ISRA
30-04-2008, 18:32
http://img295.imageshack.us/img295/5764/selimmmmmmmpo7.jpg
Padişahlık sırası 11
Saltanat süresi 7 Eylül 1566 – 15 Aralık 1574
Önce gelen Kanuni Sultan Süleyman
Sonra gelen III. Murat
Doğumu 28 Mayıs 1524
Ölümü 15 Aralık 1574
Annesi Hürrem Sultan
Babası Kanuni Sultan Süleyman
Tahta Geçişi
Kaanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri dünyadaki öm*rünü şan ve şerefle kaparken dünyanın en kuvvetli ordusuna bir zafer, âlemi İslâm'a bir kale daha hediye eylemiştir.
Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa dirayet ve uzak görüşlü*lüğünü tarih sahnesinde bir daha tebarüz ettirerek İslâm' do*layısıyla Osmanlı Devletine bir hizmet daha sunmuştu. Bu hizmet Şanlı Padişahın irtihalini saklayabilmekti. Bunda mu*vaffak olduğu gibi, Veliahd Şehzade Selim Han'ı vaziyetten haberdar etmek üzere Hasan Çavuş'u Kütahya'ya bir tezkere ile göndermişti. Hasan Çavuş sekiz günde Kütahya'ya vâsıl olmuş ve taht'a davet mektubunu Sultan Selim Han'a sun*muştu. Kırküç yaşındaki Padişah, sekiz buçuk yıl sürecek saltanat ve hilâfetine başlamak üzere atını mahmuzlamış ve korkunç bir süratle İstanbul'un Kadıköy semtinde atının diz*ginini çekmişti. Kütahya'dan Kadıköy'e gelmek üç gün sür*müştü. Kadıköy'den Üsküdar'a geçen Padişah hemşiresi Mihrimah sultan'ın sarayına inmiş ve Padişah kaymakamı İs*kender Paşaya haber gönderip gereken hazırlıkların yapılma*sı buyurulmuştu.
iskender Paşa haberi alınca önce şaşırmış fakat gereken, hazırlıkları yapmaya da başlamıştı. Sultan Selim'in bindiği saltanat kayığı Üsküdar sahilinden ayrılırken Kız Kulesi tara*fındaki toplar gürüldüyor ve kirkaltı yıl hilâfet ve padişahlık devrinin sahibi Kaanuni'nin devrinin sona erdiğini, Veliaht Şehzadenin 2. Selim unvanıyla anılacak devrin başladığını ilân ediyordu. Tarihler Hicrî 974/Milâdî 1568 yılını gösteri*yordu.
Sokullu'nun Vazifesinde İpka Olunması
Padişah 2. Selim merhum padişahın cenazesini karşıla*mak üzere yanına almış olduğu hafif süvari alayı ile gayet süratli bir yolculuk sonunda Belgrad'a vasıl oldu. Merhum Padişah'ın cesedi pâkî, tahnit edilmiş olarak bir arabada Belgrad'a geldi. Sokullu, sultan 2. Selim gelene kadar ordu*yu hümayuna Padişahı cennetmekânın nezle olduğu müna*sebetle arabasından çıkmadığını yayar ve ara sıra arabanın yanına gider, perdeyi aralar iradeyi seniyye alır gibi yaparak şüphede olanları bu şüphelerinden vazgeçirecek şekilde ha*reket ederdi. Bunda taki Sultan Selim, Belgrad'a gelinceye kadar muvaffak olmuştu. Suitan Selim geldiğine göre artık merhumun vefatını saklamakta bir mânâ görmediğinden ha*fızlara Kur'an-ı Kerim tilâvet ettirerek Yüce Sultanın irtihalini açıklattı. Bütün asker, güngörmüş serhat beyleri, paşalar, Ci*han Hükümdarı'nın vefatı haberini yanık sesli hafızlardan du*yunca içten gelen bir teessürle ağlamaya başladılar.
Sultan 2. Selim huzuruna gelen Sadrazam Sokullu Meh*med Paşa'nın ellerini öpmek hamlesinde bulundu. Bu dünya*da görülmemiş, hele Osmanlı Devleti'nin tarihinde vukubul-mamış bir teşebbüstü. Evet, 2. Sultan Selim tevâzuun en bü*yük örneğini gösterirken dîni bütün bir müslüman olan So*kulu Mehmed Paşa kibir ve gurura kapılmıyarak aynı za--manda kaîmpederi olan 2. Selim'in elini öpmesine müsaade etmemek için padişahın eteklerine kapanıverdi.
Bu emsalsiz hâdise maalesef okul tarihlerimizde anlatıl-madığı gibi kimse de bu olayın samimiyetini anlama yoluna gitmemiştir. Safhai hayatını vermeye gayret ettiğimiz Hazreti Padişah; Osmanlı Padişahları içinde değersiz padişahlardan gösterilmek talihsizliğine maruz kalmıştır. Böyle gösteren ve*ya göstermeye çalışanlar anlayamamışlardır ki Padişah ol*mak demek en önce Cenab-ı Hakk'ın kitabı mübinİnde bu*yurduğu gibi «Emaneti ehline veriniz» âyetine ittibar ile baş*lar. İşte bu adı geçen 2. Selim Hazretleri bu emri İlâhiye uy*duğunu Sokullu Mehmed Paşa gibi mükemmel ve müdebbir bir veziri görevinde kalmasını emretmekle gösterdi.
