbul'a gönderildi. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka yüklü gemisi İstanbul limanında idi zaten. Şapkanın gündeme gelmesi ile birlikte, geminin yükü alelacele gümrükten geçirildi. Borsalino kardeşler bu işten büyük kar elde ettiler... İstanbul'da erkeklerin kafalarında kağıt şapkalar hatta kadın .. şapkaları bile vardı,.," diye yazdığını... Şapka almakta zorluk çeken memurlara hükümetin taksitle borç para verdiğini ve bu ilk devrim hareketini, yine devrimlerin savunucularından biri olan Halide Edip Adıvar'ın: "Şapka kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir, Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması, onu yapanlardan daha batılı bir davranıştır" diye tepki gösterdiğini, , ,(227/b)

Kaskete Hakaret

aşküma
13-01-2009, 02:03
İslam alimleri Amerika’yı biliyordu
İslam alimleri Amerika’yı biliyordu

Prof. Hitti’ye göre Endülüs’teki müslüman coğrafyacılar, dünyanın bir küre şeklinde olduğunu söylemeseydiler Yeni Dünya (Amerika Kıtası) asla keşfedilemezdi. Zaten Colomb’un, Marko Polo’nun Doğu’dan öğrendiklerini okuduğunu da biliyoruz.

Amerika’nın keşfi hadisesi her zaman için zihinleri meşgul eden sorulardan biri olmuştur. Nitekim bu kıta keşfedildikten sonra tarihin seyri değişmiş birçok önemli olayın müsebbibi bu kıtada yaşayanlar veya kaşifleri bu kıtaya gönderenler olmuştur. Yeni dünyanın keşfi ile eski dünyanın güçlüleri önce oradaki insanları sonra da yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını sömürmeye başlamış, ardından tarihin seyri ilginç bir şekilde değişmiştir. Nitekim daha sonra da değineceğimiz üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu da bir hayli ilginç olacak, kurucularının ilginç bağlantıları herkesi şaşırtacak ve bugünü doğru tahlil edebilmemiz için gerekli olan alt yapıyı verecektir bizlere.

Yeni Dünyayı Christophe Colomb’dan önce keşfedenlerin olduğu hep söylenegelmiştir. Fakat her ne kadar bu kıtanın keşfi, Colomb tarafından yapıldı denilse de kıtaya adını başka biri vermiştir. Bu konulara girmeden önce Colomb’un bu seyahate çıkış sürecine kısaca bakalım.

Dünya yuvarlak mı?

Dünyanın yuvarlak olduğunu söylemenin yasak olduğu 15. yüzyılda İslam dünyası dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor, Avrupa’da ise bunu söyleyenler ateşe atılıyordu. Kilisenin söylediklerinin aksini iddia edenler dinsiz oluyorlar ve cehennem ateşinden kurtulmaları için yakılıyorlardı. Prof. Hitti’ye göre Endülüs’teki müslüman coğrafyacılar, dünyanın bir küre şeklinde olduğunu söylemeseydiler Yeni Dünya (Amerika Kıtası) asla keşfedilemezdi. Zaten Colomb’un, Marko Polo’nun Doğu’dan öğrendiklerini okuduğunu da biliyoruz.

Ünlü Arap kadısı-tarihçisi Kalkaşandi değerli eseri Subhü-l Aşa’da, Atlantik Okyanusu’ndan Amerika’ya doğru seyahate çıkıp da genelde dönmeyen müslümanların varlığından söz eder. (Fendoğlu Hasan Tahsin, Doç. Dr. Modernleşme Bağlamında Osmanlı- Amerika ilişkileri, sf. 150) Peter Matry de İspanyolların bu bölgeye geldiklerinde zencileri gördüklerini ve bunların Kızılderililerle savaş halinde olduklarını yazar. Buna göre eski dünya ile yeni dünya arasındaki trafik ilk kez Müslümanlar tarafından oluşturulmuştur. (Muhammed Hamidullah,)

Hatta Amerika gibi Güney denizlerinin ve orta Pasifik adalarından binlercesinin Müslümanlar tarafından keşfedildiği söylenir. Örneğin Brazil kelimesi etimolojistleri (dil bilginlerini) çok şaşırtmıştır. Çünkü bu kelime ne İngilizce, ne Avrupa, ne de Brezilya kökenlidir. Müslümanların okyanuslardaki aramalar dolayısıyla yapmış oldukları seferlerde Kuzey Afrikalı çok ünlü Birzala Kabilesi (veya Benu Brazil) fertlerinden bir grup buraya yerleşti ve buraya Brazil dediler. Etimolojistler, Kızılderililerin dilinde Arapça asıllı kelimelerin bulunduğunu da ortaya çıkarmışlardır. (Fendoğlu Hasan Tahsin, Doç. Dr. A.g.e. sf, 151)

Bazı bilim adamları “Arap coğrafyacıların verdiği bilgiler Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden (1492) önce müslüman denizcilerin Atlas okyanusunu aşarak yeni dünyaya ayak basmış olduklarını gösterir” derler.

Amerika’ya Osmanlı’dan bir bakış

Tarih muhtelif rivayetlerle dolu bir bilim. Zaten bu yüzden de hep bir bilim olup olmadığı tartışılmıştır. Resmi tarih bize denizciliğimizin iyi olmadığını yalnızca Barbaroslar döneminde bir şeyler yaptığımızı anlatsa da Amerika’nın doğusunda bugün dahi Büyük Türk Takım adaları diye adlandırılan yerlere ilk çıkanların Türk gemicileri olduğu düşünülmekte ve bu ismin de ondan dolayı verildiği kabul edilmektedir. Osmanlı denizcilerinin bu gün bile (Turks Islands) diye adlandırılan adalara, o dönemde gitmiş olmasına şaşırmamak lazım gelir. Çünkü Piri Reis’in haritası bize haritacılıktaki bilgimizi ve maharetimizi anlatmaya yeter de artar bile. H. Tahsin Fendoğlu kitabında şöyle der: “Kolomb, Türklerin ve müslümanların yaptığı harita ve deniz yolları haritalarından yararlanarak Amerika’ya gitmiştir ama Batı bunu gizlemiştir. Gizlemesinin nedeni de İstanbul’un fethinden sonra Kilisenin Türklere (müslümanlara) karşı topyekün bir saldırıya geçmiş olmasındandır. (A.g.e, sf. 155)” Piri Reis haritasında Amerika’dan “Antilya” diye bahseder. Amerika’nın keşfi Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesine göre 1465 yılında, Fatih döneminde olmuştur.

Kolomb’un Tayfaları

Kolomb’un keşif macerasına doğru yelken açacağı asırda en güçlü donanma Osmanlı’da bulunuyordu ve bazı tarihçiler Kolomb’un Sultan 2. Bayezid’e baş vurup ondan yardım istediğini söylerler. Her ne kadar Kolomb’un tayfalarının içinde üç Müslümanın bulunduğu, neredeyse, herkesçe biliniyorsa da bunların kim olduğu hakkında pek de malumat yoktur ama Bayezid’in Kemal Reis’in arkadaşlarından birkaç kişiyi Kolomb’a yardım için görevlendirdiği de söylenir. Batı’da yazılan eserlerde hiç bahsedilmemişse de Kolomb’un tayfalarının arasında Rodrigo veya Diego de Arana veya Diego de Deza takma isimli müslümanların olduğu hatta bu müslüman denizcilerin Amerika’ya daha önce de gittikleri söylenir.

Kolomb’un yolculuğu nereye?
Kolomb’un yolculuğunu yapmak için önce Portekizlilere baş vurduğu fakat isteğinin kabul edilmediği tarih kitaplarında yazar. Kolomb’un daha sonra İspanya Kurtuba’da bulunan Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella’dan yardım istediği ve isteğinin kabul edildiği de açıktır. Açık olmasına açıktır fakat her şey bu kadar masumane mi yapılmıştır? Kolomb bu seyahate yalnızca yeni toprakları keşfetmek için mi gitmiştir? Osmanlı’ya bulaşmadan Hindistan’a gitmek isteyenlere alet mi olmuştur? Yoksa bu yolculuk, İspanyol Kral ve Kraliçesini adeta esir almış ve onları kuklalar gibi ellerinde oynatan bazı “üstün ırka mensup” kişilerin isteği doğrultusunda mı yapılmıştı?

Kolomb yelkenlerini açmıştı. Sürekli Batı’ya gidersem Doğu’ya varacağım diyordu ve yolculuğu hayli ilginçti…

Müslüman Bilim adamlarının söyledikleri

Onuncu yüzyılda yaşayan büyük İslam Alimi Biruni eserlerine, Hind ve Atlas Okyanuslarının ötesinde büyük kara parçalarının olması gerektiğini belirtirken Japonya ve Amerika’yı kastediyordu.

Ebul Hasan el- Mesudi, bir eserinde Kurtubalı Haşhaş b. Said b. Esved’in Atlantik Okyanusunu geçtiğini ve geri döndüğünü yazmıştı. Nitekim Mesudi 943 yılında bir Dünya haritası yapmıştı.

Sicilya’da Norman Kralı’nın sarayında bulunmuş olan Şerif el- İdrisi, Lizbon’dan sekiz kişinin Amerika’ya gittiğini ve oradaki adalarda meskun olduğunu yazmıştır. Üç asır boyunca Avrupa’daki boşluğu dolduran haritanın da sahibi olan İdrisi’nin haritasının Kolomb tarafından kullanıldığı düşünülmektedir.

Nitekim bir çok bilim adamı ve yazar İdrisi’nin haritasında, Antilla adalarını göstermesinden dolayı müslümanların Kolomb’dan önce bölgeden haberdar olduklarını kabul eder. (İdrisi’nin vefat tarihi 1165’tir.) Kristof Kolomb 1499 yılında Haiti’den yazdığı bir mektupta, İbn Rüşd’ün Amerika’nın varlığı konusunda kendisine bir fikir vermiş olduğunu belirtiyordu.

Nitekim bu ve bunun gibi daha bir çok bilgi aslında müslümanların Kolomb’dan neredeyse üç yüz yıl önce Amerika’yı bildiğini ve burada İslamı yayma çalışmalarına bile girdiklerini anlatır.

2

Amerika’nın Keşfinde Yahudi Parmağı

Kolomb, yolculuğunun 68. gününde Amerika kıtasına ulaşmıştı. Kolomb’un el yazılarında şöyle yazdığı söylenir: “Bu zat, Rodrigo (müslüman denizci) sıradan bir tayfa değildi. Osmanlı Deniz Kuvvetlerine mensup olup gizli bir din (İslam) taşıyordu. Bu durumu benden başka kimse bilmiyordu. İlk karayı gören kişi de Rodrigo’ydu. Ama mükafatı resmen bir müslümana vermek istemedim…”

Sürekli Batı’ya gittiğinde Doğu’ya varacağını öğrenmiş olarak yola çıkan Kolomb, okyanusa yelken açtığında, aynı zamanda tarihte de bir muammaya doğru yelken açmıştı. Bir çok tarihçi Kolomb’un bu seyahate yalnızca Amerika kıtasının varlığını ispat etek için çıktığını söylese de aklımıza takılan bazı soruların cevaplarını bulabilmek için taşları yerine koymaya ve parçaları birleştirmeye çalıştığımızda ilginç şeylerle karşılaşıyoruz. Örneğin Kolomb’un bir İtalyan olduğu halde asla İtalyanca konuşmayıp, yalnızca İspanyolca konuştuğu biliniyor. Asıl ismi Domenico Colombo olan Kolomb, Geneoa’ya yerleşmiş bir İspanya Yahudi’si…

Amerika’nın Keşfinde Yahudi Parmağı

Diğer farklı bilgiler de şöyle: 1485 yılında Yahudiler Hindistan’ı keşfedip Hindistan’dan altın, mücevher ve değerli taşlar getirmeyi hesaplıyorlar. Bu iş için gerekli parayı temin edebilmek için de İspanya Kralına gidip ona; “Bize oraya gidip gelecek gemileri ve o kadar parayı ver, döndüğümüzde sana iki mislini verelim.” diyorlar. İspanya Kral ve Kraliçesini kandıran Yahudiler ondan parayı ve gemileri aldıktan sonra, yine bir Yahudi olan Kolomb’u kaptan tayin edip tayfalarıyla berber yolcu ediyorlar. Hindistan’a gitmek umuduyla yola koyulan Kolomb, Amerika’ya çıktığında kıtayı Hindistan zannediyor ve tabii ki altın, elmas, mücevher gibi bir şey görmüyor. Eli boş olarak İspanya’ya döndüğünde Yahudiler ve Kral hayal kırıklığına uğruyor. Bu işe çok kızan ve kendisini kandırılmış hisseden Kral, bu işe sebep olan Yahudileri mahkemeye veriyor. Engizisyon da hepsini kesmeye başlıyor.

Sultan Bayezid’in hekimlerinden birinin Yahudi olduğu ve İspanya’da bu mezalim yaşanırken Yahudi hekimin bunu Bayezid’e söyleyip, Yahudilerin kurtarılmasını istediğini ve Sultanın da bunu kabul ettiği söyleniyor.

Bu anlattıklarımız, tarih kitaplarında anlatılanlardan çok farklı ama mahdut güvenle yazılan tarih, sorgulandıkça bir propaganda aleti olmaktan çıkıp doğru ile yanlışın ayırt edilebilmesi için gerekli olan bir ilim halini alıyor. Bu sebepten dolayı biz her soruyu sormak ve her ihtimali de göz önüne almak zorundayız.