Yeniçeriler, yeni padişahtan cülus bahşişi talep ettiler. Pa*dişah tedbirsiz gelmiş cûlüs bahşişini karşılayamamış ancak herkese bir miktar dağıtılmış kalanını Dersaadet'e verileceği vaad olunmuş idi. Orduyu hümayun Dersaadet'e dahil olup Topkapı Sarayı önüne gelince hangi fesat düşüncenin eseri olduğu bilinmeyen bir fitne rüzgârı Yeniçerilerin arasında do*laşmış ve cülus bahşişinin kalanının verilmeyeceği haberi şa*yi olmuştu. Yeniçeri, Padişahın yolunu kesmiş iki saattir onun saraya girmesine mâni oluyor hatta tecavüzkâr lâflar söylemeğe başlamışlardı. Padişahın sabrı tükenmiş, bu mâni oluşa çok canı sıkılmış bir halde Sokullu'ya hitaben:
— Vezirim, Lalam bu fitneyi bir bastır nice göreyim seni hizmet edersin...
Bunun üzerine koca vezir, bir kaç avuç altını isyancıların üzerine savurur. Onlar, bu çil çil altınları kapışmak için birbir*lerine girdiler, isyanlarındaki birlik yok oldu, açılan yoldan Padişah ve maiyyeti saraya dahil oldular.
Sokullu Mehmed Paşa devleti ebed müddete bir hizmet daha yapmış, Padişah Hazretlerini selâmete kavuşturmuştu.
Hazreti Padişah bu hizmetle Sokullu'nun değerini bir daha takdir etmiş ve vazifesini devama emir buyurmuştu. Böylece en isabetli bir karar verilmişti.
Sakız'ın Fethi
Yukarıda da söylemiştik. Padişahın en önemli vaziferinin başında «İş bilene, kılıç kuşanana') hakkını vermektir. Hicrî 973/Milâdl 1567 yılında merhum Padişah Kaanuni Sultan Süleyman Han'ın Kaptan-ı Deryalığa tayin etmiş olduğu Ri*yale aynı zamanda Sakız Adası'nın fethi ile de vazifelendiril-misti. Sakız Adası o esnada Venediklilere bağlı idiyse de bir nevi muhtariyetle idare olunurlardı.
Piyale Paşa, 60 sefineyle Sakız Önlerine geldi. Cenevizliler kendisini karşıladılar. Bir çok hediye takdim ettiler. Piyale Paşa, Sakız Adası idarecilerinin ileri gelenlerinden 12 kişiyi gemiye davet edip kendilerini enterne etti. Böylece Ada'nın kendisini müdafaa etmesine fırsat vermeyip, Ada'ya asker çıkararak sessizce fethi tamamlayıp Ada'nın semalarında İs*lâm bayrağının şan ve şerefle dalgalanmasını müyesser kılan ALLAHü Zülcelâle şükür nazarları hediye eyledi.
İşte bu fetih, yeni padişahın kutlu ayaklarıyla tahtı Osma*niye oturduğu sırada geldik Padişah, Piyale Paşayı kubbealtı vezirleri arasına dahil ettiler. Böylece devleti İslâmiyye'ye hizmet edenlerin naili mükâfat olacağını bir daha ilân etmiş oluyordu. Sakız'ın fethi olduğu sırada tarihler Hicrî 974/Milâ-dî 1568 yılını gösteriyorlardı.
Alimlerin, Vezirlerin Ve Memurların Mükâfatlandırılması
Yeni padişah 2. Selim'in tahta cülusu sırasında Yeniçerilere cülus bahşişlerini anlatmıştık. Osmanlı tarihinde tahta geçen padişahlar daima orduya cülus bahşişi vermeyi âdet edin*mişlerdi. Halbuki Osmanlı Devleti kuruluşundan bugüne ka*dar geçen iki buçuk asrı mütecaviz ömründe daima ordusu ile kendisini göstermiş ve bütün dünyayı hallaç pamuğu gibi atan bu ordu bir cihan devletinin meydana çıkmasına bani olmuştu. Artık bütün dünya devletleri, merkezi devlette kâh elçilikler, kâh maslahatgüzarlar ile temsil ediliyor, o devletle*rin işleriyle meşgul olacak, onları görüşmelere kabui edecek devlet görevlilerinin de; ordunun savaş alanlarında kılıç şa*kırtıları, top sesleri arasında hizmet vermesi gibi dünya siya*set sahnesine savaşacaklarının bunun da bir nevi harp oldu*ğunu gören ve tesbit eden Hazreti Padişah 2. Selim, ecdadı*nın hilâfına başta ulema, bilginler, vezirler ve memurlara cü*lus bahşişini teşmil edip onları da malî hediyelerle görevleri*ne daha bir şevkle sarılmaları yoluna gitti.