Kolomb’un ilk yolculuğu

Kaptan Kolomb’un ilk yolculuğuna yelken açtığını söyleyip araya “Niçin” sorusunun cevabını bulabilmek ümidiyle bazı bölümler koymuştuk. O yolculukla devam ediyoruz. O günlerde Atlas Okyanusuna Sis Denizi deniliyordu ve bu denizin ardında Cehennem ile korkunç canavarların olduğuna inanılıyordu. Tabii ki bu bir Hıristiyan inancıydı. Kolomb üç de müslüman denizcinin iştirakiyle oluşturduğu 120 mürettebatı ve Santa Maria, Pinta, Nina isimli gemileriyle sulardaydı. Yolda Santa Maria adlı gemi batmıştı. Tayfalar isyandaydı. Cehenneme doğru gittiklerini düşünüyorlar ve bu yüzden de sürekli rahatsızlıklarını dile getirip dönmeyi teklif ediyorlar Kolomb ise “Müslümanların kitaplarından burada bir kara olduğunu öğrendiğini” söylüyor ikna olmayanlara da “Müslümanlar bilirler ve yalan söylemezler” diyordu. Her ne kadar Kolomb tayfaları yatıştırmaya çalışıyorsa da ucu bucağı gözükmeyen su ve korkulu hava insanları tedirgin ediyordu. Bu arada üç müslümandan ikisinin dini ortaya çıkmış ve mutaassıp Hıristiyanlar onları denize atarak şehit etmişti.

Yolculuğun 65. gününde, tayfaların bir daha kara göremeyeceklerini veya cehenneme gideceklerini düşünmesinden dolayı, sinirlerin iyice gerildiği bir anda bir tayfanın ilk adımıyla tayfalar Kaptan Kolomb’u dövmeye başlamıştı. Tayfalar kendilerini ölüme sürüklediğine inandıkları Kolomb’u döverken gemide kalan diğer müslüman denizci (Rodrigo lakaplı) üç gün sonra karaya ayak basacaklarını müjdelemişti. Bunu da güneşten irtifa almak suretiyle yaptığı yer tayini sonrasında bulduğunu söylüyordu.

“Mükafatı Bir Müslümana Vermek İstemedim”
Kolomb, yolculuğunun 68. gününde Amerika kıtasına ulaşmıştı ama tayfaları cehennemde olduklarını zannediyorlardı. Bazı rivayetlere göre Kolomb’un Paris Bibliotheqe Nationale’de bulunan el yazılarında şöyle yazdığı söylenir: “Bu zat, Rodrigo (müslüman denizci) sıradan bir tayfa değildi. Osmanlı Deniz Kuvvetlerine mensup olup gizli bir din (İslam) taşıyordu. Bu durumu benden başka kimse bilmiyordu. İlk karayı gören kişi de Rodrigo’ydu. Ama mükafatı resmen bir müslümana vermek istemedim…”

Rodrigo lakaplı Osmanlı Denizcisi 1498 yılında 3. Amerika seyahatine ait haritayı eski kaptanı ve arkadaşı Kemal Reis’e vermiş dolayısıyla bu bilgiler henüz o dönemde Osmanlı’nın eline geçmiştir. Nitekim Rodrigo’nun 3. Amerika Seyahatine ait bu haritası Piri Reis’in haritasının bulunduğu yerde, Piri Reis’in haritasının içinden çıkmıştır. Her ne kadar Amerika’nın müslüman ilim adamlarınca bilindiği ve bu sebepten dolayı Amerika’yı müslümanların keşfetmiş olduğunu daha önceden söylemiş olsak da, keşfi; oraya gitmek olarak niteleyenlere eğer onu kabul etmiyorsanız bunu kabul edin diyor ve Osmanlılar Amerika’ya işte bu sebepten dolayı Kolomb’dan önce çıkmıştır diyoruz.

Başka bir iddiada ise Barbaros Hayrettin’in, Kanuni Sultan Süleyman’a Amerika’nın fethedilmesi için müsaade istediği ve Kanuninin de bunu o günlerde Mısır’da bulunan Makbul İbrahim Paşa’dan sorduğu ve Paşa’nın da “Ülkemize çok uzak olduğu için hiç teşebbüs edilmemesi gerektiğini” söylediği yer alır. (Esat Efendi, Hulasa-i Ahval-i Tunus ve Garp, İst. Üniv. Küt. Nu. 10803, sf. 400, Fendoğlu’dan sf. 159)

Piri Reis’in Haritası

Bütün bunlardan bahsedip de Piri Reis’in haritasını es geçmek olmaz. Deve derisi üzerine sekiz ayrı renk kullanılarak çizilen ve günümüzdeki ölçülerle birebir uyuşan bu haritayı Piri Reis 1513 yılında çizmiştir. Bütün dünyada hayranlık uyandıran harita bugünkü modern ölçümlerle tespit edilen ebatlara birebir uymaktadır. Nitekim, ABD’nin George Town Üniversitesi de 1956 yılında bu haritanın bilimsel olduğunu kabul etmişti. Arapça, Yunanca, İtalyanca ve İspanyolca bilen Piri Reis Dünya Haritasında Amerika’nın doğu kıyılarını da göstermişti.

Bu gün bütün Dünyada harita yapımı en ince ayarların yapıldığı ve yüzlerce insanın üzerinde çalışma yaptığı bir sahadır. Haritalar için bir çok uzman farklı yolarla ve yıllarını vererek ve her biri bir haritanın kendi uzmanlık sahasına giren bölümünü yaparken Piri Reis 21 parça deri üzerine yaptığı haritasını tamamen kendisi yapmıştı. Kendisi ölçmüş, kendisi çizmiş, kendisi ayarlamış, kendisi renklendirmiş hatta resimlerini bile kendisi yapmıştı.

Macellan, Amerika’nın güneyine 1519’da gidebilmişti halbuki Piri Reis 1513 yılında yaptığı haritada burayı göstermişti. Harita’da gösterilen Laplata nehri 1515’de keşfedilmiş olduğu halde Piri Reis Laplata nehrini keşfinden iki sene evvel haritasında çizmişti. Hatta Piri Reis buzullarla kaplı Antartika Dağlarını bile en doğru şekli ile göstermişti. İlginç olanı bu dağların, 1952 yılında ses yansıtıcı aletlerle keşfedilmiş olması. Üzerine ciltlerce kitabın yazıldığı bu haritanın bir özelliğini daha yazmadan geçemeyeceğim. O da haritadaki ekvator çizgisinin bugünküyle birebir aynı olması. Ne denilebilir ki; şapka çıkartmaktan, el öpmekten başka ne kalır bizlere? Bize kalan tek şey bu müthiş eseri bütün dünyaya tanıtmak ve Piri Reis’in ruhuna fatihalar göndermek…

Piri Reis’in Amerika’sı

Piri Reis Kitab-ı Bahriya adlı eserinin 77- 85. sayfaları arasında Amerika’yı nazım olarak şöyle tarif eder:

Lodos üstünde bulundu bir diyar/ Septe’den dört bin mil öte uzar

Hangi tarihte bulundu iş bu yer/ Şerhedeyim ehl-i tarih gör ne der

Tarih-i hicret buydu ol zaman/ Ta sekiz yüz dahi yetmişdi ol an

İşbu tarihde bundu ol zemin/ İsmine “Antilya” dediler hemin.

Bu şiirde de söylediği üzre Piri Reis Amerika’nın keşfini hicri 870 yani 1465 olarak gösterir. Yani Amerika’nın keşfinden 29 yıl evvel…

3

ABD İsrail’in emrindedir

Kovboy filmlerinden hatırladığımız beyaz adamlar, Kuzey Amerika’da boy göstermeye başladığında bugünkü ABD’nin bulunduğu topraklar üzerinde yaklaşık 2,5 milyon Kızılderili, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu.