Sadrazam Kâmil Paşanın Tarihî Siyasiyye adlı 1324 İstan*bul Ahmed ihsan matbaasında basılmış üç ciltlik eserinin bi*rinci ciltinin 254'üncü sahifesinden bu cülus bahşişinin hangi makamlara, ne kadar akça olarak verdiğini göstermeyi lü*zumlu gördük. Kâmil Paşanın yazdıklarını aynen alıyoruz. «ulemaya ibtîda cülus atiyyesiveren Sultan Selim Han Sâni Hazretleri ölüp bu da Şeyhul İslâm Ebussuud Efendinin tat-yîb hatırı maksadına mebni olarak iki Kadıaskerlere otuzar bin akça (altıyüz duka) ve birer sırmalı kaftan ve Kadıasker mazullarını işbu atiyyenin nısfı, istanbul kadısına onbin, ma-zullarına dokuzbin, Bağdad payelilerine sekiz bin ve sınıflarına göre müderrislere yedi binden beşbin akçaya kadar atiy-yeler ve cümlesine başka başka kaftanlar verilmiş.»
Bu hediyeler ve cülus bahşişi şüphesiz ki devlete bir yük getirmişse de ecnebî devletlerin getirdiği hediyeler Piyale Pa*şa ve Pertev Paşanın Erdei taraflarındaki fetihlerinden gelen ganimetler hazinei hümayunu doldurup taşırmıştı.
Avusturya, İran Ve Lehistan İle Sulh Müzakereleri
Zİgetvar kalesinin İslâm'ın eline geçmesinden sonra san*cak beylerinden Mahmud Bey'in esir düşmesi bazı küçük ka*leleri muhafaza eden bey'lerin geri çekilmesi bu kalelerin Avusturyalıların eline geçmesi Devleti Osmaniyye'nin meş*hur Pertev Paşası ki, o zaman üçüncü Vezir idi. Onbeşbin Ta*tar askeri ile oralarda bir dolaşmış ve seksenbeşbin kişiyi esaretine almıştı. Bu durumdan bîzar olan Avusturya İmpa*ratoru Maksimilyen üç elçisini son derece kıymetli hediyele*re hâmil olarak Hazreti Padişahın huzuruna göndermişti.
Bu üç elçi hediyelerini Hazreti Padişah, sadrazam ve İkin*ci, Üçüncü Vezirlere takdimden sonra yedi ay süren müzake*relerden sonra OndÖrdüncü içtimada sulh sekiz seneyi ve yirmibeş maddeyi havi olarak imzalandığında Hicrî 975/Mi-lâdî 1568 yılını gösteriyordu' Bu sırada İran ve Lehistan'dan gelen elçiler daha evvelki sulhu tecdide yâni yenilemeyi ta-leb ettiler.
Bu sırada İstanbul'da Yahudi mahallesinde çıkan bir yan*gın bîr çok evin yanmasına (bir rivayete göre otuz ikibin evin) kül olmasına vesile olmuştur. Aynı günlerde İran Şahı öldüğünden devlet İran hududu üzerine asker göndererek ye*ni gelişmeleri takip etmek uyanıklığını Hazreti Padişahın işa*reti üzerine gösterilmiştir.
Mimarlar Padişahı Sinan
Yeniçerilerinin içinde yetişmiş, Osmanlı fütuhatının her bi*rinde imzası olan Yeniçeri askerinin kıymetli ve sanatkâr ev*lâdı Mimar Sinan, fetih ordularının bir çok suları aşması için yaptığı köprüler, muhasara vasıtaları, çeşmeler, mescidier, camiler, kemerler manzumesine kendisinin deyimiyle «usta*lık eserim» dediği Selimiye Camiini Edirne şehrinde yedi se*nelik bir çalışmadan sonra meydana getirmiş dünyanın en büyük kubbesini havi Ayasofya Camiinden bu imtiyazı alıp ondan iki arşın daha geniş bir kubbeli Selimiye Camii mey*dana getirmiştir. Şimdi yeri gelmişken halk arasında anlatı*lan bir hikâyeyi anlatalım, kim ki bundan bir ders çıkara...
«Mimar Sinan; camii şerifi bitirmiş, açılışını yapmak üzere Hazreti Padişahın geleceği günü bekerken caminin etrafında geziyordu. İki çocuğun bir minareye bakıp kendi aralarında konuştuklarını tekrar bakıp birtakım işaretler yaptıklarını gö*rür, yanlarına yaklaşır ve sorar:
Çocuklar o minareye bakıp bakıp birşeyler konuşuyorsu*nuz, acaba ne var?
Çocuklar cevap verir:
— Abe amca görmez misin de şu minareye yamuktur. Mimar Sinan sükunetle bakar ve bir göz aldanması oldu*ğunu anlar.
— Peki evlâdım ne tarafı doğru iğri? Diye sorar.
Çocuklar ihtilâfa düşmez ve ikisi de:
— Ta şu tarafa!
Mimar Sinan derhal on kişiyi çağırır:
— Şu minareye bir ip bağlayın ve çocuklar tamam diyene ıdar çekin.
Sonra çocuklara dönüp:
__. Siz de dikkat edin bu iğrilik düzelsin.
Der. Adamlar ipi çekerler de çekerler, çocuklar:
— Şimdi tamam, oldu. Deyince,
Mimar Sinan:
— Sağ olun ALLAH razı olsun, iğrilik düzeldi, der. Çocuklar gittikten sonra ipi çekenler. Koca Mimara sorar*lar:
— Efendimiz, iple minare düzelmeyeceği gibi elhamdülil*lah öyle bir eğrilik de yoktur. Niçin acaba böyle yaptınız?
Koca Sinan cevap verir:
— Bunlar çocuktur. Eğer minare eğri diye ortaya bir lâf atarlarsa, bu millet de bunu eğri diye kabul eder, biz böyle yapmakla İğri değil biz düzelttirdik dedirtmiş oluruz.
İşte Koca Sinan bu zarif hareketiyle bu satırlarda bir daha anıldı. ALLAH kendisine rahmet, kabrini nûr ile pürnûr eylesin. Yine bu sıralarda Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, Volga nehri ile Azak denizini bir kanalla birleştirmeyi düşünmüş ve derhal çalışmalara başlamış, hatta bunun yapılmasını icab ettiren siyasî şartlar ortaya çıkmıştı. Şöyle ki; ta Bayazid-i Veli cennetmekân zamanında Rusya'dan gelen elçilerin kıya-fetlerile deha ne kadar gülün ve iptidai olduğuna Bayezid-i Velî devrini anlatırken temas etmiştik. İşte bu barbar ve ilkel kavim daha sonraları hristiyanlığı kabul etmiş ve ayrıca hris-tiyanllık içinde de Ortodoks mezhebini benimsemiş ve dün*yanın en şarlatan insanlarından olan Yunanlılar ile mezheb kardeşi olmuşlar ve bu Avrupa'nın gayri meşru çocuğu Yu*nanlılar Rus ileri gelenlerine Bizans hanedanının kızlarını on*lara vererek «Megalo İdeallerine» Rusları ortak etmeye mu*vaffak olmuşlardı. İşte Sokullu Mehmed Paşanın Volga, Azak ve Don nehirleri arasında açmayı düşündüğü kanalla, Rus gelişmesini önlemeye çalıştığı gibi kavmiyetti düşüncelerini İslâm potasında bir türlü eritemeyen İran'ı da Hazar denizine geçirebileceği bir donanmayla rahatça uslandırma imkânını elde etmiş olacaktı. Bunun derhal yapılması şu sebebten ik*tiza etmişti; Ruslar, Moskova bölgesindeki ormanlardan iler*lemiş, Çar Vladimir'in torunlarından 5. İvan Vasiiiyeviç Kazan ve Astrakan'ın alarak Kırım'a doğru yol aldığını göstermişti. Siyasî durum böyle olduğu gibi ticarî ulaşımlar da ayrıca da*ha kısa yoldan yapılmış olacaklar en önemlisi bu yol Os*manlı'nın tahtı idaresinde olacaktı.
Fakat Kırım Han'ı; Ruslarla, Osmanlı Devleti arasında bir tampon olduğunu düşünüyor böyle bir kanalın yapılmasının bu iki devlet arasındaki meselelerde kendisini tesirinin azala*cağına kail olarak bu teşebbüse karşı çıktı. Bu arada İvan, Astrakan bölgesinde Osmanlı askerine âni bir baskın yaptı bu baskın duyulunca kanal İşince çalışmaya başlayan amele aletleri bırakarak her biri bir tarafa dağıldı. Bu arada bir çok kitaplarda bu kanal işlerine, dîni İslâm'ın tatbik kabiliyyetinin mümkün olmayacağı yerlere yerleşmeme eğiliminin sebeb olduğu iftiraları da yer alır.
Şunu deriz ki kâinatı muazzamayi yaratan kudret sahibi ALLAH (C.C.)'dür, mülkün sahibi o'dur O'nun indinde tek din ise İslâm'dır. Mülkün her tarafı O'nun olduğu gibi, din de her yerde tatbik edilebilir. O zamanın ve bu zamanın bütün âlim*leri bunu bilir. Bu, dinin bilhassa İslâm dininin terakkiye mâni olduğu inancını yaymaya çalışan İslâm düşmanlarının bir ça*lışmasından ve iftirasından başka bir şey değildir. Bunu ki*taplarına tasdik mahiyyetinde alanlarda o İslâm düşmanla*rından farksızdırlar. Yok o zaman böyle söylendiğini bunu ak*tarmak için yazdıklarını söylerlerse en azından bizim âciz açıklamamız gibi bir açıklama yapmaları icab ederdi. Çünkü Cenab-ı Mevlâ, müçtehitler göndererek İslâmî meselelere qö-
" ü vagd buyurmuştur. Buna inanmak her mü'minin vazif i asliyesidir. Velhasıl bu kanal işi siyasî entrikalarla bozul*muştur. Dîni bir kaygı yüzünden gerçekleşmemiş değildir de*riz.