İki günlük yazımızda Kıta Amerika’sının keşfine değindik ama bir de Amerika’nın değer olarak keşfi var ki, bu da Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunda saklı bir gizemdir. Bugün de Dünya’nın jandarmalığına soyunmuş olan ve gittiği her yere kan, göz yaşı götüren ilkel müstemlekeci kafalı ABD kimler tarafından kurulmuştu? Bu gün Amerika’nın İsrail emrinde çalıştığı su götürmez bir gerçektir ve tam manasıyla diyebiliriz ki; ABD, İsrail’in emrindedir.

Kovboy filmlerinden hatırladığımız beyaz adamlar, Kuzey Amerika’da boy göstermeye başladığında bugünkü ABD’nin bulunduğu topraklar üzerinde yaklaşık 2,5 milyon Kızılderili, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu. Kıtaya gelen İngiliz tüccarlar, medeni beyaz adamlar(!), Kızılderililerin ortaya çıkardıkları zenginliklere zorla el koyarak kısa sürede zenginleştiler. Kızılderililer müstemlekecilerin vatanlarını işgal etmesine karşı direniyor, topraklarından ayrılmak istemiyorlardı. Her ne kadar biz kovboy filmlerinde tam tersini seyretsek de; bir Kızılderili tutsağı ya da kafa derisi getiren herkese 40 İngiliz Sterlini verileceği ilan ediliyordu. Bu ödül 100 İngiliz Sterlini’ne kadar yükseltilirken aynı zamanda kadın ve çocuk kafatası derileri için de ödülün yarısı ödeniyordu.

Amerika kıtası, tarih boyunca insanoğlunun yaşadığı en büyük soykırım ve zulümlerden birine sahne oluyordu. Okyanuslar aşıp gelerek kıtayı istila eden müstemlekeciler, buranın tüm zenginliklerine el koymakla kalmıyor aynı zamanda yerli halkları köleleştirmeye de çalışıyor ve vatanını savunan yerli halkların direnişini soykırımla durdurmaya çalışıyorlardı. Özetle, “Beyaz adam” binlerce kilometre öteden gelmiş ve Amerika’yı binlerce yıldır üzerinde yaşayan yerli halkın elinden zorla almıştı.

Yeni Dünyanın keşfi
Amerika’nın keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, bu kıtada toprak sahibi oldular. İngilizler, Amerika’daki topraklarını genişlettikten sonra İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler alıp buralara yerleştirerek koloniler kurdu. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13e yükseldi ve bu koloniler, ABD’nin temelini oluşturdu. İngilizlere bağlı olan koloniler, İngiliz Kralının tayin ettiği bir vali tarafından yönetiliyor ve bir de meclisleri bulunuyordu. Amerika’da yaşayan bu insanların, İngiltere’nin özgür vatandaşlarından bir farkı yoktu. 1756–1763 yılları arasında İngiltere’nin Avusturya, Fransa ve Rusya ittifakıyla yaptığı savaşlar (Yedi Yıl Savaşları), İngiliz maliyesinin bozulmasına neden olmuştu. İngiltere’nin mali durumunu iyileştirmek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika’daki kolonilerin tepkisine yol açtı. 1774te toplanan 1. Philadelphia Kongresinde Amerika’da yaşayanlar, İngiltere ile savaşa karar verdiler. 2. Philadelphia Kongresi’nde ise (1776) 13 sömürge, bağımsızlıklarını ilan etti. (Zaten ABDnin resmi kuruluş tarihi 4 Temmuz 1776’dır.) Daha sonra bu kongre sırasında Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve İnsan Hakları Bildirisi kabul edilerek onaylandı. İlk bildiride İngiltere’nin Kuzey Amerika’da uyguladığı sömürge politikası kınanmış ve Amerikalıların bağımsız bir devlet kurma hakları savunulmuştu.

Amerika’da Yahudi etkisi

Püritenler İngiltere’den göçlerine, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı gözüyle bakıyordu. Onlar için İngiltere; Mısır, Kral; firavun, Atlantik Okyanusu; Kızıldeniz, Kızılderililer ise eski Kenanlılar idi. Onlar yeni bir Vaat Edilen Toprakta Tanrı ile yeni bir anlaşmaya giren yeni İsraillilerdi.

George Washington komutasındaki koloni güçleri tarafından yenilgiye uğratılan İngiltere geri çekilmiş ve 1783 yılında imzalanan Versailles Barış Antlaşmasıyla 13 koloninin bağımsızlığını kabul etmişti. Bağımsızlıklarını ilan eden koloniler, dahili işlerinde serbest olmak şartıyla 1787 yılında ABD’yi (Amerika Birleşik Devletleri) kurdular.

Amerika’nın kuruluşu

Dayanağı İncil ve ilk ilkeleri dini toleranslar olan bu devlete İngilizler; “Muhafazakarların kurduğu devlet” diyordu. Bunun nedeni 17. yüzyılın başında Amerika’da “New England”a yerleşen ilk göçmenlerin Avrupa’daki dini zulümlerden kaçan Püriten sığınmacılar olmasıdır. Püritenler İngiltere’den göçlerine, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı gözüyle bakıyordu. Onlar için İngiltere; Mısır, Kral; firavun, Atlantik Okyanusu; Kızıldeniz, Kızılderililer ise eski Kenanlılar idi. Onlar yeni bir Vaat Edilen Toprakta Tanrı ile yeni bir anlaşmaya giren yeni İsraillilerdi.

İlk kez 1621 yılında, kutlanan şükran yortusu, Yahudi Yom Kipuruna paralel olarak tasarlanmıştı. (Musevilik dininde kader inancı diğer dinlere göre bir parça değişiklik gösterir, Museviliğe göre bir insanın kaderi bir sene önceki hal ve hareketlerine göre yazılır. Bir sene boyunca iyi ve hayırlı işler işleyen kişilerin kaderi bir sene sonra için iyi yazılır. Musevi Yılbaşısı olan Roşaşana ile Yom Kippur arasındaki 10 gün boyunca bir vicdan muhasebesi yapılır ki buna İbranice teşuva adı verilir teşuva İbranicede geriye dönme anlamına gelir. On gün boyunca, o sene içinde yapılan tüm hatalı davranışlar gözden geçirilir insanlara karşı yapılan haksızlıklar için insanlardan özür dilenir ve helalleşilir Tanrıya karşı olan suçlar için de tövbe edilir. 9. günün akşamı güneş batmadan bir saat önce oruca başlanır. Oruç boyunca: Yemek yemek ve içmek, yıkanmak, parfüm sürünmek, cinsel münasebette bulunmak, çalışmak, ateş yakmak yasaktır. Güneşin batmasıyla Sinagoga gidilir ve 2 saat süren dini törenden sonra eve dönülür ve yatmadan tekrar vicdan muhasebesi yapılır)

Gabriel Sivan, The Bible and Civilization (İncil ve Medeniyet) adlı eserinde şöyle yazar (sh.236): “Tarihteki hiçbir Hıristiyan cemaati, hayatını İbrani ulusunun Tevratsal dramının tekrarı olarak gören Massachusetts Bay Colonyye ilk yerleşenler kadar kendilerini Kitabın Ulusu ile özdeşleştirmemiştir... Bu göçmen Püritenler durumlarını, “Babil felaketi” ile yoldan çıkmış Kilisenin haklı artıkları şeklinde dramatize ediyor, kendilerini yeni uluslarını kurmak üzere seçilmiş bir halk olarak görüyorlardı”

İngiltere’deki Püriten İsyanı (1642-1648) sırasında Püritenler (2) İngiliz hukukunu Eski Ahit ile değiştirmeye çalışmış ancak engellenmişlerdi. Amerika’da kolonilerin yasalarında Tevrat kanununu uygulamayı deneme özgürlükleri çok daha fazlaydı; ilk yerleşimcilerin yapmaya koyulduğu da tam olarak bu oldu. New England’daki kolonilerin ilk yasaları kutsal yazıları temel aldı. New Havenda 1639 yılındaki ilk mecliste John Davenport koloninin yasal ve manevi temeli olarak İncilin önceliğini açıkça belirtti. “Kutsal yazılar bütün insanların Tanrıya ve insanlara karşı bütün görevleri ile ailelerin ve ulusun Kilise konularında yönetimi için mükemmel kurallar içermektedir... Tanrının sözü burada hükümet işlerini organize etmede göz önüne alınacak tek kural olacaktır.” New Haven Meclis Üyeleri daha sonra 79 kadar hüküm içeren ve yarısı İncil’den alıntılar -hemen hepsi Tevrat’tan- olan 1655 Yasasını benimsedi.

Yahudilerin eğitim üzerindeki etkisi
Harvard, Yale, William and Mary, Rutgers, Princeton, Brown, Kings College (daha sonra Columbia olarak bilinecek), Johns Hopkins, Dartmouth, vb. dahil çeşitli eğitim kurumunun kuruluşunda Tevrat merkezi bir yol oynadı. Bu okulların birçoğu resmi amblem veya mühürlerinde İbranice bir sözcük ya da cümleyi benimsemiştir.

Yale mührü Latince “Lux et Veritas”ı içeren bayrak, Columbia’nın mühründe Tanrının İbranice adı, ortadaki bayrakta ise meleklerden birinin İbranice ismi yer alır. Dartmouth’un mühründeki üçgenin içinde “Her şeye kadir Tanrı” anlamına gelen İbranice sözcükler yazılıdır. İbranice 16. yüzyılın sonunda ve 17. yüzyılın başında öylesine popülerdi ki Yale’deki öğrencilerden çoğu ilk söylevlerini İbranice yapardı. Nüfusun büyük kısmı, Amerikanın kurucu atalarının önemli kısmı dahil, bu Amerikan Üniversitelerinden mezundu. Dolayısıyla bu siyasi liderlerin çoğunluğunun yalnızca Eski ve Yeni Ahitlerin içeriğini değil, bir miktar İbranice de bildiğinden emin olabiliriz.

Abraham Katsch The Biblical Heritage of American Democracy (Amerikan Demokrasisinin İncilsel Mirası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.70): “Amerikan Devrimi sırasında İbranice öğrenmeye ilgi öylesine yaygındı ki meclisin bazı üyelerinin Birleşik Devletlerde İngilizce kullanımının resmen yasaklanmasını ve yerine İbranice’nin geçmesini önerdiği söylentileri dolaşır.”

ABD, Siyonizmin kölesi mi?
Bağımsızlık mücadelesi dönemindeki vatansever söylev ve yayınlar çoğu zaman İncil’den bölüm ve alıntılarla doluydu. Amerika’nın temel anayasası bile Amerika’nın siyasi şekillenmesine İncilin etkisi ile Yahudi fikirlerinin gücünü yansıtır. Bağımsızlık Bildirisinin açılış cümlelerinde bu gayet açıktır: “Bütün insanların eşit yaratıldığı, Yaradanları tarafından, aralarında hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı da bulunan, ellerinden alınamayan bazı haklarla donatıldıkları aşikar gerçeklerdir.”

İncil eğitimleri Amerika’nın kurucularının yalnızca din ve etik konularındaki tutumunu değil, politika alanındaki tutumlarını da etkilemiştir. Püritenlerin İncilsel görüşlerini siyasi nedenlerden de benimsediklerini görürüz. Örneğin eski İbranilerin kötü firavuna karşı mücadelesi, yerleşimcilerin İngiliz tiranlara karşı mücadelesini temsil eder onlarca. Kolonilerin siyasi mücadelelerinin nasıl eski İbranilerle özdeşleştirildiğini açıkça gösteren çok sayıda örnek bulunabilir. Birleşik Devletlerin Benjamin Franklin, John Adams ve Thomas tarafından 1776 yılında önerilen resmi mührünün ilk şekli, Kızıl denizi geçen İbranileri resmetmektedir. Mührün etrafındaki slogan ise “Tiranlara direnmek Tanrıya itaattir” şeklindedir. Philadelphia’daki Independence Hall’daki Liberty Bellin üzerindeki yazı Levililerden (25:10) doğrudan bir alıntıdır: “Ülkede bütün yaşayanlar için özgürlük ilan edeceksiniz.”

Bağımsızlık mücadelesi dönemindeki vatansever söylev ve yayınlar çoğu zaman İncil’den bölüm ve alıntılarla doluydu. Amerika’nın temel anayasası bile Amerika’nın siyasi şekillenmesine İncilin etkisi ile Yahudi fikirlerinin gücünü yansıtır. Bağımsızlık Bildirisinin açılış cümlelerinde bu gayet açıktır: “Bütün insanların eşit yaratıldığı, Yaradanları tarafından, aralarında hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı da bulunan, ellerinden alınamayan bazı haklarla donatıldıkları aşikar gerçeklerdir.” Bu sözcükler kuşkusuz Aydınlatma Döneminin fikirlerini yansıtsa da, bu hakların Tanrıdan geldiği kavramı Tevrat kökenlidir. Yeni demokrasinin parası bile “Tanrıya inanıyoruz” diye ilan eder. Amerika’nın değerleri üzerindeki Yahudi etkisi konusunda daha çok şey söylenebilir.

İlk Amerikan Yahudileri
Yahudilerin Amerika’daki tarihi Birleşik Devletlerin bağımsız bir ülke olmasından önce başlar. İlk Yahudiler Amerika’ya Kristof Colomb ile 1492 yılında gelmiştir.

Aslında o kadar çok sayıda Yahudi dönme Mexico’ya geldi ki İspanyollar dört nesil öncesine kadar Katolik atalara sahip olduğunu kanıtlayamayanların göçünü engellemeyi kural haline getirdi. Engizisyonun bu Yahudi dönmelerin aslında sapkın olmadığından emin olmak için onları izlediğini ve yakılarak öldürülmenin Mexico City’de yaygın hale geldiğini belirtmeye gerek yok.