Padişahlık sırası 11
Saltanat süresi 7 Eylül 1566 – 15 Aralık 1574
Önce gelen Kanuni Sultan Süleyman
Sonra gelen III. Murat
Doğumu 28 Mayıs 1524
Ölümü 15 Aralık 1574
Annesi Hürrem Sultan
Babası Kanuni Sultan Süleyman
Tahta Geçişi
Kaanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri dünyadaki öm*rünü şan ve şerefle kaparken dünyanın en kuvvetli ordusuna bir zafer, âlemi İslâm'a bir kale daha hediye eylemiştir.
Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa dirayet ve uzak görüşlü*lüğünü tarih sahnesinde bir daha tebarüz ettirerek İslâm' do*layısıyla Osmanlı Devletine bir hizmet daha sunmuştu. Bu hizmet Şanlı Padişahın irtihalini saklayabilmekti. Bunda mu*vaffak olduğu gibi, Veliahd Şehzade Selim Han'ı vaziyetten haberdar etmek üzere Hasan Çavuş'u Kütahya'ya bir tezkere ile göndermişti. Hasan Çavuş sekiz günde Kütahya'ya vâsıl olmuş ve taht'a davet mektubunu Sultan Selim Han'a sun*muştu. Kırküç yaşındaki Padişah, sekiz buçuk yıl sürecek saltanat ve hilâfetine başlamak üzere atını mahmuzlamış ve korkunç bir süratle İstanbul'un Kadıköy semtinde atının diz*ginini çekmişti. Kütahya'dan Kadıköy'e gelmek üç gün sür*müştü. Kadıköy'den Üsküdar'a geçen Padişah hemşiresi Mihrimah sultan'ın sarayına inmiş ve Padişah kaymakamı İs*kender Paşaya haber gönderip gereken hazırlıkların yapılma*sı buyurulmuştu.
iskender Paşa haberi alınca önce şaşırmış fakat gereken, hazırlıkları yapmaya da başlamıştı. Sultan Selim'in bindiği saltanat kayığı Üsküdar sahilinden ayrılırken Kız Kulesi tara*fındaki toplar gürüldüyor ve kirkaltı yıl hilâfet ve padişahlık devrinin sahibi Kaanuni'nin devrinin sona erdiğini, Veliaht Şehzadenin 2. Selim unvanıyla anılacak devrin başladığını ilân ediyordu. Tarihler Hicrî 974/Milâdî 1568 yılını gösteri*yordu.
Sokullu'nun Vazifesinde İpka Olunması
Padişah 2. Selim merhum padişahın cenazesini karşıla*mak üzere yanına almış olduğu hafif süvari alayı ile gayet süratli bir yolculuk sonunda Belgrad'a vasıl oldu. Merhum Padişah'ın cesedi pâkî, tahnit edilmiş olarak bir arabada Belgrad'a geldi. Sokullu, sultan 2. Selim gelene kadar ordu*yu hümayuna Padişahı cennetmekânın nezle olduğu müna*sebetle arabasından çıkmadığını yayar ve ara sıra arabanın yanına gider, perdeyi aralar iradeyi seniyye alır gibi yaparak şüphede olanları bu şüphelerinden vazgeçirecek şekilde ha*reket ederdi. Bunda taki Sultan Selim, Belgrad'a gelinceye kadar muvaffak olmuştu. Suitan Selim geldiğine göre artık merhumun vefatını saklamakta bir mânâ görmediğinden ha*fızlara Kur'an-ı Kerim tilâvet ettirerek Yüce Sultanın irtihalini açıklattı. Bütün asker, güngörmüş serhat beyleri, paşalar, Ci*han Hükümdarı'nın vefatı haberini yanık sesli hafızlardan du*yunca içten gelen bir teessürle ağlamaya başladılar.
Sultan 2. Selim huzuruna gelen Sadrazam Sokullu Meh*med Paşa'nın ellerini öpmek hamlesinde bulundu. Bu dünya*da görülmemiş, hele Osmanlı Devleti'nin tarihinde vukubul-mamış bir teşebbüstü. Evet, 2. Sultan Selim tevâzuun en bü*yük örneğini gösterirken dîni bütün bir müslüman olan So*kulu Mehmed Paşa kibir ve gurura kapılmıyarak aynı za--manda kaîmpederi olan 2. Selim'in elini öpmesine müsaade etmemek için padişahın eteklerine kapanıverdi.
Bu emsalsiz hâdise maalesef okul tarihlerimizde anlatıl-madığı gibi kimse de bu olayın samimiyetini anlama yoluna gitmemiştir. Safhai hayatını vermeye gayret ettiğimiz Hazreti Padişah; Osmanlı Padişahları içinde değersiz padişahlardan gösterilmek talihsizliğine maruz kalmıştır. Böyle gösteren ve*ya göstermeye çalışanlar anlayamamışlardır ki Padişah ol*mak demek en önce Cenab-ı Hakk'ın kitabı mübinİnde bu*yurduğu gibi «Emaneti ehline veriniz» âyetine ittibar ile baş*lar. İşte bu adı geçen 2. Selim Hazretleri bu emri İlâhiye uy*duğunu Sokullu Mehmed Paşa gibi mükemmel ve müdebbir bir veziri görevinde kalmasını emretmekle gösterdi.