Kuzey Amerika’da kayıt edilen Yahudi tarihi 1654 yılında, 23 Yahudi sığınmacının New Amsterdam’a (daha sonra New York olarak bilinecek) gelmesiyle başlar. New Amsterdam da Hollandalılara aitti ancak vali Peter Stuyvesant Yahudileri istemiyordu.

Arthur Hertberg The Jews in America (Amerikadaki Yahudiler) adlı eserinde şöyle yazar (sh.21): “Geldiklerinden iki hafta sonra Stuyvesant yerel tacirlerden ve Kiliseden gelen Yahudilerin hemen hepsinin orada kalmak isteyeceği konusunda şikayetler duydu.

Stuyvesant onları kovmaya karar verdi. Dini hakaret formüllerini kullanarak Yahudilere “iğrenç, hileci ve İsanın düşmanları ve ona küfredenler dedi. Stuyvesant yöneticilerine dostça bir şekilde gitmelerini istemelerini tavsiye etti.” Yahudilerin kovulmamasının tek sebebi, Yahudi yatırımlarına çok bağımlı olan Dutch West Indian Company’nın (Hollanda Batı Hindistan Şirketi) buna engel olmasıdır.

Yahudilerin bağımsızlıktaki rolü

1776 yılında ve Bağımsızlık Savaşı sırasında Amerika’da tahmini 2 bin Yahudi (erkek, kadın ve çocuk) vardı ve bağımsızlığa katkıları önemliydi. Örneğin Charleston, South Carolina’da yetişkin hemen her Yahudi erkek bağımsızlık için savaşmıştır. Georgia’da öldürülen ilk mücadeleci bir Yahudi (Francis Salvador) idi.

Ayrıca Yahudiler vatanseverlere önemli finansman sağlıyordu ve bu çok önemliydi. Finansmancıların en önemlisi Continental Congresse büyük miktarda para borç veren Haym Salomon idi. Savaşın son günlerinde Salomon, Amerikan hükümetine 200 bin dolar verdi. Parası hiçbir zaman geri ödenmedi; öldüğünde iflas etmişti. Başkan George Washington ilk sinagog (adı Turo Sinagog olup Sefarad sinagogu idi) 1790 yılında açıldığında Yahudilerin katkılarını hatırladı. 17 Ağustos 1790 tarihli şu mektubu önemlidir: “Ülkede yaşayan Abraham’ın çocukları diğer yaşayanların iyi niyetini hak eder ve yararlanır umarım. Herkes kendi bağının ve incir ağacının altında güvenle oturduğu sürece onu korkutacak hiç kimse olmayacaktır.” Bu mektuptaki “Bağ ve incir ağacı” sözcüklerine dikkat etmek gerek çünkü bu cümle Peygamber Michahın, Mesihsel ütopya kehanetinde yer alır. Washington’un bu sözcükleri seçmesi ilginçtir ama yukarıda belirtildiği gibi Tevrat’ın seyyahlar ve yeni ulusun kurucu babaları üzerindeki büyük etkisinin ışığı dikkate alındığında, aslında bu hiç de şaşırtıcı değildir.

4

Yahudi etkisi hiç bitmedi

Amerika Başkanı Bush Yahudi komitenin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, ülkesinin İsrail’i desteklemekteki yükümlülüğünün kalıcı ve sağlam bir yükümlülük olduğunu vurguladı.

Amerika, kurulduğu günden itibaren Yahudilerin ve masonların etkisinde kalmıştır. Nitekim Chicago’daki Amerika’yı kuranlar anıtında da bu açıkça görülmektedir. Bu dev anıtta; ortada ABD’nin ilk devlet başkanı Washington, solunda Yahudi banker Robert Morris ve sağında başka bir Yahudi Haym Salomon vardır. Amerika Başkanlarının çoğunun mason olduğu zaten aşikar: Benjamin Franklin, Abraham Lincoln, Andrew Johnson ve Rutherford Hayes en çok bilinen isimler…

Peki, Türkiye hür ve kabul edilmiş masonlar büyük locası resmi web sitesinin tarihçe bölümündeki şu cümleler nasıl yorumlanabilir? “İki doküman vardır ki, bunlar İnsan Hakları Tarihinin hazırlanmasında Masonların etkinliklerini ortaya koymaktadır. Sözü edilen bu iki doküman 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile 17 Eylül 1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasasıdır. Bağımsızlık Bildirgesini imzalayan 56 kişinin üçte biri, Anayasa Konvansiyonuna katılan 55 delegenin 13ü Masondur.”(4 )

Yahudi komitesinin 100. yıl kuruluşu, Bush ve diğer Amerikalı üst düzey yetkilinin katılımı ile kutlanmıştı. Söz konusu törene Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerinden bir çok üst düzey siyasi ve yönetim yetkilisi katılmıştı. Amerika Başkanı Bush Yahudi komitenin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, ülkesinin İsrail’i desteklemekteki yükümlülüğünün kalıcı ve sağlam bir yükümlülük olduğunu vurguladı. Bush çelişkili siyasetlerinin devamında bir taraftan insan hakları savunuculuğuna soyunarak, diğer taraftan Filistin halkının kesin oyu ile iktidar olan HAMAS hükümetini tanımayı, Filistin hükümetinin işgalci İsraili tanıması şartına bağlı kılıyor.

Bush Yahudi komitenin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, Washington kararlarının, Siyonistlerin saldırgan girişim ve politikalarına binaen alındığını açıkça itiraf etti. Bir halkın kaderini belirlemesi için gerçekleşen serbest seçim, Siyonist rejimi destekleyen ABD’nin siyasetleri ile çeliştiğinde, demokrasi ve özgürlük gibi sloganlar rahatlıkla ayaklar altına alınıp, hiçe sayılabiliyor.

Amerika’nın İşgalleri

Amerikanın işgallerini anlayamayanlar ya da bu müdahalelerin demokrasi ve insan haklarını temin etmek için yapıldığına inananlar, eğer hala böyle olduğuna inanan varsa, Amerika’nın kuruluşuna bakmalılar. Yapılan bir inceleme bütün bu işgallerin ve bundan sonra da olabileceklerin tamamen dini menşeli olacağını kanıtlayacaktır. Hala rasyonel izahlar arayanlara duyurulur…



Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun

aşküma
13-01-2009, 02:13
yavuzun zerafeti (sultan selim)
Yavuz Sultan Selim Han zamanında, İran hükümdarı Şah İsmail,
kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra.
Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli
taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat, sandık açılır açılmaz,
pek fena bir koku yayılıyor etrafa. Önce, hiç kimse bir anlam veremiyor, nadide
mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya. Sonra, mesele anlaşılıyor. Sandığın dibine ( affınıza sığınıyorum ) insan dışkısı doldurulmuş.

Yani, Şah İsmail, aklı sıra, cihan padişahına hakaret ediyor.

Cihan padişahı emir veriyor, "herkes düşünsün, bu edepsizliğe,
Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız." ve
çözümü yine kendisi buluyor. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla
süslü
bir sandık hazırlatıyor. Sandığın içine, o zamanın İstanbul'unda imâl edilen en nefis gül kokulu lokumlarından bir kutu hazırlanmış bir kutu yerleştiriliyor. Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret bir pusula iliştiriliyor. Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra, Şah İsmail'e gönderiliyor. Sandık, Şah'ın huzurunda açılıyor. Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılıyor. Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi Şah'ın tedirgin olmaması için önce kendisi tatmak kaydı ile-büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmail'e lokumdan ikram ediyor.

Bilâhare, görevliler, huzurda bulunanlara teker teker ikram etmeye
başlıyorlar, lokumdan.

Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremiyor. Osmanlı
Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, lokum kutusunun altına iliştirilmiş
mütevazı pusulayı uzatıyor.

Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alıyor;

"İsmail, herkes yediğinden ikram eder."

aşküma
13-01-2009, 02:14
urtuluş Savaşı’na gönderilen Rus altınları borsada batmıştı
Kurtuluş Savaşı’na gönderilen Rus altınları borsada batmıştı

* Mustafa Armağan
,

Tarih her zaman yanlış yazılır ve o nedenle

her zaman yeniden yazılması gerekir.

George Santayana

Kurtuluş Savaşı, üzerinden daha bir asır geçmeden tarihimizin karanlık bir bölgesi haline gelmiş durumda. Bunun nasıl başarıldığı sorulunca, ister istemez 1928’de yapılan Harf Devrimi geliyor akla. Modern dünyada bir büyük medeniyetin çocukları ilk defa bin küsur yıldır kullanmakta oldukları ve sayesinde modern çağ için yakıt ödevi görecek “kanonları”, yani temel eserleri vücuda getirdikleri harfleri değiştiriyor ve Cumhuriyet’in tamamen yeni bir devlet olarak ortaya çıktığını iddia ediyorlardı. Bu da kaçınılmaz olarak mazideki zaten karanlık olan sayfaların üzerindeki gölgenin daha da kalınlaşmasına yol açıyordu.

İşte bu karanlık sayfalardan birisi, Milli Mücadele’ye yurt dışından gelen para yardımları meselesidir.

Mesela Hindistan Müslümanlarının dişlerinden tırnaklarından artırarak Kızılay’a (o zamanki adıyla Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne) yaptıkları 300 bin lira tutarındaki yardım, Maliye kayıtlarına dahi girmemiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın emrine tahsis edilmiştir. Büyük Taarruz öncesinde geçici olarak Maliye Bakanlığı’nın emrine devredilen ve düşmanın çekilirken yakıp yıktığı köylerin ahalisine dağıtılan bu paranın 110 bin lirasının da cephe kumandanlığı emrine gönderildiği biliniyor.



Ancak savaştan sonra durumu düzelen Maliye Bakanlığı, bu parayı Mustafa Kemal Paşa’ya iade etmiş, o da İş Bankası’nın kuruluş sermayesine katmıştı. Bir başka deyişle, İş Bankası’nın temel harcına, Hindistan Müslümanlarının Hilafetin kurtarılması için gönderdikleri paranın, dolayısıyla da bu fakir insanların alın terlerinin karıştığını bilmek gerekir.



Milli Mücadele’ye Rus yardımı



Ancak daha netameli bir yardım, Rusların, daha doğrusu o zamanlar henüz kurulmuş bulunan Sovyetler Birliği’nin yapmış olduğu yardımdı. Lakin bu yardımın kara kaşımız, kar gözümüz için yapıldığını zannedenler fena halde yanılır. Bu yardım, iç isyanlar ve Avrupa menşeli Beyaz Orduların sarsmakta olduğu Sovyetler Birliği’nin güney sınırını güvenceye almak ve daha da önemlisi, güney sınırında İngiliz uydusu bir devletin kurulmasına mani olmak kaygılarından doğan bir reel politiğin uzantısıydı. Kaldı ki yardımlar karşılığında Kâzım Paşa’nın Erivan (Ermenistan) seferi durdurulmuş ve Misak-ı Milli dahilinde sayıldığı halde güzelim Batum şehri Sovyetler Birliği’ne teslim edilmişti.



Velhasıl bu yardımlar bir lütuf, bir atıfet değildi. Karşılıklı bir anlaşmanın şartları gereğiydi.



Değildi ama bu yardımın miktarı ve nereye sarf edildiği konusu daima kafaları karıştırmıştır. Anadolu’ya askeri malzeme yardımı yapıldığını biliyoruz. Sabahattin Selek’in deyişiyle “Bir miktar silah, cephane ve harp aracı” alınmıştı. Dahası, tutarı tartışma konusu olsa da, 1 milyon ile 5 milyon altın arasında bir miktar nakit para da gönderilmiştir. Hatta o sırada yurt dışında bulunan Enver Paşa’nın bizzat Moskova’ya gidip Rus yöneticilere güvence verdiğini ve yardımı bizzat kendisinin organize etmek arzusunu beyan ettiğini de yazıyor kaynaklar.



Bu nakit para işi mühim. Zira taahhütlerimizi yerine getirdikçe parti parti gönderilmiştir. Ancak bir partinin başına öyle bir iş gelmiştir ki, bugüne kadar bir yolsuzluk mu yoksa beceriksizlik eseri mi olduğu tam olarak anlaşılamamıştır.



Olay Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali (4. baskı, İstanbul 1968, Burçak Yayınevi, s. 133) adlı eserinde geçmektedir. Rus yardımının özeti şu kalemlerdir:



Ruslar, üç parti hâlinde bir milyon Rus altını verdiler. Bu altınlar:

Ferit (Tek) Beyin Maliye Vekilliği zamanında iki yüz bin,

Hasan (Saka) Beyin Maliye Vekilliği zamanında Beş yüz bin,

Hasan Fehmi (Aytaç) Beyin Maliye Vekilliği zamanında Üç yüz bin lira olmak üzere geldi.1



Ankara’daki Rus Büyükelçisinin isteği üzerine bu altınlara Ankara hükûmeti adına Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey bir milyon liralık makbuz vermiştir. İkinci parti olarak alınan beş yüz bin altının yüz bini, askerî müşavir olarak Moskova’ya giden Saffet (Arıkan) ve Nuri (Conker) Beylere teslim olunarak silâh satın almak üzere Almanya’ya gönderilmiş, dörtyüz bin altını da Yusuf Kemal Bey beraberinde Kars’a getirmiştir.



İşte başına tuhaf haller gelen yardım, Hasan Saka’nın Maliye Bakanlığı zamanına rastlar.



Alman borsasında batan yüz bin altınımız



Moskova’dan yüz bin altını yanlarına alan ve ikisi de asker olan Saffet Arıkan ve Nuri Conker beyler, silah satın almak için doğru Almanya’nın yolunu tutarlar. Fakat o günlerde savaştan çıkmış Almanya’da yüksek enflasyon vardır ve borsa da kârlı bir yatırım aracı durumundadır. Saffet ve Nuri beyler bir taraftan Kurtuluş Savaşı için silah pazarlıkları yaparlar, öbür taraftan da bozdurup Mark yaptıkları parayı enflasyondan koruyup değerlendirmeyi düşünürler. İşte tam bu sırada müteşebbis, daha doğrusu uyanık bir Almanla tanışırlar.