Yeniçeriler, yeni padişahtan cülus bahşişi talep ettiler. Pa*dişah tedbirsiz gelmiş cûlüs bahşişini karşılayamamış ancak herkese bir miktar dağıtılmış kalanını Dersaadet'e verileceği vaad olunmuş idi. Orduyu hümayun Dersaadet'e dahil olup Topkapı Sarayı önüne gelince hangi fesat düşüncenin eseri olduğu bilinmeyen bir fitne rüzgârı Yeniçerilerin arasında do*laşmış ve cülus bahşişinin kalanının verilmeyeceği haberi şa*yi olmuştu. Yeniçeri, Padişahın yolunu kesmiş iki saattir onun saraya girmesine mâni oluyor hatta tecavüzkâr lâflar söylemeğe başlamışlardı. Padişahın sabrı tükenmiş, bu mâni oluşa çok canı sıkılmış bir halde Sokullu'ya hitaben:
— Vezirim, Lalam bu fitneyi bir bastır nice göreyim seni hizmet edersin...
Bunun üzerine koca vezir, bir kaç avuç altını isyancıların üzerine savurur. Onlar, bu çil çil altınları kapışmak için birbir*lerine girdiler, isyanlarındaki birlik yok oldu, açılan yoldan Padişah ve maiyyeti saraya dahil oldular.
Sokullu Mehmed Paşa devleti ebed müddete bir hizmet daha yapmış, Padişah Hazretlerini selâmete kavuşturmuştu.
Hazreti Padişah bu hizmetle Sokullu'nun değerini bir daha takdir etmiş ve vazifesini devama emir buyurmuştu. Böylece en isabetli bir karar verilmişti.
Sakız'ın Fethi
Yukarıda da söylemiştik. Padişahın en önemli vaziferinin başında «İş bilene, kılıç kuşanana') hakkını vermektir. Hicrî 973/Milâdl 1567 yılında merhum Padişah Kaanuni Sultan Süleyman Han'ın Kaptan-ı Deryalığa tayin etmiş olduğu Ri*yale aynı zamanda Sakız Adası'nın fethi ile de vazifelendiril-misti. Sakız Adası o esnada Venediklilere bağlı idiyse de bir nevi muhtariyetle idare olunurlardı.
Piyale Paşa, 60 sefineyle Sakız Önlerine geldi. Cenevizliler kendisini karşıladılar. Bir çok hediye takdim ettiler. Piyale Paşa, Sakız Adası idarecilerinin ileri gelenlerinden 12 kişiyi gemiye davet edip kendilerini enterne etti. Böylece Ada'nın kendisini müdafaa etmesine fırsat vermeyip, Ada'ya asker çıkararak sessizce fethi tamamlayıp Ada'nın semalarında İs*lâm bayrağının şan ve şerefle dalgalanmasını müyesser kılan ALLAHü Zülcelâle şükür nazarları hediye eyledi.
İşte bu fetih, yeni padişahın kutlu ayaklarıyla tahtı Osma*niye oturduğu sırada geldik Padişah, Piyale Paşayı kubbealtı vezirleri arasına dahil ettiler. Böylece devleti İslâmiyye'ye hizmet edenlerin naili mükâfat olacağını bir daha ilân etmiş oluyordu. Sakız'ın fethi olduğu sırada tarihler Hicrî 974/Milâ-dî 1568 yılını gösteriyorlardı.
Alimlerin, Vezirlerin Ve Memurların Mükâfatlandırılması
Yeni padişah 2. Selim'in tahta cülusu sırasında Yeniçerilere cülus bahşişlerini anlatmıştık. Osmanlı tarihinde tahta geçen padişahlar daima orduya cülus bahşişi vermeyi âdet edin*mişlerdi. Halbuki Osmanlı Devleti kuruluşundan bugüne ka*dar geçen iki buçuk asrı mütecaviz ömründe daima ordusu ile kendisini göstermiş ve bütün dünyayı hallaç pamuğu gibi atan bu ordu bir cihan devletinin meydana çıkmasına bani olmuştu. Artık bütün dünya devletleri, merkezi devlette kâh elçilikler, kâh maslahatgüzarlar ile temsil ediliyor, o devletle*rin işleriyle meşgul olacak, onları görüşmelere kabui edecek devlet görevlilerinin de; ordunun savaş alanlarında kılıç şa*kırtıları, top sesleri arasında hizmet vermesi gibi dünya siya*set sahnesine savaşacaklarının bunun da bir nevi harp oldu*ğunu gören ve tesbit eden Hazreti Padişah 2. Selim, ecdadı*nın hilâfına başta ulema, bilginler, vezirler ve memurlara cü*lus bahşişini teşmil edip onları da malî hediyelerle görevleri*ne daha bir şevkle sarılmaları yoluna gitti.
Sadrazam Kâmil Paşanın Tarihî Siyasiyye adlı 1324 İstan*bul Ahmed ihsan matbaasında basılmış üç ciltlik eserinin bi*rinci ciltinin 254'üncü sahifesinden bu cülus bahşişinin hangi makamlara, ne kadar akça olarak verdiğini göstermeyi lü*zumlu gördük. Kâmil Paşanın yazdıklarını aynen alıyoruz. «ulemaya ibtîda cülus atiyyesiveren Sultan Selim Han Sâni Hazretleri ölüp bu da Şeyhul İslâm Ebussuud Efendinin tat-yîb hatırı maksadına mebni olarak iki Kadıaskerlere otuzar bin akça (altıyüz duka) ve birer sırmalı kaftan ve Kadıasker mazullarını işbu atiyyenin nısfı, istanbul kadısına onbin, ma-zullarına dokuzbin, Bağdad payelilerine sekiz bin ve sınıflarına göre müderrislere yedi binden beşbin akçaya kadar atiy-yeler ve cümlesine başka başka kaftanlar verilmiş.»
Bu hediyeler ve cülus bahşişi şüphesiz ki devlete bir yük getirmişse de ecnebî devletlerin getirdiği hediyeler Piyale Pa*şa ve Pertev Paşanın Erdei taraflarındaki fetihlerinden gelen ganimetler hazinei hümayunu doldurup taşırmıştı.
Avusturya, İran Ve Lehistan İle Sulh Müzakereleri
Zİgetvar kalesinin İslâm'ın eline geçmesinden sonra san*cak beylerinden Mahmud Bey'in esir düşmesi bazı küçük ka*leleri muhafaza eden bey'lerin geri çekilmesi bu kalelerin Avusturyalıların eline geçmesi Devleti Osmaniyye'nin meş*hur Pertev Paşası ki, o zaman üçüncü Vezir idi. Onbeşbin Ta*tar askeri ile oralarda bir dolaşmış ve seksenbeşbin kişiyi esaretine almıştı. Bu durumdan bîzar olan Avusturya İmpa*ratoru Maksimilyen üç elçisini son derece kıymetli hediyele*re hâmil olarak Hazreti Padişahın huzuruna göndermişti.
Bu üç elçi hediyelerini Hazreti Padişah, sadrazam ve İkin*ci, Üçüncü Vezirlere takdimden sonra yedi ay süren müzake*relerden sonra OndÖrdüncü içtimada sulh sekiz seneyi ve yirmibeş maddeyi havi olarak imzalandığında Hicrî 975/Mi-lâdî 1568 yılını gösteriyordu' Bu sırada İran ve Lehistan'dan gelen elçiler daha evvelki sulhu tecdide yâni yenilemeyi ta-leb ettiler.
Bu sırada İstanbul'da Yahudi mahallesinde çıkan bir yan*gın bîr çok evin yanmasına (bir rivayete göre otuz ikibin evin) kül olmasına vesile olmuştur. Aynı günlerde İran Şahı öldüğünden devlet İran hududu üzerine asker göndererek ye*ni gelişmeleri takip etmek uyanıklığını Hazreti Padişahın işa*reti üzerine gösterilmiştir.
Mimarlar Padişahı Sinan
Yeniçerilerinin içinde yetişmiş, Osmanlı fütuhatının her bi*rinde imzası olan Yeniçeri askerinin kıymetli ve sanatkâr ev*lâdı Mimar Sinan, fetih ordularının bir çok suları aşması için yaptığı köprüler, muhasara vasıtaları, çeşmeler, mescidier, camiler, kemerler manzumesine kendisinin deyimiyle «usta*lık eserim» dediği Selimiye Camiini Edirne şehrinde yedi se*nelik bir çalışmadan sonra meydana getirmiş dünyanın en büyük kubbesini havi Ayasofya Camiinden bu imtiyazı alıp ondan iki arşın daha geniş bir kubbeli Selimiye Camii mey*dana getirmiştir. Şimdi yeri gelmişken halk arasında anlatı*lan bir hikâyeyi anlatalım, kim ki bundan bir ders çıkara...
«Mimar Sinan; camii şerifi bitirmiş, açılışını yapmak üzere Hazreti Padişahın geleceği günü bekerken caminin etrafında geziyordu. İki çocuğun bir minareye bakıp kendi aralarında konuştuklarını tekrar bakıp birtakım işaretler yaptıklarını gö*rür, yanlarına yaklaşır ve sorar:
Çocuklar o minareye bakıp bakıp birşeyler konuşuyorsu*nuz, acaba ne var?
Çocuklar cevap verir:
— Abe amca görmez misin de şu minareye yamuktur. Mimar Sinan sükunetle bakar ve bir göz aldanması oldu*ğunu anlar.
— Peki evlâdım ne tarafı doğru iğri? Diye sorar.
Çocuklar ihtilâfa düşmez ve ikisi de:
— Ta şu tarafa!
Mimar Sinan derhal on kişiyi çağırır:
— Şu minareye bir ip bağlayın ve çocuklar tamam diyene ıdar çekin.