Bu acar Alman borsacı, kendilerine, ellerindeki parayı çoğaltmak ve böylece ülkelerine daha fazla silah satın almak dururken niye boşu boşuna beklettiklerini sorar. Üstelik de enflasyon bu parayı sürekli kemirirken... Sonuçta borsada kazandıkları parayla vatanlarına hizmet etmeyecekler midir?



Gayet mantıklı gelen bu teklifi kabul eder Saffet ve Nur beyler ve meteliğe kurşun atan Milli Mücadele hareketinin parasını olduğu gibi borsaya yatırırlar. Ancak sonuç tam bir fiyasko olur. Para, o sırada istikrarsız bir seyir izleyen Alman borsasında batar. Yanlış kâğda oynamışlardır. Neticede Alman borsacının, borsa nedir bilmeyen askerlerimizi aldattığı anlaşılır. Sonuçta çar naçar, elleri boş olarak Ankara’ya döner iki askerimiz.

Yüzde 40 zorunlu vergi anlamına gelen “Tekâlif-i Milliye” kanunuyla fakir Anadolu halkının iki ineğinden, iki çuval unundan birisine zorla el konulduğu bir dönemde tam yüz bin altının göz göre göre sokağa atılması, tabiidir ki, Ankara’da büyük tepki uyandırır. Mesele mahkemelik olur. Fakat her nedense bir sonuç çıkmaz. Hadisede kasıt unsuru bulunamamış, bir “kaza” olarak görülmüştür. Her ikisi de Atatürk’ün silah arkadaşları olan ve Cumhuriyet döneminde bakanlık yapmak dahil kritik roller oynayan bu iki seçkin simanın skandalı ört bas edilmiştir. Bugüne kadar da bunun hesabı sorulmuş değildir.


Hala aydınlığa kavuşamamış ve hesabı sorulamamış bu hadise gibi daha niceleri yaşanmıştır Milli Mücadele sırasında.

Dedik ya, Kurtuluş Savaşı’mızın bir de karanlıkta kalmış, unutulmuş, daha doğrusu unutturulmuş yüzü vardır. Bu dahi ol sahifelerden biridir.

aşküma
13-01-2009, 02:17
10 büyük yalanından örnekler ....avrupa tarihi
Avrupa tarihinin 10 büyük yalanından örnekler - Mustafa Armağan

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dahil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.
Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

1) Yunan mucizesi yalanı

Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.

İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.

2) Magna Carta yalanı

Hangi aklı evvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?

Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.

Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

3) Rönesans yalanı

“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırd etmek üzere icad edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!

şimdilik bu kadar

aşküma
13-01-2009, 02:25
Osmanlı Fermanları !(Eşi BEnzeri Olmayan Belge Örnekleri...)
http://img132.imageshack.us/img132/642/b8288b28d51hx7.jpg (http://imageshack.us/)

Fermân
III. Ahmed Dönemi h. 02.06.1132 / m. 11.04.1720
Konusu
Yenişehir-i Fener Kazâsı'nın bazı köylerine ait mukataa gelirlerinin, Matbah-ı Âmire'ye ocaklık olarak verildiği ve yeniden sayılmasına dâir.
Gördüğü İşlem
1-Fermânın sağ üst köşesinde, Sadrâzam'ın buyruldusu, Defterdâr'ın küçük sahı ve Haslar Kalemi'nden çıkarılan kayıt yer almaktadır. 2-Sol alt köşede, fermânın yazıldığı yerin kaydı vardır.

http://img170.imageshack.us/img170/9159/3c1dc402f71aj3.jpg (http://imageshack.us/)

Fermân
I. Mahmûd Dönemi h. Evâil-i L.1153 / m. Aralık 1740
Konusu
Yeniçeri Ocağı'na, ihtiyaç duyulmadıkça asker alınmamasına, odabaşıların sebebsiz yere azl olunmamalarına ve Yeniçeri Ocağı nizâmlarına uyulmasına dâir
Gördüğü İşlem
1-Tuğranın üstünde, Pâdişâh'ın el yazısıyla, Yeniçeri Ağası'na hitâben yazılmış "Ocağın nizâmına dâir.", altı satırlık bir yazı bulunmaktadır. 2-Sol alt köşede, fermânın yazıldığı yerin kaydı vardır.

http://img140.imageshack.us/img140/1248/453cf510621ey3.jpg (http://imageshack.us/)

Berât
I. Abdülhamîd Dönemi h. 03.08.1194 / m. 04.08.1780
Konusu
Sicilyateyn'in İstanbul Elçiliği Tercümânlığı'na, Yosef veled-i Musa'nın tâyin edilmesine ve her türlü vergiden muaf tutulmasına dâir.
Gördüğü İşlem
Sol alt köşede, berâtın yazıldığı yerin kaydı vardır.


http://img132.imageshack.us/img132/7131/d378d61cd31od7.jpg (http://imageshack.us/)

Berât
I. Selîm Dönemi h. Evâil-i R. 918 / m. Haziran 1512
Konusu
Seyyid Muhammed oğlu Seyyid Ömer'in, öşr-i Şer'î'den ve her türlü resmî ve örfî vergiden muaf olduğuna dâir.
Gördüğü İşlem
Sol alt köşede, berâtın yazıldığı yerin kaydı vardır.

http://img132.imageshack.us/img132/9140/8dfe8903591zt4.jpg (http://imageshack.us/)

Berât
III. Mustafa Dönemi h. 14.08.1178 / m. 06.02.1765
Konusu
Bektaş'ın ölümüyle boşalan, Birgi Nâhiyesi'nde Mürsellü Karyesi ve Tire Nâhiyesi'nde Sadiye karyesi civarındaki zeâmetin, es-Seyyid Osman'a verilmesine dâir.Gördüğü İşlem
1-Tuğranın üst tarafında, Pâdişâh'ın el yazısı ile yazılmış "Mûcebince amel oluna.", (Gereği yapılsın.) ibâresi yer almaktadır. 2-Berâtın sağ üst kısmında, Sadrâzam'ın sahı ve buyruldusu; alt tarafında Defterhâne ve Nişan Kalemi'nin kayıtları yer almaktadır. 3- 5. ve 8. Satırlar arasında siyâkat yazısı ile yazılmış, Defterhâne'den çıkarılan zeâmet kayıtları bulunmaktadır. 4-Sol alt köşede, berâtın yazıldığı yerin kaydı vardır.

http://img170.imageshack.us/img170/9596/34bf86176a1cb2.jpg (http://imageshack.us/)

Berât
I. Abdülhamîd Dönemi h. 07.05.1193 / m. 23.05.1779
Konusu
Konya'nın İnsuyu Kazâsı'ndaki Sorak Köyü derbendçilik görevinin, eşkıyaya mâni olmak ve gerekli vergileri ödemek şartıyla, Teberdâr (baltacı) Mehmed'e verildiğine dâir.
Gördüğü İşlem
1-Tuğranın üst kısmında, Pâdişâh'ın el yazısı ile yazılmış "Mûcebince amel oluna.", (Gereği yapılsın.) ibâresi yer almaktadır. 2-Sol alt köşede, berâtın yazıldığı yerin kaydı vardır