Sonra çocuklara dönüp:
__. Siz de dikkat edin bu iğrilik düzelsin.
Der. Adamlar ipi çekerler de çekerler, çocuklar:
— Şimdi tamam, oldu. Deyince,
Mimar Sinan:
— Sağ olun ALLAH razı olsun, iğrilik düzeldi, der. Çocuklar gittikten sonra ipi çekenler. Koca Mimara sorar*lar:
— Efendimiz, iple minare düzelmeyeceği gibi elhamdülil*lah öyle bir eğrilik de yoktur. Niçin acaba böyle yaptınız?
Koca Sinan cevap verir:
— Bunlar çocuktur. Eğer minare eğri diye ortaya bir lâf atarlarsa, bu millet de bunu eğri diye kabul eder, biz böyle yapmakla İğri değil biz düzelttirdik dedirtmiş oluruz.
İşte Koca Sinan bu zarif hareketiyle bu satırlarda bir daha anıldı. ALLAH kendisine rahmet, kabrini nûr ile pürnûr eylesin. Yine bu sıralarda Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, Volga nehri ile Azak denizini bir kanalla birleştirmeyi düşünmüş ve derhal çalışmalara başlamış, hatta bunun yapılmasını icab ettiren siyasî şartlar ortaya çıkmıştı. Şöyle ki; ta Bayazid-i Veli cennetmekân zamanında Rusya'dan gelen elçilerin kıya-fetlerile deha ne kadar gülün ve iptidai olduğuna Bayezid-i Velî devrini anlatırken temas etmiştik. İşte bu barbar ve ilkel kavim daha sonraları hristiyanlığı kabul etmiş ve ayrıca hris-tiyanllık içinde de Ortodoks mezhebini benimsemiş ve dün*yanın en şarlatan insanlarından olan Yunanlılar ile mezheb kardeşi olmuşlar ve bu Avrupa'nın gayri meşru çocuğu Yu*nanlılar Rus ileri gelenlerine Bizans hanedanının kızlarını on*lara vererek «Megalo İdeallerine» Rusları ortak etmeye mu*vaffak olmuşlardı. İşte Sokullu Mehmed Paşanın Volga, Azak ve Don nehirleri arasında açmayı düşündüğü kanalla, Rus gelişmesini önlemeye çalıştığı gibi kavmiyetti düşüncelerini İslâm potasında bir türlü eritemeyen İran'ı da Hazar denizine geçirebileceği bir donanmayla rahatça uslandırma imkânını elde etmiş olacaktı. Bunun derhal yapılması şu sebebten ik*tiza etmişti; Ruslar, Moskova bölgesindeki ormanlardan iler*lemiş, Çar Vladimir'in torunlarından 5. İvan Vasiiiyeviç Kazan ve Astrakan'ın alarak Kırım'a doğru yol aldığını göstermişti. Siyasî durum böyle olduğu gibi ticarî ulaşımlar da ayrıca da*ha kısa yoldan yapılmış olacaklar en önemlisi bu yol Os*manlı'nın tahtı idaresinde olacaktı.
Fakat Kırım Han'ı; Ruslarla, Osmanlı Devleti arasında bir tampon olduğunu düşünüyor böyle bir kanalın yapılmasının bu iki devlet arasındaki meselelerde kendisini tesirinin azala*cağına kail olarak bu teşebbüse karşı çıktı. Bu arada İvan, Astrakan bölgesinde Osmanlı askerine âni bir baskın yaptı bu baskın duyulunca kanal İşince çalışmaya başlayan amele aletleri bırakarak her biri bir tarafa dağıldı. Bu arada bir çok kitaplarda bu kanal işlerine, dîni İslâm'ın tatbik kabiliyyetinin mümkün olmayacağı yerlere yerleşmeme eğiliminin sebeb olduğu iftiraları da yer alır.
Şunu deriz ki kâinatı muazzamayi yaratan kudret sahibi ALLAH (C.C.)'dür, mülkün sahibi o'dur O'nun indinde tek din ise İslâm'dır. Mülkün her tarafı O'nun olduğu gibi, din de her yerde tatbik edilebilir. O zamanın ve bu zamanın bütün âlim*leri bunu bilir. Bu, dinin bilhassa İslâm dininin terakkiye mâni olduğu inancını yaymaya çalışan İslâm düşmanlarının bir ça*lışmasından ve iftirasından başka bir şey değildir. Bunu ki*taplarına tasdik mahiyyetinde alanlarda o İslâm düşmanla*rından farksızdırlar. Yok o zaman böyle söylendiğini bunu ak*tarmak için yazdıklarını söylerlerse en azından bizim âciz açıklamamız gibi bir açıklama yapmaları icab ederdi. Çünkü Cenab-ı Mevlâ, müçtehitler göndererek İslâmî meselelere qö-
" ü vagd buyurmuştur. Buna inanmak her mü'minin vazif i asliyesidir. Velhasıl bu kanal işi siyasî entrikalarla bozul*muştur. Dîni bir kaygı yüzünden gerçekleşmemiş değildir de*riz.